Avukatların mesleki kuşak çatışması

Yargının, hukukun ve mesleğin geldiği halden genci yaşlısı bütün avukatlar şikayetçi. Her baro seçim döneminde de aynı şey oluyor; "üstatlar" sorumluluğu gençlerin ilgisizliğinde, gençlerse "üstatların" bu düzeni aslen kendilerinin var etmiş olmasında buluyor

İstanbul Barosu seçimleri, artık iyiden iyiye "barocuların kendileri yazıp oynadıkları" bir işe dönüştü. Oy kullanma oranları zaten düşüyordu, 2021'de yapılabilen 2020 seçimlerinde yüzde 50 civarında olmuştu. Geçtiğimiz hafta sonu ise yüzde 42'de kaldı. 56 bin seçmeni bulunan baroda kazananın aldığı oy 7 bin.

 

İstanbul'dan iki hafta önce yapılan Ankara Barosu seçimlerine katılım oranı da düşüktü. 21 bin seçmenli baroda 11 bin oy kullanıldı. Ankara'da kazanın grubun oyu da 7 bin civarında.

 

Ankara ve İstanbul arasındaki örgütlenme farkı tek başına bir inceleme konusu olsa da özetle, daha az sayıdaki seçmenin her zaman "örgütlenme kolaylığı" sağlayacağını düşünmek isabetli değil. Aksine, saha daraldıkça seçmen davranışı ve alışkanlıklar çok daha zor değişiyor.

 

Seçimlerden çıkan en önemli sonuç, gençlerin baroya ilgisizliği ve kendilerine "üstat" denmesini seven kıdemlilerin statükoyla olan sarsılmaz bağları.

 

Yargının, hukukun ve mesleğin geldiği halden genci yaşlısı bütün avukatlar şikayetçi. Her baro seçim döneminde de aynı şey oluyor; "üstatlar" sorumluluğu gençlerin ilgisizliğinde, gençlerse "üstatların" bu düzeni aslen kendilerinin var etmiş olmasında buluyor. Ben açıkçası bu konuda gençlerle saf tutuyorum. 30 sene öncesinin gençlerinin dünyasıyla şimdiki bir değil ve şimdikini yaratmış olanlar da bu gençler değil.

 

Peki "üstatlarda" kendi yarattıklarını toparlamak gibi bir çaba var mı yoksa "kurulu düzenimiz var yeğenim" zihniyeti mi hakim? Metin Feyzioğlu'nu iki elini kaldırarak ibra edenleri hâlâ seçebilen, 20 yıldır aynı kadrolara gözü kapalı evet diyen seçmen kitlesinin "kurulu düzeninden" memnun olduğu açık. Avukatlığın hukuk ve adalet eksenli bir meslek olarak icra edilmesi son 20 yılın her bir gününde daha da zor hale geldi ve bu yılların tamamında İstanbul Barosu'nu aynı ekip yönetmişti. 2022 yılında kalkıp hâlâ bu ekibe oy verenler rica ederim halinden şikayet etmesin. Komik oluyor.

 

Diğer yandan, bir şeyleri değiştirmeyi gerçekten isteyenlerin cephesinde de aslında yeni bir şey yok. Seçim çalışmalarında iki sene önce aynı kişileri gördüğünüzden ve iki sene sonra da yine onları göreceğinizden eminsiniz. İttifaklar kuruluyor, görüşmeler yapılıyor, doludan alınıyor boşa konuluyor, olmayınca tekrar başa sarılıyor, pazarlık masalarında fırtınalar kopuyor, bunların hepsi her defasında aynı ekiplerce yapılıyor fakat sonuç yine değişmiyor.

 

Baroculara bunu söylediğinizde alacağınız cevap aşağı yukarı şuna benzeyecektir: "Bizim kapımız her zaman herkese açık, nerede ne yaptığımız belli. Dileyen herkes buyursun gelsin."

 

Abilerim ablalarım, siz bu dediğinize gerçekten inanıyor musunuz? "Ben burada duruyorum, isteyen gelsin" demenin özünde katılımcılık değil üstten bir konforculuk olduğunu da mı anlatalım? Herkesin herkesi ezelden beri tanıdığı ve hep aynı kişilerin oturup kalktığı masalara dışarıdan birinin kendiliğinden çıkagelmesini beklemek gerçekçi mi? Sorunun özü zaten sürekli o masalarda oturulup beklenmesi değil mi?

