Geçen hafta sonu (24-25 Ekim 2026) İstanbul Barosu Genel Kurulunun yapıldığı Haliç Kongre Merkezi özellikle Cumartesi günü baro genel kurulundan çok, cepheyi andıran görüntülere sahne oldu. Yumruklar sıkılıp karşılıklı sloganlar atılırken, gökkuşağı flaması açan bir grup kadın avukat gerçekten yumruklandı.
İktidar ortaklarının “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdıkları süreci “Cumhuriyete Karşı Kalkışma” olarak niteleyen, ulusalcı-ülkücü koalisyon Cumhuriyetçi Güç Birliğinin adayı Kocasakal, seçimi görece daha özgürlükçü ve iktidarın tezine daha yakın durduğu düşünülen mevcut başkan Kaboğlu’na karşı büyük farkla kazandı.
Genel kurula ilişkin bu tabloda Türkiye’nin bugünkü siyasal ruh haline dair önemli bir sosyolojik ayrıntı saklı aslında ve üzerinde durmak istediğim konu da bu.
Çözüm sürecine öfkelenen kitleler, öfkelerini süreci yürütenlere değil de çevrelerinde bulunanlara yöneltmekte. Öfkenin yöneldiği bu çevreler bazı yerde baro yönetimi, bazı yerde belediye yönetimi ve hatta bazı yerde futbol kulübü yönetimi olabiliyor. Yani herhangi bir nedenle sürecin asıl sorumlularına ulaşamayan kitle, faturayı en yakınındakine kesiyor.
Oysa “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatan Devlet Bahçeli ve devlet olarak yürüten ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Baro başkanının bu sürece bir katkısı olmadığı gibi, başkanın değişmesinin de bu sürece herhangi bir etkisi olamaz.
Ancak sürece tümüyle destek veren MHP, CHP, DSP ve Vatan Partisi kökenli avukatların oluşturduğu bir oluşum olan Kocasakal’ın Cumhuriyetçi Güç Birliği, sürece karşı mütereddit bir tutum sergileyen Yeni Partili avukatların desteklediği mevcut yönetimi adeta “Terörsüz Türkiye” sürecinin sorumlusu olarak eleştirerek yüksek perdeden suçluyor.
Siyaseten kendilerine yakın olan partilere ve süreci yöneten aktörlere eleştiri yöneltme ve itiraz etme cesaretini, iktidarın baskıcı uygulamaları dolayısıyla anlaşılır endişelerle gösteremeyenler, baro genel kurulunun görece güvenli ve zararsız ortamında en yakındaki günah keçisine ateş püskürmekte bir sorun görmüyorlar.
Psikolojide buna yer değiştirme deniyor. Öfkenin kaynağına yönelmek tehlikeli ya da imkansız olduğunda, daha güvenli bir hedef bulunur. Patronuna bağıramayan adamın eve gelip kapıyı çarpması gibi. Sosyolojide bu durum “yatay şiddet” ya da “çeper çatışması” olarak adlandırılıyor. Baskı yukarıdan aşağıya indikçe, tepkisini yukarıya taşıyamayan kitle enerjisini kendi düzleminde harcar. Yani merkezi iktidara dokunamayan, çeperdeki ara kurumlarla kavga eder. Yukarı çıkamayan öfke yana akar.
Bu davranışın iki tür getirisi vardır. Birincisi maddi olarak kişinin güvenliğidir. Çünkü baro yönetimine yüklenmenin hiçbir hukuki ya da siyasi bedeli yoktur. İkincisi manevi tatmindir. Kişi muhalefet ettiğini, “vatanı savunduğunu” hisseder. Ama bu muhalefet oyunu, sistemin canını yakamayacağı bir oyun alanında oynanır. Bu gerçek bir itirazdan çok duygusal bir deşarjdır.
İstanbul Barosu Genel Kurulu, bu oyun için kusursuz bir alandır. Hem herkesin gözü önünde olduğundan duygusal tatmin gücü yüksektir. Hem de herhangi bir yaptırım gücü olmadığından tehlikesizdir. Kaboğlu ise bu oyunun kum torbası olmaya en uygun figürdü.
***
Nitekim aynı genel kurulda bu teori test edildi. Avukat Hakları Grubu’nun başkan adayı olan Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu kürsüde soyut sürece yumruk sallamayı değil, somut eylemlere parmak sallamayı seçti ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan yargıçlarla keyfi tutuklama kararları vererek yurttaşlara zulmeden yargıçlara seslenerek; “Kararlarınızı yargı bağımsızlığı diye geçiştirmiyor, her kararınızı izliyoruz.” dedi.
Dedi ve cısss…
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Kanadoğlu hakkında derhal soruşturma başlattı.
“Terörsüz Türkiye projesi Cumhuriyete karşı kalkışmadır.” diyerek gölge boksu yapan Kocasakal ise 10 yıl aradan sonra ve dördüncü kez İstanbul Barosu Başkanı seçildi.
Dokunan yandı, yandan dolanan koltuğu kaptı.
Bu iki sonucun mesajı açıktır. Gücü kullananların somut eylemlerine itiraz eden kişi derhal başlatılan soruşturmayla ceza tehdidiyle karşı karşıya kalırken, iktidarın sürdürdüğü bir projeye duyulan öfkeyi sorumluları yerine meslektaşlarına yönelten ise zaferini kadeh tokuşturarak kutladı.
Soruşturmaya karşı, Kanadoğlu’nun yarıştığı tüm rakipleri, ikisi hariç tüm Barolar ve TBB’nin kınama açıklaması yapmış olması olumlu bir gelişme. Ancak bu tutumun sanal boks maçının ötesine geçip geçmeyeceğini soruşturmanın ilerleyen aşamalarında görebileceğiz.
***
Doğrusu ülkenin içinde bulunduğu durum oldukça absürt…
Merkezi iktidar politikayı belirliyor ve o politikaya uygun uygulamaları hayata geçiriyor. Bu politika ve uygulamaların yarattığı öfke ise çeperdeki savunmasız ama görünür hedefler üzerinden deşarj ediliyor. Böylece öfke, gidişatı durduramaz ve yönünü bile değiştiremezken, iktidar karşısında ayakta kalabilen az sayıdaki bağımsız kurumu yıpratıyor.
Bunun sonucunda asıl kazanan, kongre salonlarında sıkılı yumruklarla çeperlere doğru hamasi sloganlar atanlar değil, kendisine yönelmesi gereken öfke başka kapılara yönelerek sönümlendiği için merkezi iktidar oluyor.
Sorumluları hedeflemesi gereken tepkinin yer değiştirmenin en sakıncalı yanı, kendisini muhalefet gibi göstermesidir. Çünkü kongre salonundan “vatanı ve hukuku savunduğuna” inanarak çıkanlar, aslında merkezi düzlemde hiçbir kararı etkilememiş ve hiçbir gidişatı değiştirememiştir. Yaptıkları kendi meslek örgütlerini biraz daha zayıflatmak olmuştur.
Unutmayalım ki Barolar bu ülkede hukuk devletine nadir mevzilerdendir. Bu mevziyi asıl muktedire sıkamadığımız yumruğu birbirimizin suratına indirdiğimiz bir ringe çevirdiğimizde, kaybeden solcu, liberal, milliyetçi vs. olan seçim gruplarımız değil, savunma mesleğinin kendisi olacaktır.
***
Hedefi şaşırmamak koşuluyla haksız yönetimlere karşı itiraz ve tepki meşrudur.
Ancak faturayı doğru adrese kesememek itiraz etmek değil, olsa olsa sıkıştığımız yerden güvenli bir yolla kaçmaktır.