Sömürge şirketlerinden dijital imparatorluklara - Can Ertuna

~ 09.09.2026, Yeni Yaklaşımlar ~

Bazı teknoloji şirketleri, tekele dönüşen hakimiyetleriyle piyasa ekonomisinin rakip kuruluşlarından çok sömürge dönemi şirketlerine benziyor. Tarih, şirket politikalarının devleti dönüştürdüğü ve felaketle sonuçlanan örneklerle dolu. Sonunda şirketler dizginlense de, geçen zamanda çok ağır bedeller ödenebiliyor.

Geçtiğimiz yıl uzaya gönderilen araç ya da insanların %75’ini özel bir şirket, Elon Musk’ın SpaceX’i taşıdı. Kısa süre öncesine kadar devletlere ait olan uzaya erişme tekeli artık özel bir şirketin elinde. Zira Türkiye’nin ilk astronotu Alper Gezeravcı’yı da 2024 yılında 55 milyon dolara uzaya taşıyan da aynı şirketti.

Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacı Alessio Terzi’ye göre, stratejik bir ulaşım altyapısı dört yüz yıl sonra ilk kez “geçmişte dünya okyanuslarında olduğu gibi, bir ya da iki şirketin hâkimiyetindeki yeni bir ekonomik faaliyet alanına dönüşüyordu”. SpaceX geçtiğimiz aylarda tarihin en büyük halka arzını gerçekleştirdi ve hisse başına 135 dolar fiyatla; roketler, uydular, yapay zekâ ve sosyal medyayı da kapsayan yapısıyla toplamda 1,77 trilyon dolar değerlemeye ulaştı.

SÖMÜRGE ŞİRKETLERİNİN KISA TARİHİ

1600’lere gidelim. O zaman bilinmezliklerle dolu, ulaşılması güç rota uzayda değil, Avrupalılar için yerkürenin doğusundaydı. Liman kentlerinden yelken açan kalyonlar Afrika’nın güney ucunu dolaşarak Asya’nın zenginliklerine el koymak için aylar süren seferlere çıkıyordu. Birçok tarihçi tarafından kapitalizmin ilk aşaması olarak nitelenen “merkantilizm” ve sömürgecilik, Avrupa’daki sermaye birikiminin kritik aşamasıydı.

17. yüzyılın hemen başında İngiltere ve Hollanda’da iki şirket kuruldu: Britanya Doğu Hindistan Şirketi ve Hollanda Doğu Hindistan Şirketi. Bunlar sıradan şirketler değildi; sadece ticaret değil, belirli bir bölgede vergi toplama, kaleler inşa etme, ordu kurma, savaş yürütme ve anlaşma yapma haklarına sahiplerdi ve Britanya ve Hollanda’nın sömürge imparatorluklarının doğudaki koçbaşları olacaklardı. Yer yer baharat ticareti nedeniyle çatışan çıkarlar nedeniyle birbirleriyle savaştılar, ancak çoğu zaman Avrupa’daki ittifakın bir yansıması olarak Asya’yı paylaştılar. Hollandalılar daha çok Endonezya ve çevresini, İngilizler ise Hindistan’ı sömürdüler. İngiltere merkezli şirketin asker sayısı bir dönem Britanya ordusunun iki katına ulaşacaktı.

Gandi’nin Tolstoy’dan aktardığı üzere “bir şirket [Hindistan coğrafyasında -C.E] 200 milyonluk bir ulusu köleleştirecekti”. Doğunun zenginlikleri Britanya’ya aktarılırken yerel halk kıtlıktan kırılıyordu. Şirket, Çin’e afyon taşıyarak tarihin ilk büyük uyuşturucu karteline dönüşmüş, 19. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde şirket gelirlerinin altıda biri uyuşturucudan elde edilmeye başlanmıştı.

DOĞU HİNDİSTAN ŞİRKETİ’NDEN SPACEX’E

Geçtiğimiz günlerde New York Times gazetesinde İskoç tarihçi Willam Dalrymple’ın Doğu Hindistan Şirketi ile günümüzün büyük teknoloji şirketlerini karşılaştıran bir makalesi yayımlandı. Dalrymple, sadece SpaceX’in değil, diğer büyük teknoloji şirketlerinin finansal büyüklüklerini büyük devletlerin ekonomileriyle kıyaslıyordu: Yapay zekâ için kritik önemdeki çipleri üreten Nvidia şirketinin piyasa değeri Almanya’nın gayrisafi yurt içi hasılasına neredeyse ulaşmış, Apple’ın piyasa değeri Birleşik Krallık’ın, Alphabet’in değeri ise Fransa’nın yıllık ekonomik üretimini aşmıştı.

Peki, dev bir tekel haline dönüşen ve yer yer devletten daha güçlü ve zengin olan tarihi sömürge şirketlerinin akıbeti bize bugüne dair ne anlatabilir?