 

Gelmeyecekler. Siz sırf gençlerle arası iyi ve pek çoğunun yardımına koşuyor diye, o güne kadarki duruşunuzla tutarlı olmayan ittifaklar yapacaksınız. Gençlerle ilişkinizi geliştirmenin yollarını aramayıp, sırf hazır gelişmişi var diye, daha üç gün önce yerden yere vurduğunuz bin yıllık yöneticilerle aynı listelerde hiç çekinmeden yer alacaksınız. Bunu da büyük bir "bir arada olma hali" diye göstermeye çalışacaksanız ama elbette samimi bulunmayacak. Sonuç olarak beklediğiniz oyu yine alamayacaksınız. Sonra özellikle sosyal medyada yine aynı ahkam kesilecek: "Gençler baroyu sahiplenmiyor."

 

Burada şöyle bir handikap var, mesleği iyileştirmek için seçimi kazanmadan yapılabilecekler sınırlı ama hiçbir şey yapmadan da seçim kazanılmıyor. Önceki dönemlerde bunu gören bir grup, siyasi ifadelerden özellikle kaçınıp salt mesleki tondan giderek epey puan toplamıştı. Bu dönemin kendini siyasi aidiyetlerden uzak gören gençleri arasında önemli bir kredi kazandılar. Fakat o zaman da söyledik, bu tür bir baro faaliyeti önemli olmakla birlikte baroyu siyasetten nasıl ayırırsınız? Yargı bizim ülkemizde ne kadar bağımsız ki avukatlığın siyasetle olan bağını görmezden gelelim? Adliyedeki otopark sorunu bile siyasetin avukata bakışıyla ilgiliyken, suya sabuna dokunmadan en fazla ne söylenebilir? Söylenemedi nitekim.

 

Yani "biz buradayız gelen gelsinle" olmadığı gibi, "siyasetle işimiz yok, biz anca idari işlere bakarız" demekle de olmuyor. Gençlerin muhalif olma şekli önceki nesiller gibi örgütlerle ve meydanlarda tezahür etmiyor ama bu tamamen apolitik oldukları anlamına da gelmiyor.

 

Mesleğin durumundan, bu iki kalıptan birine sokulmak istenen ve seçim dönemi dışında "halin nedir" denmeyen genç meslektaşlarımızı sorumlu tutmak ne kadar kolay ve çiğ bir tavır – ki bu tavır şu soruyu da getirir: O zaman "üstatlar" baronun mevcut iktidarına neden bu kadar bağlı? Madem o kadar aydın, laik, çağdaş, Atatürkçü, cumhuriyet kazanımlarının yılmaz bekçisi vesairesiniz, Atatürk'ün istediği demek bu muydu ki 20 yıldır aldığınız yol bir arpa boyu değil? Her soruya "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" diye cevap verince çözülüyor mu her şey? E çözülmedi?

 

Yani bu iş asker olmakla, apolitik olmakla veya daha kendi tabanını bile ikna etmeyen sakil ittifaklarla çözülecek iş değil. Hele öyle birkaç haftalık seçim çalışmasıyla olacak iş hiç değil. Her şeyden önce bugünün gençlerinin dünyasına hakikaten girmeye çalışmak ve bunu yaparken kolaya kaçmamak lazım.

 

Son olarak, gençlere Thor, "üstatlara" Odin, genel kurula da Valhalla diyecek halimiz elbette yok; bu bir hiyerarşiyi ifade eder ve çok yakışıksız olur. Fakat Douglas Adams'ın Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati romanından bir pasaj, mesleki kuşak çatışmasının özünü aslında çok güzel ifade ediyor:

 

"(Thor) ‘Bu gece Asgard'da olmalıyım' dedi, ‘Babam Odin'le yüzleşmeliyim. Büyük Valhalla salonunda. Sonra da ona yaptığının hesabını sormalıyım.

 

- Yani seni Galler'deki taşları saymaya zorladığı için mi?

 

- Hayır. Galler'deki taşları sayılmaya değmez yaptığı için."[1]

 

[1] Douglas Adams, Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati, Alfa 2018, sf.229

 

 

https://t24.com.tr/

Av. Göksun Gökçe Göndermez | Tüm Yazıları
Hits: 467