Seküler milliyetçiliğin Kürt sorunu

~ 28.01.2026, Fatih YAŞLI ~

Milliyetçilik körleştirdi ve cihatçılığı Türkiye için tehdit gören kitleler, günün sonunda nesnel olarak Suriye’de cihatçıların, Türkiye’de ise iktidarın hizasında konumlanmış oldular.

Radikal sağın son yıllardaki yükselişi küresel bir olgu olarak karşımızda duruyor; neo-faşizmden sağ popülizme, dünyanın hemen her yerinde gözlemlemenin mümkün olduğu bir yükselişle karşı karşıyayız.

Günümüz radikal sağını kendisinden önceki örneklerden ayıran temel kriter göç meselesi. Faşizmde yabancı düşmanlığı hep vardı ama o düşmanlık Yahudilere, siyahlara, azınlıklara ya da düşman ilan edilen ülkelerin halklarına yöneliyordu. 

Bugün ise baş düşman açık bir şekilde göçmenler; Amerika Birleşik Devletleri’nde Hispanikler ve Avrupa’da Müslümanlar, yeni radikal sağın baş düşmanları kategorisindeler ve radikal sağ da bu düşmanlık üzerinde yükseliyor.

Göçmenlerin radikal sağ ideologlar ve siyasetçiler tarafından hedef tahtasına yerleştirilmesinin buraların yerleşik halkları nezdinde böyle kolay kabul görmesi ise esas olarak sınıfsal. Göçün bizzat kendisi, küresel ölçekteki gelir dağılımının alt üst olmasının bir sonucu ise göçmenlere yönelik düşmanlık da Batılı ülkelerdeki son yıllarda hızla artan gelir dağılımı bozukluğunun bir sonucu.

Kapitalizm 2008 krizinden beri belini doğrultabilmiş değil ve 70’lerin sonundan itibaren izlenen neoliberal politikalarla birlikte, bunun faturasının alt sınıflara, çalışanlara, işçi sınıfına kesildiği açık. Batı solu ise çoktan sınıf mücadelesinden vazgeçmiş durumda ve kimi istisnalar dışında alternatif bir devrimci hareketin, işçi hareketinin yükselişinden bahsetmek de mümkün değil.

İşte bu tablo, radikal sağın yükselişinin gerisindeki ana faktörü oluşturuyor; günümüz faşistleri kapitalizmin tahrip edici politikalarının, alım gücünün düşmesinin, işsizliğin, gelir dağılımındaki bozukluğun faturasını göçmenlere kesiyorlar ve bu da devrimci bir sınıf siyasetinin olmadığı bir konjonktürde kitleleri cezbediyor, faşizm 1930’lar dünyasındakine benzer bir şekilde en parlak günlerini yaşıyor.

Türkiye de elbette ki bu küresel yükselişin dışında değil; iktidarda Türk sağının iki büyük damarından gelen iki parti olmasına rağmen, muhalefette de radikal sağ bir yükselişin olduğunu söylemek mümkün. Son yıllara kadar resmi olmayan milliyetçiliğin taşıyıcılığını MHP üstlenmişken, artık ona meydan okuyan farklı rakipler var ve bunlardan ilki İYİP, ikincisi de Zafer Partisi. Ancak mesele sadece bu iki parti değil; esas olarak gençler arasında radikal sağın bu partileri de aşacak şekilde hızla yükseldiğini, irili ufaklı çok sayıda yapının şekillenmekte olduğunu görüyoruz.

Bizde de radikal sağın yükselişinde esas faktör göç ve ekonomik kriz meselesi oldu. Suriye’den sığınmacı olarak Türkiye’ye gelenlerle birlikte, başta Afganistan olmak üzere diğer ülkelerden Türkiye’ye gelen göçmen kitleleri, yaşanan büyük ekonomik krizle birleşince zemin radikal sağ için müsait hale geldi. Özellikle geleceksizlik kaygısı yaşayan kentli alt-orta sınıf gençler arasında hızla yayıldı ve popülerleşti. 

Bizdeki yeni radikal sağı, basitleştirici ve ayırt edici bir tanım olsun diye “seküler milliyetçilik” olarak adlandırıyoruz; AKP’ye muhalif, seküler değerleri savunan, yanlış bir şekilde “Araplaşma” diye kodlasa da İslamizasyondan rahatsız, MHP’nin AKP’yle ortaklığına tepkili ve bu nedenle de “seküler” karakteri ağır basan bir toplamdan bahsediyoruz.

Seküler milliyetçilik, bizde de dünyadaki muadilleri gibi göçe ve göçmenlere yönelik bir tepkinin üzerinde yükseldi; ancak bir sonra, yeni “çözüm süreci”nin başlamasıyla birlikte kendi “doğal mecrasına”, yani Kürt düşmanlığına yöneldi. 

