Bu gelen şeriatın ayak sesleri mi?

~ 12.09.2022, Levent GÜLTEKİN ~

Şeriat yönetimi dendiğinde insanların zihninde İran, Suudi Arabistan gibi ülkeler canlanıyor.

Böyle olunca da “Türkiye İran veyahut Suudi Arabistan gibi olur mu” sorusu doğal olarak fazla abartılı bir yorum olarak değerlendiriliyor.

 

 

Çünkü Türkiye’nin cumhuriyet değerleriyle oluşan 100 yıllık tecrübesinin, toplumsal alışkanlıklarının, bu alışkanlıklarla şekillenen toplumsal dinamiklerin, özellikle seküler yaşamı benimsemiş genç nüfus çoğunluğunun böyle bir dönüşüme müsaade etmeyeceği kanaati ağır basıyor.

Doğrusu ben de benzer düşünüyorum.

Yani Türkiye’nin bu çağda İran ve Suudi Arabistan gibi bir ülkeye dönemeyeceğini, döndürülemeyeceğini çünkü toplumun bunu kabul etmeyeceğini düşünüyorum.

 

Dahası hayatın gerçeklerinin de buna müsaade etmeyeceği kanaatindeyim. 

Zaten kamuoyu araştırmaları da bize bunu net bir şekilde gösteriyor.

Mesela yanılmıyorsam Metropoll’ün bir araştırmasında “Laiklik Türkiye için çok önemli” diyenlerin oranı yaklaşık yüzde 87’lerde.

Ya da Konda’nın bir araştırmasında “Türkiye dışında başka bir ülkede yaşamak isterseniz bu ülke hangisi olur” sorusuna toplumun yaklaşık yüzde 75’i “Bir batı ülkesini tercih edeceği” cevabını veriyor. 

“Suudi Arabistan’da yaşamak istiyorum” diyenlerin oranı yaklaşık yüzde 3 bandında.

“Afganistan gibi olmak veyahut Afganistan’da yaşamak ister misiniz” diye bir soru sorulsa muhtemelen bu soruya “Evet” cevabı vereceklerin oranı yüzde 1 bile çıkmayacaktır. 

Peki bütün bunlar Türkiye’de, dinin esas alındığı bir yönetim tehlikesi yoktur anlamına gelir mi?

Bence burada asıl mesele şeriat dendiğinde aklımıza yalnızca İran veyahut Suudi Arabistan gibi ülkelerin gelmesi.

Yanılgımızın da burada başladığını düşünüyorum.

Nasıl ki sosyalist yönetim dediğimizde her ülkede aynı yorumdan, yaklaşımdan bahsetmiyorsak şeriat dendiğinde de tek bir anlayıştan, tarzdan, yaklaşımdan bahsedemeyiz.

Her ülkenin kültürü, toplumsal alışkanlıkları, tarihsel geçmişi doğal olarak yorum ve yaklaşım farklarının oluşmasına neden oluyor.

Böyle olduğu için dini esas alan bir yönetim anlayışı her ülkede farklı tonda, farklı yorumla uygulanabiliyor.

Buradaki esas soru şu: Türkiye’de toplumsal yaşamda ve yönetimde din temel referans olur mu ve bu durum genel geçer bir kural haline dönüşür mü? 

Bu soruya bugünlerde hiç kimsenin gönül rahatlığıyla “Hayır” cevabını verebileceğini sanmıyorum.

Her gün yeni bir olay yaşıyoruz.

Dini ve ahlaki değerler ileri sürülerek konserlerin ve festivallerin yasaklanması, Diyanet işleri başkanının müftüleri seçim çalışmasına çağırması, İçişleri bakanının jandarma personeline ‘göreve abdestli çıkın’ çağrıları dini değerlere karşı iktidarın hoşuna gitmeyecek söz söyleyenlerin hukuk hiçe sayılarak hapse atılması, farklı cinsel tercihlerdeki insanlara tehditler ve hakaretler, devlet kurumlarının açılışlarında Diyanet işleri başkanı eşliğinde dualı merasimler, dindar nesil yetiştirmek, dindar toplum oluşturmak için Diyanet’e her yıl milyarlarca liralık bütçenin ayrılması, ülke yöneticilerinin dilinden düşmeyen ‘İslam davası’ vurgusu, din adamı görünümlü birilerinin “Namaz kılmayan öldürülür” veyahut “Eğer Müslümansan dinde zorlama vardır, ya uyarsın, ya da ceza alırsın” gibi vaazlarının giderek çoğalması ve bu tür deli zırvası sözlerin giderek baskıcı bir yaklaşıma dönüşmesi… 

Bütün bunlar bize ülkede bir şeylerin olduğunu, ülkenin bir yere doğru sürüklendiğini gösteriyor.

