Savunma hakkı ve hukuk devleti

~ 30.07.2026, Av. Dr. Başar YALTI ~

Savunma hakkı, adil yargılanma hakkının merkezinde yer alan ve hukuk devletinin varlığını görünür kılan temel güvencelerden biridir. Bu hak, yalnızca sanığın kendisini ifade edebilmesi anlamına gelmemekte; aynı zamanda diyalektik bir süreç olan yargılamada, iddia, savunma ve hüküm arasındaki dengeyi sağlamaktadır. Savunma hakkı, yargılamalardaki keyfiliğe karşı geliştirilmiş en önemli güvencedir. Adaletin eski Mısır ve antik Yunan’dan beri terazi simgesiyle temsili de adaletin ancak suçlama ve savunma arasındaki dengeyle sağlanacağına işaret etmektedir.

Hukukun çağdaş anlamda kurumsallaşmaya başladığı Roma’da savunma hakkı ve buna bağlı olarak avukatlık mesleği belirgin biçimde gelişmiştir. Bu durum bize, hukuk geliştikçe savunma hakkının da geliştiğini göstermektedir. Dönemin ünlü avukatı Cicero, bugün dahi savunmanın örnek avukatı olarak gösterilmektedir. Savunma hakkı dendiğinde antik Yunanda Anaksagoras ve Sokrates yargılanmalarını anmadan geçemeyiz. Yaklaşık 2 bin 500 yıl önce yapılan bu yargılamalarda kalabalık yargıçlar kurulu Anaksagoras’ı savunan Perikles’i ve kendisini savunan Sokrates’i sözünü kesmeden dinlemiştir. Bu yargılamalar, savunma hakkına verilen önemin çarpıcı örnekleridir.

Buna karşılık, insanlık tarihinin karanlık dönemlerinde, özellikle ortaçağ engizisyon mahkemelerinde, insanlar kendilerini savunamadan ağır cezalara çarptırılmışlardır. Gerek kendi tarihimiz gerekse dünya örnekleri, olağanüstü dönemlerin olağanüstü mahkemelerinde, savunmaya önem vermeyen, dönemin siyasal iradesine uygun sonuçlar doğuran mizansen yargılamalar sonucunda verilen cezaları ve yapılan uygulamaları, “utanç verici” örnekler olarak anımsamaktadır.

ADİL YARGILANMA HAKKI 

Bu nedenle, günümüzde ulaşılan adil yargılanma hakkı, uzun ve sancılı tarihsel geçmişin deneyimlerine bağlı olarak geliştirilmiş temel bir insan hakkıdır. Bu hakkın amacı, yargılamanın yalnızca usulen yürütülmesini değil, aynı zamanda hakkaniyete uygun, dengeli, tarafsız ve denetlenebilir biçimde sonuçlandırılmasını sağlamaktır. Adalet artık yalnızca yargılamanın sonucunda verilecek kararda değil, karara götüren süreçte de aranan bir olgudur. Bu nedenle yargılama, suçlama karşısında sanığa etkili bir savunma olanağı sağladığı ölçüde meşruluk kazanmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi; bir suç isnadı altında bulunan herkesin suçluluğu yasayla sabit oluncaya kadar masum sayılmasını, savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmasını, kendisini bizzat veya seçeceği müdafi yardımıyla savunabilmesini ve tanıkları sorgulayabilmesini güvence altına almaktadır. Anayasamızda da aynı güvenceler bulunmaktadır. Bu güvencelerin ortak paydası, yargılamada silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin korunmasıdır.

Türkiye, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden biri olarak (AİHS) ile kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yetkisini ve verdiği kararların geçerliğini kabul etmiştir. Anayasanın 90/son maddesine göre ise temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalar iç hukuk metinlerinden daha üstün bir konumdadır. Anayasa’nın 36. maddesine, herkesin, adil yargılanma hakkına sahip olduğu eklemesi yapılmıştır. Bu anayasal ve uluslararası çerçeve, savunma hakkının yargılama makamlarının keyfiliğine bırakılabilecek, usulen tanınmış bir hak olmadığını, hukuk devletinin zorunlu unsurlarından biri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