Süreçle birlikte Öcalan hedef tahtasına yerleştirildi, atılan bütün sloganların odak noktası haline geldi, milliyetçilerin öfkesini dizginlemek için zemin düzleyici gibi hareket eden Bahçeli de bu tepkilerden nasibini aldı ve adı Öcalan’la birlikte ve aynı öfkeyle anılır oldu.

Son olarak Suriye’de yaşananlar, yani HTŞ’nin ABD’nin arkasından desteğini çektiği YPG’yi birkaç gün içerisinde hezimete uğratması seküler milliyetçiliği bir kez daha görünür kıldı. Seküler milliyetçiler, cihatçı güçlerin Suriye’deki ilerleyişini “anti-Kürt hınç” diyebileceğimiz bir hissiyatın belirleyiciliğinde büyük bir coşkuyla karşıladılar, adeta kendi zaferleri gibi gördüler.

Elbette ki milliyetçi çevrelerin tüm bu süreçte YPG’yi desteklemesini beklemek eşyanın tabiatına aykırı olurdu; kaldı ki Kürt siyasetinin yıllar boyunca işlediği hataların karşı tarafın milliyetçiliğini nasıl körüklediğini geçtiğimiz haftaki yazıda uzun uzun anlattık.

Yine de kendisini sekülerlik ve hatta cumhuriyetçilik üzerinden tarif eden bir toplamın, cihatçıların emperyalizm nezdinde Suriye’nin meşru yöneticileri haline gelmesinden ve Türkiye’nin sınırları dibinde bir cihat devleti kurulmasından rahatsızlık duymaları ve buna uygun bir feraset göstermeleri söz konusu olabilirdi.

Örneğin yarın bir iktidar değişikliği olması durumunda burnumuzun dibinde bir cihat devletinin bulunmasının sonuçlarının neler olacağı üzerine düşünülebilir, bunun üzerinden bir tartışma yürütülebilirdi.  

Ancak olmadı, çünkü anti-Kürt hınç baskın geldi; çünkü milliyetçilik körleştirdi, buna dair tek kelime edilmedi ve cihatçılığı Türkiye için tehdit gören kitleler, günün sonunda nesnel olarak Suriye’de cihatçıların, Türkiye’de ise iktidarın hizasında konumlanmış oldular. 

Bundan en çok kazançlı çıkan ise elbette ki yine iktidar oldu; iktidar böylece bir yandan Kürt siyasetine kendilerinden başka muhataplarının bulunmadığını gösterdi öte yandan da muhalif kitlelerin milliyetçi birkaç hamleyle nasıl hizaya gelebileceğini bir kez daha test edip görmüş oldu.

Bunun zeminini seküler milliyetçiler ve onların yazarları çizerleri sağlayamaz, Kürt sorunu onlar açısından bir asayiş sorunundan, emperyalizmin bir oyunundan başka bir şey değildir ve sorun da ancak güvenlik tedbirleriyle, Kürtlerin sürekli zapturapt altında tutulmalarıyla çözülebilir. 

Bunu ancak Atatürk’e ve Cumhuriyet’e sol bir perspektiften bakanlar, milliyetçi değil yurtsever olanlar, emeği, bağımsızlığı, laikliği ve antiemperyalizmi savunanlar yapabilir. Kendini Kürt siyasetinden ayrıştırmak, o siyaseti eleştirmek ama öte yandan Kürtlerin ve Kürt sorununun varlığını kabul etmek, Kürtlere seslenmek, sorunu tarif etmek ve çözmek için adımlar atmak mümkündür.

Burada birleştirici unsur ise tartışmasız bir şekilde emek olacaktır; çünkü Türkiye’de kitleler etnik kökenleri, mezhepleri, siyasi görüşleri fark etmeksizin yoksullaşmaktadırlar. Bu ise planlı programlı bir servet transferi politikasıdır, emeğin ürettiği zenginlik çeşitli mekanizmalarla gasp edilmekte ve sermayeye aktarılmaktadır. Tam da bu nedenle emek-sermaye çelişkisi esas çelişkimizdir, siyasal kutuplaşmanın yerleşmesi gereken yer de burasıdır. 

Türk ve Kürt emekçilerini cumhuriyetin kazanımlarını savunmakla emeğin haklarını savunmak paydasında buluşturacak, eşit haklara sahip ve eşit yurttaşları oldukları ortak vatanda bir arada, barış içerisinde yaşama hedefinde ortaklaştıracak bir siyaset mümkündür. Memleketin en büyük, en acil, en yakıcı ihtiyacı da bu siyaseti var edebilmektir.


https://haber.sol.org.tr

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 3088