Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Fikret Başkaya/ Korkut Boratav söyleşisi...
13 Eylül 2015
"Şeylerin seyri, sol güçlerin aklını başına almasına bağlı..."
 

Fikret Başkaya:Şimdilerde "resesyondan" çok söz ediliyor. Bir depresyon ihtimalinden söz edenler de az değil. "Kara günlerin" sayısı artmakta, işte "kara pazartesi", vb. İstersen teorik bir hatırlatmayla başlayalım. Resesyonla depresyon arasında ne fark var? Aslında "resesyon" krizin "yumuşak" bir şekilde ifade edilmesi değil mi? Ya da, resesyon nerede bitiyor, depresyon nerede başlıyor?

 

 

Korkut Boratav:“Resesyon”, iktisat yazınına sonradan, galibaABD’deki NationalBureau of EconomicResearch tarafındaneklenmiş bir terim. Milli gelir düzeyi peş peşe iki üçer aylık dönemde (“çeyrek”te) düşerse, ekonominin “resesyon”a girdiği belirlenip ilan ediliyor.“İki çeyrek” sınırını ciddiye almayarak, Türkçe “daralma”terimi ile yetinebiliriz.
Üretim, katma değer, GSYH, istihdam, gelir düzeylerini topluca etkileyen bir gerileme olgusunu ifade eden doğru kavram “kriz”dir.Nedenleri, biçimi, kapsamı üzerinde farklı görüşler olabilir; ama, en azından terimde birleşebiliriz. Depresyon, kanımca analitik bir kavram olmaktan çok, kriz olgusunun birkaç yıla yayılması halinde kullanılan betimleyici bir terim. En yaygın kullanım örneği, iki yıllık bir kesinti dışında 1929-1939 yıllarını kapsayan ABD krizinin “büyük depresyon” olarakadlandırılmasıdır. Belli bir benzetme çabası ile,emperyalist metropollerde 2007 sonrasında patlakveren krizin uzun süren yansımaları, bazı Batı iktisat çevreleri tarafından, “büyük resesyon” diye adlandırıldı.

 

Fikret Başkaya:Dünya ekonomisinde büyümenin motoru durumunda olan Çin'de büyüme yavaşladı, devalüasyona gidildi, borsada "çöküntü" yaşandı... Çin'in bu noktadan sonra eski büyüme oranlarını yakalaması mümkün mü? Aksi halde Çin'deki yavaşlama devam ederse bu ABD ekonomisini depresyona sokması olası mı?

 

2000-2011’de Çin ortalama %10,2’lik bir tempoyla büyümüştür. Sonrakiüç yılın (2012-2014) büyüme ortalaması da %7,6’dır ve Çin büyük ekonomiler içinde hâlâ ilk sıradadır. 2015’in ilk altı ayında ise yüzde 7’lik büyüme hedefi tutturulmuştur. IMF bu yıl Çin milli gelirinin %6,8 artacağını öngörüyor. Bu olgular, iki saptama yapmamıza imkân veriyor: Büyüme hızı düşmektedir; ancak bir daralma, kriz değil, yavaşlama söz konusudur.
%10 civarında seyreden büyüme hızının sürdürülmesi, artık, söz konusu değildir. Ana neden, Çin’in kırsal kökenli, çok büyük, çoğunlukla “göçmen işçiler” statüsünde istihdam edilen emek rezervlerinin giderek tükenmesi; uzunca bir süre uygulanan “tek çocuk politikası” nedeniyle faal nüfusun da azalmaya başlamasıdır.İhracatın önceliktaşıdığı, çok yüksek oranlı yatırım temposuna dayananyaygın sanayileşme stratejisi son bulmaktadır. Ekonomi olgunlaşmaktadır ve artık, yenilik, teknolojik sıçramalar, verimartışları etkenlerin öne çıktığı yoğun bir büyüme modeli öne çıkacak; önceki dönemin büyüme ortalamaları tarihe karışacaktır.
Nominal dolar kuruna göre hesaplanırsa Çin milli geliri, ABD’nin %62’si düzeyindedir. Yavaşlamasına rağmen büyüme hızı ABD’nin hâlâ üç misli üzerindedir. Bu nedenle,örneğin 2014’te dolarlı dünya milli gelirindeki toplam artışa Çin’in katkısı ABD’ninkini yüzde 40 aşmaktadır. Milli gelirde dış ticaretin payı da, ABD oranından yüksektir. Sadece bu etkenlere bakıldığında dünya ekonomisinien çok etkileyen ülke Çin olmaktadır.
2015’teki yavaşlama da, öncelikle Brezilya, Avustralya, Rusya gibi Çin’e yüksek düzeylerde mineral, petrol, ham madde ihraç eden ekonomileri etkileyecektir. Buna karşılık düşen ham madde, petrol fiyatları, Türkiye gibi ithalatçı ülkelerin yararına olacaktır. Buna karşılık,devalüasyon, Çin ihracatına rakip olan ülkeleri etkileyecek; ucuzlayanihraç ürünleri, ABD ve AB’deki deflasyon eğilimlerini besleyebilecektir.
Bütün bu etkenler birlikte değerlendirilirse,salt Çin’deki gelişmelerin ABD’yi krize sürükleyeceğini tahmin etmiyorum.