İMAMOĞLU YARGILAMASI VE SAVUNMA HAKKI

Yukarıda değindiğimiz genel çerçeve, Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davada savunma hakkını sınırlayan mahkeme uygulamasının yanlışlığını ortaya koymaktadır. Çok sayıda sanığın bulunduğu, iddianamenin binlerce sayfaya ulaştığı ve kendisine çok sayıda suçlama yöneltildiği bir davada İmamoğlu’na tanınan savunma süresinin birkaç saatle sınırlandırılması, adil yargılanma hakkı bakımından ağır bir ihlal oluşturmaktadır. Yapılan uygulamayla İmamoğlu’nun, hakkındaki iddialara cevap verme, savunma delillerini ortaya koyma ve yargılamaya etkili biçimde katılma olanağı elinden alınmış olmakta, adeta, “biz senin hakkındaki kararı zaten verdik”, denmektedir. Bu tür haksız uygulamalar hem Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru üzerine verdiği kararlarda hem AİHM kararlarında adil yargılanma hakkının ihlali olarak nitelendirilmektedir.

Kaldı ki Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) temelinde, yargılamada iddia ve savunmayı dengede tutan bir anlayış bulunmaktadır. İddianamenin sanığa tebliği, savunma delillerinin toplanmasını isteme, tanık ve uzman kişilerin dinletilmesini talep etme, birden fazla müdafiyle savunma yapma ve tanıklar ile bilirkişilere soru yöneltme hakları bu sistemin temel parçalarıdır (CMK m. 147, 176, 177, 178, 201, 207, 215, 216 vd). Mahkemenin yargılama yaparken yasa ile tanınan bu hakları sanığa fiilen kullandırması gerekmektedir.

Elbette yargılama yapılırken duruşmanın düzeni korunmalıdır. CMK, madde 203 uyarınca duruşmanın düzenini sağlama görevi mahkeme başkanına aittir. Ancak bu yetki, savunma hakkının özünü ortadan kaldıracak biçimde kullanılamaz. (CMK m.203/2) Aynı şekilde delillerin ortaya konulması ve tanıkların dinlenmesi bakımından da mahkeme, yargılamayı hızlandırma gerekçesiyle savunmanın etkili kullanılmasını engelleyemez. Ceza yargılamasında amaç, davayı kısa sürede bitirmek değil, maddi gerçeğe hukuka uygun yollarla ulaşmaktır.

TERAZİNİN DENGESİ BOZULMAMALI 

Hukukumuzda, temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasında iki ana ölçüt bulunmaktadır. Bunlardan ilki, anayasanın 13. maddesinde yer alan hakkın özüne dokunma yasağıdır. İkincisi ise hiçbir hakkın kötüye kullanılamayacağı ilkesidir. Anayasa madde 13 gereğince haklar ancak ölçülülük ilkesi çerçevesinde sınırlandırılabilir. Bu açıdan bakıldığında dahi, kapsamlı bir iddianame ve çok sayıda suçlama karşısında savunmanın yalnızca altı saatle sınırlandırılması, üstelik kendisi böyle bir beyanda bulunmadığı halde, İmamoğlu’nun susma hakkını kullanıldığının kabulü, savunma hakkının özüne dokunan, ölçüsüz, açık bir müdahale niteliğindedir.

Öte yandan savunma hakkının kötüye kullanılması da hukuk düzeni tarafından korunmaz. Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, yargılama hukukunda da dikkate alınması gereken ilkelerdir. CMK’nin duruşma düzenine ilişkin hükümleri de bu yaklaşımı desteklemektedir. Ancak daha savunmaya bile başlamamışken yalnızca yargılamayı hızlandırmak amacıyla sanığa kısıtlı bir süre tanınması, bu duruma itiraz üzerine hakkın kötüye kullanıldığının kabulü, adil yargılanma kurallarına aykırılık oluşturmaktadır. Savunma hakkının özü, sanığın hakkındaki iddialara eksiksiz şekilde cevap verebilmesini sağlamaktır. Bu nedenle kural olarak sanığın sözü kesilemez. Kaldı ki mevzuatımızda sanığın savunmasını zaman olarak sınırlayan bir düzenleme de bulunmamaktadır.

Mahkemeler davaları makul sürede sonuçlandırmakla yükümlüdür ancak bu yükümlülük, sanığın savunma hakkı kısıtlanarak, savunma hakkının özü zedelenerek yerine getirilemez. Adil yargılanma hakkı, yargılamanın hızından önce yargılamanın adilliğini güvence altına alır. Savunma hakkı, tarih boyunca keyfi yargılamalara karşı geliştirilmiş en temel hukuk güvencesidir. Mahkeme, terazinin dengesini bozmamalıdır. Çünkü, “Yanlış hesap Bağdat’tan döner.”

https://www.cumhuriyet.com.tr

Av. Dr. Başar YALTI | Tüm Yazıları
Hits: 6166