Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
TC bunu hep yapıyor ve başka türlü yapması mümkün değildir
23 Ekim 2015, Fikret BAŞKAYA
, Fikret BAŞKAYA

 

Fikret Başkaya

 

“ Eğer halk neler çevirdiğimizi bilseydi, bizi sokakta yakalayıp, linç ederdi.”

George Bush (baba)*

Akrep kurbağaya, “beni sırtına al, nehri geçir” demiş. Kurbağa, “ seni sırtıma alayım, sen de beni sok, öyle mi, yağma yok” demiş, Fakat akrebin ısrarlarına dayanamamış, ikna olmuş ve akrebi sırtına almış. Tam nehrin ortasına vardıklarında akrep kurbağayı sokmuş. Kurbağa başını çevirmiş, “bunu neden yaptın, şimdi ikimizi de öldürüyorsun” demiş. Akrep, “başka türlü yapamazdım, bu benim tabiatim” demiş... TC de başka türlü yapamaz, zira katliam onun tabiatinde var. Bu yüzden Türkiyenin 100 yıllık tarihi, aynı zamanda 100 yıllık katliamların da tarihidir. Türkiye’nin tarihi aynı zamanda devlet tarafından yapılan katliamların da tarihidir ama sanki her katliam sanki ilk defa yapılmış gibi algılanıyor. Süreklilik gözden kaçıyor. Malesef “hafıza-i beşer nisyan ile malûl”...

Ankara_Katliami_10.10.2015

Fakat bir hususun nüanse edilmesi gerekiyor: Osmanlı İmparatorluğundaki  “kutsal devlet” anlayışı, hiç eksilmeden, Cumhuriyet döneminde de devam etti. Devletin kutsal sayıldığı yerde insan (birey) hiçbir şeydir ve devletten başkası teferrüattır. Kaldı ki, kelimenin gerçek, etimolojik anlamında bir cumhuriyet de (res publica) söz konusu değildi. “ Latince’deki ‘res-publica’ yani, her herkese her yönüyle eşit derecede ait ve açık olan (publica) şey/varlık/nesne (res)”.(1). Herkesin olan, herkese ait olan demek aynı zamanda hiç (bir) kimsenin olmayan demektir... Eğer gerçekten res publica (cumhuriyet) olsaydı, asla katliam diye bir şey de olmazdı... Dolayısıyla, siz bir rejimin adını cumhuriyet koydunuz diye, cumhuriyet olması gerekmiyor. Türkiye’de devlet/halk ilişkisinin yönü oldum olası halktan devlete doğru değil, devletten halka doğrudur. Oysa tam tersi olması gerekirdi. Res publica’nın olduğu yerde devlet kimsenin babasının malı değildir, bir katliam aracı hiç değildir, halka zulmeden değil, halkın, kamunun yararına işleyen bir aygıt olması gerekir...

Bizde devletin gözünde halk, her zaman teba sayıldı ve öyle muamele edildi. Tebaya bir hak talebinde bulunmadığı, itiraz etmediği, eleştirmediği, teba statüsüne (köleliğe) razı olduğu zaman yaşamasına izin verildi... Teba olmayı rededenler, haksızlığa, özgürlük yokluğuna, sosyal eşitsizliğe, baskılara itiraz edenler, demokrasi isteyenler, haysiyetlerine sahip çıkanlar “iç düşman” ilan edilip gerekli cezaya çarptrılırılıyor. Ve bu yüz yıldır böyle... Katlediliyorlar, hapsediliyorlar, içkenceden geçiriyorlar, “kaybediliyorlar” veya “faili meçhûlleşiyorlar” , açlığa mahkûm ediliyorlar...  Velhasıl analarından doğduklarına pişman ediliyorlar. Kaldı ki, ta Osmanlı İmparatorluğundan beri çok zengin bir “iç düşmanla” mücadele mirası var...