Her ne kadar anayasada “Türkiye laik ve hukuk devletidir” yazsa da laikliğin kâğıt üzerinde kaldığını, uygulamada esamesinin okunmadığını hepimiz biliyoruz.

Bugün bana “Türkiye’nin en temel sorunu nedir” diye sorulsa hiç tereddüt etmeden toplumsal yaşamın kurgulanmasında, ülke yönetiminde dinin giderek güçlü bir referans kaynağına dönüşmesi ve laikliğin tahrip edilmesi derim.

Bana göre laikliğin tahrip edilmesi, ortadan kaldırılması ekonomideki yıkımdan da, iktidardaki yozlaşmadan da, yargıdaki ağır tahribattan da daha büyük bir sorun.

Böyle düşünmemde belki de gençliğimde dindar kesimde bulunmuş olmamın etkisi var.

Çünkü bir iktidar dini kullanmaya başladığında bunun dindar insanlar üzerindeki etkisini, din üzerinden giden tartışmaların toplumun büyük bir kesimi tarafından ‘dine saldırı’ olarak algılandığını ve bunun o insanları nasıl düşünemez hale getirdiğini çok iyi biliyorum.

Dahası dini kullanan bir iktidarın da zaman içinde hiç istemese de nasıl dönüştüğünü, giderek nasıl daha radikalleştiğini toplumu dindarlaştırmaya çalışırken farkında olmadan kendisinin de aynı değişimi yaşadığını ve daha uç noktalara savrulduğunu çok iyi biliyorum. 

Bütün bunlar beni doğal olarak birçok kimseden daha tedirgin ediyor, daha endişeli hale getiriyor.

“Laikliğin yok edilmesi en temel sorundur” diyorum çünkü özgürlükçü bir laiklik olmadan demokrasinin inşa edilemeyeceğini, toplumsal barışın sağlanamayacağını, bağımsız bir yargının tesis edilemeyeceğini, dahası insanların inancını özgürce yaşamayacağını düşünüyorum.

Bütün bunlar olmadığında ne ekonomideki sorunları çözebiliriz ne de bu ülkeyi herkes için yaşanabilir hale getirebiliriz.

Lafı beni bile rahatsız edecek kadar dolandırdığımın farkındayım.

Müsaade ederseniz meramımı biraz daha net cümlelerle anlatmaya çalışayım.

Ülkemiz için nefes borusu diyebileceğimiz laiklik büyük tehdit altında.

Ciddi bir önlem alınmazsa bu tehlikenin bir süre sonra baş edilemeyecek boyutlara varacağını, bu gidişatla mücadele etmenin imkansızlaşacağını düşünüyorum.

Konser iptalleri, dini tartışmalarda yargının devreye girmesi, laikliğe aykırı söz ve davranışlara getirilen eleştirilere ‘din karşıtı, din düşmanı’ damgasının vurulması bunun sonucunda insanların konuşamaz hale gelmesi…

Sağlıklı bir tartışma ortamı bırakılmadığı için laikliğin ne anlama geldiğini, yok edilmesinin nelere mal olacağını, dindar insanlar dahil toplumun her bir bireyinin hayatını nasıl cehenneme döneceğini anlatma imkânı da giderek azalıyor.  

Bir metafor üzerinden anlatmam gerekirse Türkiye’yi bir ev olarak düşünün. 85 milyonun o evde yaşadığını hayal edin lütfen.

İktidar ve iktidarın desteklediği çevreler evin duvarlarından içeri sarkıttıkları borularla eve devamlı bir duman pompalıyorlar.

Bu duman sayesinde insanlar giderek düşünme yetilerini kaybediyor, olup biten normal görmeye, yıkımı yeni inşaatın hafriyatı olarak algılamaya, din üzerinden yapılan tartışmaları dine saldırı olarak görmeye, inancını kaybetme korkusu yaşamaya başlıyorlar.