18. yüzyılın sonlarında bu büyük şirketler artık güçlerinin sınırlarına dayanmıştı. Ancak vahşi sömürgecilik Hindistan’da nüfusun bir bölümünü yok eden bir kıtlık getirdi. Şirketin hisseleri değer kaybetti. Ardından yine hisseler üzerinden yapılan finansal spekülasyon nedeniyle borç yükü ağırlaştı. Ancak şirket gözden çıkarılamadı. Batması Britanya ekonomisinin çökmesi anlamına gelecekti. Üstelik parlamentonun alt kanat üyelerinin yaklaşık yüzde 40’ı şirket hissedarıydı ve şirket çıkarlarına göbekten bağlılardı.

Dalrymple makalesinde, “batmak için çok büyük” olan bu şirkete yapılan kurtarma hamlelerinin öngörülemeyen ağır bedeline dikkat çekiyordu. Öncelikle şirkete büyük bir nakit kredi sağlandı. Ayrıca depolarda kalan çayları bu kez batıda, Amerika’daki kolonilere satma imtiyazı verildi. Ancak “yeni dünyadaki” yerel tüccarları saf dışı bırakan bu hamle tepki çekti ve Amerika’dakiler buranın da Hindistan gibi yağmalanmasından korkarak ayaklandılar. Şirketi kurtarma çabası Amerika’daki kolonilerin kaybıyla sonuçlanacaktı.

Kısacası, şirket o kadar güçlenmiş, siyasette o kadar etki sahibi olmuş ve ekonomik olarak o denli semirmişti ki, şirketin hayatta tutulması "kamu çıkarı" gibi davranılmıştı. Şirketin lobicilik faaliyetleri yasama organını çürütmüştü ve dış politika adeta bir şirketin bilanço tablosunun uzantısı haline dönüşmüştü.

Elbette başta SpaceX, diğer önde gelen teknoloji şirketlerini geçmişin sömürge şirketleriyle karşılaştırırken tarihsel benzerliklerin romantizmine saplanmadan aradaki farklılıkları da saptamak gerekiyor. Ancak geçmişi anlamak, özellikle iktidar seçkinlerinin çıkarlarıyla toplumun genel çıkarlarının ayrıştığı noktada, temel bazı kontrol mekanizmalarının yokluğunda neler olabileceğini göstermesi bakımından da faydalı bir izlek sunuyor.

Elon Musk ve sahibi olduğu SpaceX ‘in mevcut ABD yönetimiyle ilişkisi Britanya’nın Doğu Hint Şirketi’ni andıran pek çok özellik taşıyor. NASA’nın geri plana itildiği denklemde şirket ABD’nin uzay fırlatmalarının %94’ünü gerçekleştiriyor ve Çin’le rekabet kaygısı nedeniyle her türlü desteği alıyor. Evet, artık ticaret sermayesinin fiilen toprakları fethettiği çağda değiliz, ancak Musk’ın Starlink uyduları askeri alanda, örneğin Ukrayna’daki savaşta yeri geldiğinde yoğun olarak kullanılıyor. Palantir, Oracle, Google, Amazon gibi şirketler de gerek veri merkezleriyle gerekse yazılım ya da yapay zekâ kabiliyetleriyle ABD ve İsrail’in savaşlarında önemli rol oynuyor. Hissedarlarının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bu dev şirketler ABD’de siyasete müdahale edebilme kapasitelerini ve lobi kabiliyetlerini her geçen gün artırıyorlar.

Peki stratejik alanlarda faaliyet gösteren ve devletlerin yavaş yavaş bağımlı hale geldiği bir avuç şirketin uzayı ve yeryüzünde teknolojiyi “kolonileştirmesinin” önüne nasıl geçilebilir?

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DERSLER

Doğu Hindistan Şirketi’nin tarihsel serüveni, bir şirketin devlet fonksiyonlarını (yargı, vergi, savaş, dış politika) devralmaya başladığında demokratik yapıların kalıcı olarak nasıl bozulduğunu ortaya koyuyordu. Ele geçirdiği topraklardaki halkların hayatında yıkıcı etkiler bırakan zamanla ülke ekonomisini tehdit eden şirketin “ehlileştirilmesi” Britanya için 85 yıla, finansal krize, hatta toprak kaybına mal olmuştu. Şirket sonunda kamulaştırılmıştı.

Bu ölçüde hegemonik güce sahip şirketler sadece “dışarıda” yaptıklarıyla değil, kritik alanlarda egemenliğe ortak olarak “içeride” yol açtıkları dönüşümle de anılıyor artık. Sistem içi eleştiriler, müdahale maliyeti daha fazla artmadan rekabeti canlandıran düzenlemeler ve alternatif kapasite geliştirme süreçleri öneriyor. Tarihçi Dalrymple ise teknoloji yarışında ABD ile mücadele edebilen yegâne güç olan Çin’in izlediği politikalardan alınabilecek dersler olduğunu da belirtiyor. Bunlar; devletin denetiminde şirketler kurmak, tekel haline gelmeye başlayan Alibaba gibi şirketleri soruşturmak ve para cezalarıyla “hizaya çekmek” gibi uygulamalar. Bu iki farklı yaklaşım ve model aynı rekabet içinde farklı stratejilerin olanağına işaret ediyor.


https://www.birgun.net

Hits: 9