Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
OSMANLI NE KADAR BİZİM ?
19 Ağustos 2015, Av. Kürşat KARACABEY
, Av. Kürşat KARACABEY

Yazılarını büyük bir zevkle ve de yararlanarak okumakta olduğum Sn. Hüseyin Mümtaz'ın, Yeni Hayat'ın bir önceki sayısında (48.sayı) yer alan "Osmanlı'ya Dair" baş-lıklı yazısında işlenen düşünce ve yaklaşıma, genel olarak katılmadığım için, bir süredir zaten tasarladığım bu konuyu yazmam gereği güncelleşmiş oldu.
En başta şu doğruyu net bir biçimde ortaya koyalım; evet her ne kadar, devlet adları değişse de tarih içinde Türk Devleti'nin bütünlüğü ve devamlılığı esastır. Bu çerçevede Osmanlı dönemi de bu devamlılığın önemli bir aşamasıdır. O'nu beğensek de beğenmesek de reddetmemiz, adeta reddi mirasta bulunmamız doğru değildir. Esasen bir ulusun, beğenmediği tarih kesitlerini yok sayıp kabul etmemesi, tarih bilimine ters düşeceği kadar, bilimsel ahlak normları ile de çelişir. O halde, günahıyla, sevabıyla, getirdikleriyle götürdükleriyle Osmanlı bizim tarihimizdir ve ondan kaçamayız. Ancak bu doğru bizi hiçbir zaman Osmanlı'nın yanlışlığını sorgulama, O'nu tarihsel süreç ve koşullar çerçevesinde yargılama görev ve sorumluluğundan alıkoyamaz. Aksi halde, ne tarihten ders çıkarmamız, ne de tarihteki hatalarımızı yinelemekten kaçınmamız mümkün olur. Nitekim, bu yanlışa düşüldüğü için, Bilge Kağan'ın taşlara kazıttığı öğütleri dinlemeyen Osmanlı ile Osman-lıdan ders çıkarmayan Türkiye Cumhuriyeti benzer hataları yinelemekten kurtulamamışlardır.
Bugün Cumhuriyetimizin; gericiler, bölücüler ve bir de çıkarcıların işbirlikçiliğinde, emperyalizmin kucağına itilişinin, tıpkı Osmanlı'nın son dönemine benzemesi, işte bu "tarihi yargılamaktan kaçınma" yanlışımıza dayalı olarak gelişen bir olgudur.
Evet, şimdi gelelim Osmanlı'nın hangi bakımdan nereye kadar bizim oluşuna ve bu kısa yazının elverdiği ölçüde konuyu, benzetme yerindeyse ameliyat masasına yatıralım:
Osmanlı'yı "günahları-sevapları" düzleminde irdeleyeceğimiz noktada, öncelikle şu "ön sorun"u çözümleme gereği vardır: Bu değerlendirmeyi hangi duygu ve mülahaza gözlüğü ile yapacağız; ölçüt belirlemede hangi "üstün çıkar"ı esas alacağız? Eğer belirleyeceğimiz ölçüt, bize maledilen bir devletin tarih sahnesinde sergilediği rolün etkinliği, büyüklüğü ve uzunluğu olacaksa, Osmanlı'yla öğünmek, her Türk'ün görevi olmak gerekir. Ama eğer ölçütümüz; devletin ne denli ulusal olduğu ve maledildiği ulusa ne verip, ondan neler aldığı ve onu ne hallare koyduğu gibi soruların yanıtlanmasını gerektirir tarzda "milliyetçi" bir bakış açısı olursa, o takdirde sonuç, korkarım tam tersine döner. Bir önceki ölçüte göre bizi bekleyen öğünç, burada yer yer utanca, zaman zaman da saç baş yolmaya dönüşür.
Konuyu sembolize bir örnekle somutlaştıracak olursak şunu söyleyebiliriz: En başta, kuruluş yıllarındaki ulusal vasfını, büyümeye başlamasıyla birlikte hızla yitiren Osmanlı, sonuçta Türk Ulusu'nun tarih müzesine

 