Ve nihayetinde o dumanla sindirilmiş, düşünme yetileri köreltilmiş, iyiyle kötünün ayrımını yapamayacak bir hale getirilmiş bir toplumla baş başa kalacağız.

Dahası aynı duman iktidar mensuplarını da dönüştürüyor. Dumanı içine çektikçe dönüşüyor, dönüştükçe daha çok duman veriyor. 

Konser iptallerini de, “Namaz kılmayan öldürülür” gibi zırvaları da, her bir dini tartışmanın dine saldırı olarak yorumlanmasını da, iktidar mensuplarının dillerinden Allah, kitap gibi kutsal terimleri düşürmemesini de ben topluma verilen o duman gibi görüyorum.

Yukarıda toplumun büyük bir kesiminin laikliği önemli bir değer gördüğünü söylemiştim.

İşte bu duman işlevi gören yaklaşımların bir süre sonra toplumu, kaybettiği değerin önemini kavramaktan uzak hale getirecektir.

Neyin laiklik karşıtlığı, neyin din karşıtlığı olduğu ayrımını anlatmak büyük bir mesele haline gelecektir.

Bir süre sonra laikliği tahrip ediyor diyerek itiraz ettiğimiz her şey dine karşıymışız gibi gösterilmeye, görülmeye başlayacaktır.

Mesela bir devlet kurumunun açılışındaki dualı gösteri laikliğe aykırı itirazları yaptığımızda, ya da din referans gösterilerek özel yaşamı ihlal eden bir karar alındığında bu karara getirdiğimiz itirazlar din dışı bir hayat özlemi olarak görülecektir.

Toplumdaki bu dönüşümü ivedilikle hesaba katmak zorundayız.

Özellikle de muhalefet partilerinin katması gerekiyor.

Sandık beklenerek, konser iptalleri gibi bazı olaylara anlık tepkiler vererek, suya tirit açıklamalarla laikliğin önemine vurgu yaparak, bu gidişatı durduramazlar/durduramayız. 

Hem dindar toplum kesimini iktidarın istediği kutuplaşmanın bir parçası yapmayacak hem de gidişatın vahametine dikkat çekecek bir yaklaşıma ihtiyaç var.

Özellikle de toplumun dindar kesimine laikliğin olmadığı bir ülkenin ne demek olduğunu anlatacak, Afganistan gibi bir ülkede onların da inancını özgürce yaşayamayacağını en somut haliyle gösterecek çabalara ihtiyaç var.

Laikliğin aynı zamanda inandığı gibi yaşamanın da teminatı olduğunu topluma anlatmak, bazı uygulamalara karşı olmanın din karşıtlığı olmadığına toplumu şimdiden ikna etmek gerekiyor.

Bu tehlike tek bir seçime havale edilemez/ edilmemeli.

Organize olmuş yüzde 10 organize olmamış yüzde 90’ı yener.

Bu nedenle mevcut gidişatın varacağı yeri topluma gösterecek, toplumdaki hassasiyeti canlı tutup bu gücü şimdiden iktidar ve yandaşlarının karşısına dikecek organize bir siyaset anlayışına ihtiyaç var.

Ülkemiz için bu kadar önemli bir meselenin seçime endekslenmiş olması kabul edilebilir bir durum değil.

Umarım olmaz da seçimler kaybedildiğinde esasında neyi kaybetmiş olacağımızın farkında mıyız?

Seçimler kaybedilirse iktidarı değil, ülkemizi kaybedeceğiz. 

Tekrar edeyim: Muhalefet kutuplaşma tuzağına düşmeden şimdiden bu tehlikeye dikkat çekecek, toplumun, verilen dumandan etkilenmesinin önüne geçecek bir siyaset anlayış sergilemesi gerekiyor. 

Aksi takdirde ülkemizi kaybedeceğiz.

Bana göre gelen şeriatın ayak sesi olmasa da ülkemizin yıkıma sürüklenişinin sesleridir.

Dindarı, ateisti, hepimizin altında kalacağı bir yıkım bu.

https://www.diken.com.tr/bu-gelen-seriatin-ayak-sesleri-mi/

 

Levent GÜLTEKİN | Tüm Yazıları
Hits: 445