Çerçeve yasanın jeopolitiği

~ 01.09.2026, Av. Dr. Başar YALTI ~

“Çerçeve yasa” olarak adlandırılan ve PKK/ KCK terör örgütüne belli koşullarla “af” getiren 7595 sayılı “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” 18.08.2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Yasanın 11. maddesinde, “Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer” denmesine karşın yasanın dış dünyada etkilerini gösterecek bir aşamaya gelmesi için birtakım bürokratik işlemlerin olması gerekmektedir. Yasanın 3. maddesine göre; “örgütün fiili varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik kurulu kararının Resmi Gazete’de yayımlanmış olması koşuluyla” altı aylık süre başlayacak ve PKK/KCK terör örgütü mensupları başvurdukları takdirde, yasanın getirdiği kolaylıklardan yararlanacaktır. Nitekim bu amaçla ilk toplantı yapıldı ve bazı kurulların kurulmasına karar verildiği açıklandı.

Çerçeve yasa hakkında, anayasaya aykırı hükümler taşıdığı, barış amacını süreye yayıp bürokrasinin takdirine bıraktığı, belirsizlik ve keyfilik içerdiği yönünde ciddi eleştiriler yapılmaktadır. Tüm bunlara karşın, kamuoyunda hemen hiç tartışılmayan yasa, TBMM de 467 oyla kabul edilmiştir. Araştırmalar yasanın toplumsal karşılığının bu denli yüksek olmadığını ortaya koymaktadır. Yasaya olumlu oy verenler, bu durumu dikkate alarak kimsenin karşı çıkamayacağı “barış” olgusuna sığınmaktadırlar.

‘TANRI ZAR ATMAZ’ 

Oysa “çerçeve yasa”, “terörsüz Türkiye” sürecini planlayanların siyasal hesaplarına göre düşünülmüş ve düzenlenmiş stratejik bir hamledir. Albert Einstein’ın doğa olaylarının temelinde rastlantısallık bulunduğu görüşüne karşı söylediği, “Tanrı zar atmaz” sözüne atıfta bulunarak diyebiliriz ki Saray rejimi zar atmamıştır. Bir projeye bağlı olarak adım atmıştır. Çünkü siyasette rastlantısallığa yer yoktur. Bu nedenle “terörsüz Türkiye” projesi çerçevesinde çıkarılan “çerçeve yasa” yı değerlendirirken yasadaki hukuki sorunları öne çıkarmak yerine, yasanın arkasındaki planı görmek, kavramsal zarafetle örtülmüş gizli amaçları ortaya koymak, yasanın jeopolitiğini irdelemek daha doğru bir yaklaşımdır.

Ülkemiz, coğrafi konum olarak Ortadoğu’da yer alması, hem Doğu- Batı ekseninde hem Kuzey - Güney ekseninde oluşabilecek tüm stratejik ilişkilerin göbeğinde bulunması nedeniyle jeostratejik öneme sahip bir ülkedir.

Siyasal iktidar, ülkenin sahip olduğu jeostratejik konumu siyasal İslamcı bir anlayışla yorumlayarak kendisine jeopolitik bir perspektif çizmektedir. “Neo Osmanlıcı” bir tanımlamayla kendisini açığa vuran bu perspektif, üç katmanlı bir işlev görmektedir. Böylece siyasal İslamcı anlayışı perdelenmekte, yayılmacı arzu örtülü şekilde dillendirilmekte ve ayrılıkçılığa zemin hazırlayan çok kültürcü anlayış imparatorluk sevdası altında gizlenmektedir.

Dolayısıyla, Kürt sorununun çözümü, terörün sona erdirilmesi ve iç cephenin tahkimi amacıyla çıkarıldığı söylense de çerçeve yasanın, uygulanma koşulları ve siyasal bağlamı birlikte değerlendirildiğinde, bunun yalnızca hukuki bir düzenleme olmadığı; iç ve dış politik hedefleri aynı anda gözeten daha geniş bir stratejinin parçası olarak yasalaştığını sezmek gerekiyor. Bu nedenle çerçeve yasayı yalnızca bir barış düzenlemesi ya da güvenlik politikasının gereği olarak görmek stratejik ufuk darlığına işaret eder.

Yasa içeride, Cumhuriyetin kurucu değerlerine göre yapılandırılmış siyasal ve sosyal düzeni dönüştürmek ve “yeni Türkiye”nin mimarisini hukukileştirmek için son günlerde fazlaca dillendirilen “sivil anayasa” söylemiyle çakışmaktadır.

ORTADOĞU’NUN YENİ HAMİSİ!

Dış politika bakımından ise çerçeve yasa, Türkiye’nin Ortadoğu’daki jeostratejik konumu, enerji yolları üzerindeki etkisi, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde tartışılan bölgesel yeniden yapılanma ve sürmekte olan İran-ABD ve İsrail savaşıyla birlikte ele alınmalıdır.

Dolayısıyla bir paradoks gibi gözükse de “neo Osmanlıcı” perspektif çerçevesinde üç farklı anlayışın temsilcileri olan AKP, MHP ve DEM, çerçeve yasayla kolayca bir araya getirilebilmiş ve aralarında simbiyotik bir ilişki kurulmuştur. Böylece, AKP ümmetçi anlayışını dillendirme, MHP “Türk dünyası” adı altındaki isteklerini söyleyebilme, DEM ise ayrılıkçı Kürt hareketinin başlangıcını oluşturabilecek çok kültürcülüğü yaşama geçirebilme olanağına kavuşmuştur. Nitekim üç faklı siyasal anlayışın temsilcileri ümmetçi anlayışlarını, Ortadoğu’nun hamisi olma özlemlerini ve terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’a statü tanıma dileklerini ifade etmeye başlamışlardır.

SİYASAL KÖRLÜK 

Siyasal İslamda devlet, ümmet kavramı çerçevesinde yapılandırıldığından, sınırları belirli bir ulus-devlet olarak düşünülmez. Bu nedenle anayasal yurttaşlık yerine ümmet kavramının öne çekilmesi, kültürel bir tercih değil, iktidarın hayalindeki “yeni Türkiye” tasarımının temel unsurudur. Bu tasarım, ayrılıkçı Kürt hareketinin hedefleriyle de örtüşmektedir.

Cumhuriyetçi bakış, bu tablonun tümüyle zıt tarafında yer alır. Aydınlanma felsefesine göre kurulmuş laik ve demokratik bir cumhuriyetin tarafında olanların, yasa için imparatorluk sevdalılarıyla aynı yönde oy kullanmış olması, iç barıştan yana olmaktan çok siyasal körlük nitelemesini hak etmektedir.

Çerçeve yasa, “yurtta barış, dünyada barış” ilkesini aşan bir amaca hizmet etmektedir. Yasaya olumlu oy verenler, en azından, bir “demokratikleşme paketi” içerisinde böyle bir yasaya olumlu oy vereceklerini ön koşul olarak öne sürmeliydi.

Anlaşılan o ki kökleri yüz yıl öncesine dayanan laik, demokratik Cumhuriyeti değiştirmek için yapılan siyasal mühendislik çalışmalarını püskürtmek, muhalefetin aklından çok, toplumun demokratik reflekslerine güvenmekten geçiyor.


https://www.cumhuriyet.com.tr

Av. Dr. Başar YALTI | Tüm Yazıları
Hits: 105