Politik İslamcı AKP’nin iktidar olduğu dönemde askeri vesayetin yok edildiği tevatür edildi. Askeri vesayetin etkisizleştirilmesi de demokrasinin gerçekleşmesi olarak sunuldu. Ve buna inananlar az değildi. Hayatında bir kerecik olsun rejimin niteliğine dair kafa yormayanları, resmi ideolojinin ve resmi tarihin rahle-i tedrisinden geçmiş olanları kandırmak her zaman kolay oldu. Söylenen özetle şu idi: Soğuk savaş döneminde tüm NATO ülkelerindekindeki “Gladio” tipi cinayet örgütleri, Sovyetlerin dağılması ve Soğuk savaşın sonlanmasıyla tasfiye edildi... Bizde de bu iş biraz geçikmeyle AKP iktidarı döneminde gerçekleşti. Eğer NATO Sovyet blokuna karşı oluşturulmuşsa, o blok çöktükten sonra kendini fes etmesi gerekmez miydi? Tam tersine etki alanını genişletti? “Gadio” tipi cinayet örgütlerinin lağvedildiğini gözünüzle gördünüz mü? İşte aynı bağlamda Türkiye’de de “Kontr gerillanın” ve benzerlerinin AKP iktidarıyla etkisizleştirildiği söyendi. Bu devlet yerli yerinde kaldıkça, devlet içinde insanlık suçu işleyen “yapılar” da var olmaya devam edecektir... Dolayısıyla, AKP’nin “ceberrüt devleti” hizaya getirdiği söylemi koskoca bir yalandı.

AKP, 2010 referandumunda aldığı oyla şımardı, 2011 “Arap Baharıyla” da Osmanlı Hilafetini ihya etme sevdasına kapıldı, küstahlaştı ve gerçek yüzünü gösterdi. Artık Müslüman Kardeşlerin Türkiye versiyonu olduğunu gizlemeye ihtiyaç duymuyordu. Daha önce başkalarının yaptığını AKP yapınca şeylerin mahiyeti değişir miydi? Bir de AKP den demokrasi bekleyenler türedi. Neymiş efendim AKP ile Türtiyede demokrasi şahlanmış... Politik İslamcı AKP olsa olsa sınırlı demokrasi kırıntılarını da yok edebilirdi ve öyle yaptı. Fakat gözden kaçan bir şey daha var: AKP’nin sadece demokrasiyle değil, Müslümanlıkla da (dinle) bir ilişkisi yok. Zira, Politik İslamcı gelenekte din iktidar olmanın ve iktidarda kalmanın bir aracıdır. Daha fazlası değil... Politik İslam yeminli özgürlük, sosyal eşitlik, demokrasi ve sekülerlik düşmanıdır. Hepsinden önemlisi de alternatif bir toplum projesine sahip değildir... İktidar olmaları halinde toplumu karanlığa, koyu bağnazlığa ve geriliğe hapsetmekten başka bir şey yapma şansları yok. Mısırda, Mursi liderliğindeki kısa Müslüman Kardeşler iktidarı, neleri nasıl yapabileceklerini gösterdi... Öyle olunca da, emperyalizm ve bölgedeki uzantıları gerici/karanlıkçı rejimler tarafından kullanılmaları, manipüle edilmeleri kaçınılmazdır...

O halde sadede gelebiliriz. Son bir kaç ayda katliamların sayısındaki ve yoğunluğundaki artış nasıl açıklanacak, 10 Ekim (2015) Ankara katliamına nasıl gelindi? AKP’nin özellikle 2010 sonrasındaki dinci/baskıcı siyaseti, son yüzyılda görülmemiş sömürü, yağma ve talan, insanların özel yaşamına saldırılar, bağnaz bir kimlikçi siyasetin dayatılması, toplumun kimlik temelli kutuplaştırılması, AKP’ye muhalefet edenlerin üzerine hiç bir hukuk tanımadan çullanılması, neoliberalizmin bağnazca dayatımasının yarattığı insan havsalasını zorlayan eşitsizlik, yoksulluk, adaletsizlik, yolsuzlukların (corruption), zirve yapması, yalan ve ikiyüzlülük, hilafeti ihya etme hezeyanları, toplumun demokraktik duyarlılığa sahip kesimlerinde buyük bir öfke birikimine neden oldu, Ve o tepki Gezi direnişiyle patladı, ete-kemiğe büründü. Gezi direnişcilerinin mesajı özetle şu idi: “Bundan sonra köpeksiz köyde değneksiz gezemeyeceksiniz!”... Tabii tepki sadece AKP iktidarına karşı değildi. Aynı zamanda neoliberalizime de, bir bütün olarak hükümet etme anlayışına da yönelikti...