 

Fikret Başkaya:Aslında bu günün koşullarında "salt" ekonomik krizden söz etmek artık yeterli değil. Zira genel bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıkmakta ve her kriz diğerini azdırıyor. Dolayısıyla kriz sadece ekonomi alanını, sermaye birikim sürecini angaje eden bir şey değil. Samir Amin'in bundan 7-8 yıl kadar önce yayınlanan bir kitabının başlığı, "Bunak Kapitalizm'di" (le capitalismesénile). Şayet bunama hâli, geri dönüşü olmayan bir "durumu" ifade ediyorsa, bu, artık kapitalizmin toparlanma şansının azaldığı demeye gelir. Eğer öyleyse, bir toparlanma olabilmesi için bir "mucize" mi olması gerekiyor? Aslında söz konusu olan tamı tamına bir uygarlık krizi... Geride kalan son iki yüzyılın deneyleri de göz önüne alındığında, bu durumdan muhtemel bir çıkış, yeni bir perspektif, yeni bir paradigma ne olmalı? İçinde bulunduğumuz durum bir yaratıcı ütopyaya ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Vakitlice bir yaratıcı ütopya oluşturmak için, ne yapmak, nasıl yapmak gerekecek? Bu sorunlarla ilgili neler söylemek istersin?

 

 


 

Korkut Boratav: Aynı olguyu tartışan ImmanuelWallerstein de kapitalizmin artık bir geleceği olmadığını; ancak sonrasının belirsizolduğunu ileri sürüyor. Eşitlikçi, adil, doğal kaynakların korunabileceği bir dünyanın oluşabilmesi, ona göre, önümüzdeki yıllarda sol güçlerinoynayacağı role bağlıdır. Bu güçler, geleceği belirlemede yetersiz, etkisiz kalırlarsa, kapitalizmin dahi daha kötüsü gündemdedir.
Bence de bu kötümser senaryo mümkündür. Bunama, çürümeye dönüşebilir. Belirtileri ortadadır. Emperyalizm Orta Doğu’yu mezbahaya dönüştürmüş; çözüm olarak “iti ite kırdırma” yönteminibenimsemiş; Türkiye’yi de (AKP’nin katkılarıyla) bu kanlı senaryonun ortasına sürüklemiştir. İslamcı şiddet, önlenemeyecek bir ivme içinde dünyaya yerleşmektedir. Alman emperyalizmi, Yunanistan’a karşı anti-demokratik kimliğini ortaya koymuş; kendi etki alanı içinde düzen karşıtı “sol” güçlere hayat hakkı tanımayacağını göstermiştir. Latin Amerika’daki sola açılımlar, sermayenin saldırısı altında teslimiyete zorlanmaktadır. Obama sonrasında ABD yönetiminin Rusya’ya, hatta Çin’e karşı şiddet uygulamasına geçmesi olasıdır.
Böyle bir dünyanın geleceği yoktur.Sol, sosyalist, devrimci güçler toparlanamaz; etkili ve derli-toplu bir karşı saldırıyageçmezse, çürüme süreci çokça şiddet içererek, kan dökerek çöküntüve parçalanma ile sonuçlanabilecektir.

Fikret Başkaya: 2008'den beri dünya borç stoku %40'lık artışla 200 000 milyar dolara yükselmiş görünüyor. Bu miktar, dünya ekonomisinin değerinin (Dünya GSYH'sinin densin) üç katı... Bir fikir vermek için, Alman Deutsche Bank'ın türevler dahil

aktiflerinin değeri 54 trilyon dolara ulaşmış... Rakam olarak yazarsak, 54 000 000 000 000 dolar. 54'ün önünde tan 12 sıfır var! Almanya'nın milli geliri de (GSYH) 3, 64 trilyon dolar. Yani bankanın varlığı Alman milli gelirinin 18 katı... Böyle bir garabet ne demeye geliyor? Böyle bir durumda Merkez Bankaları'nın ve Devletlerin eli-kolu bağlanmış olmuyor mu? Bu tam da finans baronlarının "köpeksiz köyde değneksiz dolaşması", saltanatlarını dayatması değil mi?

