HEBA ETME ARZUSU

~ 14.09.2026, Av. Muazzez ÇÖRTELEK ~

Bazen şehrin içinde sürekli aynı güzergahta yapılan kısa yolculuklar bazen de şehirler arasındaki yolculuklar dikkatli gözlere çok şey anlatır. Bir bakarsınız ki köşe başında yıllardır önünden geçtiğiniz dükkânın bulunduğu bina yıkılmış, yerine yola doğru taşan koca bir AVM sıkıştırılmaya çalışılıyor, ertesi gün yolun ortalık yerinde duran yüzyılların çeşmesi görünmez olmuş, öbür gün hep önünden geçtiğiniz görkemli çınar ağacı neredeyse kökünden budanmıştır. Bir daha yeşerip dal budak vereceği bile kuşkuludur artık. İnsan önce bunları hayatın olağan akışı içinde görür, öyle görüp değerlendirmek ister ama özellikle günümüzde yıkım listesi öyle bir hale gelmiştir ki her an her şey ya yok olmakta ya da anlamsızlaşarak hızla değişmektedir. 

Uzun yollarda ve çevre yollarındaki durum da gören gözlere çok şey anlatır. Ellenmeyen tepe, yıkılmayan orman, bozulmayan sahil kalmamıştır. Taş ocağı üzerine taş ocağı, inşaat alanları, yüksek, upuzun binalar, çok büyük yanık toprak parçaları.  

Bunlar yoldan geçerken gördüklerimiz. Oturduğumuz şehrin eski bir mahallesine gitmedik henüz. Şehrin bildik caddelerine, binalarına, kitapçılarına, sinemasına, çorbacısına ya da köylere, kasabalara, pazar yerlerine, kahve ocaklarına, çınar altlarına, top sahalarına, mimarın elinden çıkmış o güzel eski mescide de varmadık henüz. Varmayın. Zaten varamazsınız. Yerlerinde yoklar. Kazara duruyorlarsa da tanınamaz haldedirler. 

Bir de insanlar vardı hani, gidenin de ölenin de arkasından kötü söz etmeyenler. Edilmeyeceğini kaşıyla gözüyle anlatabilenler ve o davranışı anlayabilenler.

Şimdi kimse "her şey değişiyor, zaman böyle, biri atılır, yenisi yapılır, değişmeyen ne var ki, insan da değişir, eşya da değişir" demesin. Yeniyi yapmak da kurmak da inşa işidir. "Heba"nın üzerine kurulan ise rastgele, gelişigüzel ve çoğunlukla da para ile yerleşen bir "kondurma"dan ibarettir.

Nedir bu Heba? Sözlüklerde yer aldığı haliyle "heba" sözcüğü, Arapçada karanlık bir odaya sızan güneş ışığında uçuştuğunu gördüğümüz incecik toz zerrecikleri anlamına gelen "habāʾ" kelimesinden türemiştir. Verilen emeğin, tıpkı bu toz zerreleri gibi havaya karışıp iz bırakmadan kaybolması tasavvuruyla dilimizde "boşa gitmek, ziyan olmak" anlamını kazanmıştır. Heba etmek ise zamanı, emeği, ömrü boşa harcamaktır. İnsanın bireysel kaynaklarını, yeteneklerini verimsiz, değersiz amaçlar uğruna tüketmesi kişiye psikolojik çöküş zemini hazırlar. Kişinin emeğini ve potansiyelini boşa harcaması, “heba etmesi” daha da kötüsü bu durumu ömür boyu sürdürmeye devam etmesi, iç dünyasında kısır bir döngü yaratır. Bunu fark ettiğinde ise anlamsız bir boşluk ile karşı karşıya kalır ve kendine olan saygısı giderek azalır. Kişi durumu düzeltmeye çaba gösterse bile artık hiçbir şeyin değişmeyeceğine olan inancı gelişip pekiştiğinden eyleme geçmeyi bırakır ve pasifleşir. Kişisel düzeyde yaşanan bu durum insanın kendine, emeğine yabancılaşmasına kadar gidecektir. Kalıplara karşı çıkmak zorlaşır, mevcut durumu değiştirmek olanaksızlaşır ve toplumsal beklentiler uğruna bireysel anlamda bir heba süreci tıkır tıkır işler.

Heba, belki de bir sistemdir. Yok etmekten kaçınmayan sistemler toplumların üstüne bulut gibi çökerler. Bireyler ise işte o buluta vuran güneş ışığının arasında gözüken zerreciklerden başka bir şey değildir artık. Yoksa bu kadar yok oluş, kayboluş, hiçbir şeyi yerinde görememe, bulamama hali nasıl gerçekleşir? Anlayışsızlık, öfke nasıl bu kadar yeşerir? Haksızlığa karşı tepki göstermekten kaçınabilen toplum öfke dürtüsüyle neden olmadık bireysel tepkiler verir? Bazen toplumumuza “heba etme arzusu”nun bir virüs gibi yerleştiğini düşünüyorum.

Heba etme kolaycılığı ve arzusu, bu konudaki pervasızlık hangi kökenlere yaslanmıştır? Nefret duygusu burada önemli bir yere mi oturuyor yoksa? Amin Maalouf nefreti şöyle açıklıyor*: “Nefret, sonsuza kadar basit bir gerçek olarak kalmaz. Günün birinde, herhangi bir bahaneyle patlak verir ve yüz yıldır, bin yıldır, iki bin yıldır hiçbir şeyin, ne bir şamarın ne bir korkunun unutulmadığı anlaşılır. Nefret söz konusu olduğunda, bellek zamanın içinden geçerek her şeyle beslenir. Kimi zaman sevgiyle bile…” Yazarın “kimi zaman sevgiyle bile” deyişi karşısında insanın tüylerinin ürpermemesi imkansız. Heba kavramını toplumsal boyutta gözlemlediğimizde gerek eylemlerin gerekse ruh halimizin bu nefret paragrafı içinde bir yerlere sıkıştığını görür gibi oluyorum. Bir şeyin yıkılıp yeniden inşa edilmesine kolay kolay izin vermez heba. Bir duygusal atmosfere girip silkelenerek oradan çıkmaya da zemin sağlamaz. Heba olanın yerine bir şey koymak neredeyse imkansızdır. Temelli yok oluştur zira. Bu temelli yok oluşun önce adını koymak, sonra da güneş ışığından, tarihten ve sevgiden bir başka türlü beslenebilmenin yollarını düşünmek, bulmak ve inşa etmek zorundadır insan. Yoksa heba kaçınılmaz olarak ve büyüyerek baş köşeye kurulur.

*Amin Maalouf, Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl

 

Av. Muazzez ÇÖRTELEK | Tüm Yazıları
Hits: 270