AKP ve onun lideri tam da büyük hayaller içindeyken, ilelebet iktidarda kalma hesapları yaparken (gözlerini 2023’e, 2054’e, 2071’e çevirmişlerdi, ne de olsa “vizyon sahibi” adamlardır..), patlak veren Gezi direnişi, sadece toplumda değil, iktidarın bilincinde de bir deprem yarattı. Velhasıl Gezi tüm hesapları alt-üst etmiş, diktatörlük özlemcilerinin, Hilafet sevdalılarının moralini bozmuştu... Ardından ikinci şok geldi. 2015 Genel seçimlerinde HDP’nin 80 milletvekiliyle Meclise girmesi, doğudaki Kürt hareketiyle batıdaki sol, sosyalist, demokrat, seküler güçler arasında bir ittifakın oluşması, ilk defa seçimler yoluyla sol muhalefetin olayların seyrini değiştirme potansiyelini ortaya çıkarmıştı. Bu “yeni durum” sadece AKP cenahını değil, benim “asıl devlet partisi” dediğim, kendilerini devletin “aslî sahibi” sayan odağı da korkuttu... İşte Mayıstan bu yana yapılan katliamların asıl sebebi bu... Bu vahşi katliamlar planlı ve programlı, inceden inceye düşünülmüş, belirli bir bütünlük içinde gerçekleştiriliyor. Netice itibariyle katliamlar hem kendilerini devletin “asıl sahibi” olarak görenler ve hem de AKP’nin iktidarını koruma gereğinin kesişme noktasında duruyor. Dolayısıyla sadece AKP’nin marifeti değil. PKK ile savaşın yeniden alevlendirilmesini, Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamlarını, HDP’ye yönelik yüzlerce saldırıyı, kundaklamaları ve linç girişimlerini, zaten güdük olan hukukun külliyen ortadan kaldırılmasını, rejimin adı konmamış bir dikta rejimine dönüşmesini, ifade ve basın özgürlüğünün rafa kaldırılmasını bu bütünlük içinde kavramak gerekiyor.

Katliamlardan medet umuyorlar ama yanlış hesabın bir yerlerden dönmesi kaçınılmaz. Katliamlarda hayatlarını kaybeden, yaralanan, sakat kalan, kalıcı psikolojik travma yaşayan kardeşlerimize ve onların yakınlarına olan borcumuzu ancak mücadeleyi yükselterek ödeyebiliriz. Zira Umudu büyütmek, mücadeleyi büyütmekle mümkündür ve direnmek yaratmaktır denmiştir...Bu amaçla da alışılmış politika yapma tarzını değiştirmek, inandırıcı, uygulanabilir alternatif bir perspektife ve programa sahip olmak, yaratıcı yöntemler keşfetmek gerekiyor. Velhasıl yaratıcı ütopyaya ihtiyacımız var ve bu mümkün... Yönetenler artık yönetemez duruma geldiğine göre...

 

* ABD’nin 41’inci başkanı

(1). Cumhuriyet (respublica), ulus, devlet, kavramlarıyla ilgili olarak, Kadir Cangızbay’ın “ “Şu aydınlanma meselesi” başlıklı harika yazısına bakılabilir: ozguruniversite.org... 8 Eylül 2015.

 

http://www.ozguruniversite.org/index.php/fikret-bakaya/guenluek/1776-tc-bunu-hep-yapyor-ve-baka-tuerlue-yapmas-muemkuen-deildir

[Bu yazı 847 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™