 

 


 

Korkut Boratav: Varlıkları borç senetlerine ve “paradan para kazanma” yöntemlerine bağlı olan finans baronları ile baş etmek iktidar sorununa bağlıdır.Kapitalizmi yıkmadan, borç stokunu hafifletici yöntemler tarih boyunca kullanılmıştır. 20-21. yüzyıllardadahi siyasi iktidarların ödemeyi reddettiği borç örnekleri çok sayıdadır.Doksan yıl önce Keynes dahi şunları yazmıştı: “Geçmişte veya bugün hiçbir toplumun aktif, çalışan öğeleri, emek ürünlerinin belli bir oranından fazlasını rantiye veya tahvil sahibi sınıfa vermeye razı olamazlar.”Üç yöntem önermişti: Borcu ödemeyi reddetmek, para basıp tahvilleri satın alarak (veya ayrıca) yaratılan enflasyon ve servet vergisi. Bu yöntemler hâlâ geçerlidir; ancak, finans kapitalin siyasi iktidarlarve egemen ideoloji üzerindeki gücü arttığı için kendisini kapitalizmin ideoloğu olarak gören Keynes’in önerileri dahi, artık, sistem karşıtı, devrimci, çılgın safsatalar olarak gösterilmekte ve gündem dışı tutulmaktadır.

 

Fikret Başkaya: Dünya'dan Türkiye'ye gelirsek, Türkiye ekonomisinin bu gün itibariyle durumunu nasıl değerlendiriyorsun? Sana göre hangi kırılganlıklar bir risk oluşturma istidadı taşıyor? Bundan sonra "işlerin yoluna girmesi" ne kadar mümkün? Ekonomi yönetiminin sanki hiç bir şey yokmuş gibi davranması garip... Bu konuda neler söylemek istersin? İçine sürüklendiğimiz bu sefil durumdan çıkmak nasıl mümkün?

 

 


 

Korkut Boratav:2001 krizini izleyen AKP dönemi, 1990’lı yıllarda başlayan dış bağımlılık ilişkilerini artırdı; derinleştirdi; onlara farklı bir nitelik kazandırdı: Çok yüksek tempolu (ve önemli oranlarda kısa vadeli, spekülatif öğelerden oluşan)dış kaynak girişleri, sermaye birikimini değil, tüketimi kamçıladı. Yüzde 20’ler civarında kalan, yetersiz sermaye birikim oranına,yurt içi tasarruf oranlarının hızla aşınması (farklı bir ifadeyle özel ve kamusal tüketim oranlarının tırmanması) refakat etti. Sonuç, belli bir büyüme temposunun yarattığı, gereksinim duyduğu cari açık oranının artması oldu.2002, dört yıllık krizli bir dönemin bitimidir. Başlangıç yılının avantajı ile dünya konjonktürünün 2002 sonrasındaolumlu seyretmesinin sağladığı beş yıllık (2003-2007) hızlı büyüme dönemi, yeni bir kriz ve durgunlaşma ile sonuçlandı.
Dolayısıyla,uluslararası sermaye hareketlerinde düşmeden en sert etkilenecek çevre ülkelerinden biri, artık Türkiye olarak belirleniyor.Ne var ki, “bir kriz sonunda işlerin yoluna girmesi” dünya ve Türkiye solunun kronik bir arızasıdır. Beklenecek boyutta bir kriz hiç gelmeyebilir; kolayca geçiştirilebilir;Körfez ülkelerinden gelen kirli kaynaklar, kara para gibi istisnai kaynaklar siyasi iktidarı destekleyebilir; sol ve ilerici güçler ideolojide, siyasette marjinal kalırlarsa, krizin sorumluluğu, faturasısiyasi iktidar dışına taşınır; komplo senaryolarına, Türkiye’yi yıkmak, bölmek isteyen düşmanlara yıkılır. Bu tür bir söylemin başarılı olması, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye toplumunda da bunama ve çürümenin yaygınlaştığını gösterir.
Üstelik bu ortam Türkiye’de İslamcı faşizme sürüklenme içinde seyrediyor.Sevgili Fikret, bizler, bir yandanTürkiye’nin tüm aydınlık güçlerini bu karanlık gidişe karşı direnmeye davet etmek; bir yandan da eşitlikçi, sömürüsüz, sınırsız demokrat ve adil bir dünyanın mümkün olduğunu sürekli hatırlatarak eleştirilerimizi sürdürmek zorundayız.

http://www.ozguruniversite.org/index.php/fikret-bakaya/guenluek/1757-qeylerin-seyri-sol-gueclerin-akln-bana-almasna-balq

 

[Bu yazı 657 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™