 

büyük bir tablo hediye etmiştir. Ancak bu hediye karşılığında ve bu tablonun vücuda getirilmesinde kullanmak üzere Türk'ün kanını, canını, kültürünü, dilini, töresini ve onlarca kuşağının mutluluğunu hoyratça sömürmüş ve sebil etmiştir. Osmanlı da Türk'ün dışındaki her unsur, bir şeyler verdiyse karşılığını çoğu kez fazlasıyla almıştır; karşılıksız veren ve hep veren yalnızca Türkler olmuştur.
Kan, soy, kültür, dil töre ve şuur olarak gittikçe Türk'e yabancılaşan padişahların bu hallerine koşut olarak, önce İmparatorluğu yönetme hakkı bizzat bu padişahlarca Türk'ün elinden gasbedilmiş; fiilen bir "devşirmeler devleti"ne dönüşen İmparatorluk'ta Türk, adeta "istenmeyen adam" ilan edilerek öz yurdunda garipliğe terk edilmiştir.
Osmanlı, Türk sipahilerin kan ve canlarını saçarak yurtlaştırdığı Arap çöllerine, Mısır'a, Tunus'a, Libya'ya, Balkanlar'a hizmet götürmekten de geri kalmamış; buraları hanlarla, hamamlarla, çarşılarla ve köprülerle donat-mıştır. Buna karşın açlığa ve cahilliğe mahkum ettiği; sadece vergi ve askerlikte hatırladığı Anadolu Türk'ünün yaşadığı coğrafyaya neredeyse tek çivi çakmamıştır. Bugün Anadolu'da varolan Selçuklu yapılarını çıkarırsak geride, anayurdun tarihsel bir çoraklığa dönüşmesini ve Osmanlı'nın Türk'e bakışının yürek burkan acı manzara-sından başka bir şey göremeyiz.
Evet, Selçukluların bir uçbeği olan Kara Osman'ın önderliğinde Türkmenlerce kurulup, gene onların kanları ve canları pahasına yükselen Osmanlı; ne acıdır ki bir süre sonra, icat ettiği dönme-devşirmeci sistemler sonucunda Türk'e karşı daima keskin bir kılıç; O'nu horlayıcı, aşağılayıcı ve iftira edici bir kadirbilmez ve adeta Türk'ün başı üstünde ağırlaşarak büyüyen bir dağ olmuştur.
Şimdi isterseniz, o dönemlere kısa bir gezintiye çıkıp, bugün Türklerce kendisine soğuk bakılmaklığından yakınılan Osmanlı'nın, Türk'e nasıl baktığını anlayalım:
Osmanlı, en başta Türk'e güvenemediği, padişah ile sarayının koruyuculuğunu sağlamak üzere daha 1363 yı-lında kapısı Türklere kapalı bulunan "Yeniçeriliği" kurmuş ve Türkleri etrafından uzaklaştırma sürecinin başlangıcını yapmıştır.
Asıl görevleri padişahı ve sarayı korumak olan yeniçeriler, buna ek olarak fetihlerde ganimet avcılığı yapıp güzel kızlar, alımlı oğlanlara sahiplendikten başka; her birisi yeni "isterük"lerle dolu olarak kaldırdıkları meşhur "kazanlarında" toparladıkları bir takım haklar ve yetkilerle iktidara

fiilen ortak olmuşlar; hatta zaman zaman da korudukları padişahın tahtını veya kellesini sallamayı da ihmal etmemişlerdir. Nitekim Osmanlı padişahlarının yaklaşık üçte biri ölü veya diri olarak doğrudan veya dolaylı yeniçeri entrikaları sonucunda tahttan indirilmişlerdir.
Damarlarında dolaşan kan çeşitlemesi gittikçe zenginleşen padişahlar, bu zenginleşmeye koşut olarak artan göz kamaştırıcı şatafattaki şarap ve işret alemlerine öylesine dalmışlar ki, ülke yönetimini gene kapısı gayritürklere açık bulunan Enderun Mektebi mezunlarına terketmeyi bir rahatlama olarak değerlendirmişlerdir. Böylece, kısa bir süre sonra inişe geçen Osmanlı'da Türk; dili, kültürü ve fiziksel varlığı ile devlet mekanizmasından fiilen ve resmen kovulmuş; karın tokluğuna çalışıp, çağrıldığında savaşa koşmak kaydı ile çiftine çubuğuna ve çobanlığına dönerek, kara cahilliği yazgı bildiği en alt toplumsal katmana tayin ve mahkum kılınmıştı.
Başlangıçta Türk'ün insafına sığınıp ekmeğini yiyerek semizleşen bütün bu dönme-devşirme güruhu, (tıpkı bugünlerde olduğu üzere) ilk kılıcını Türk'e sallamayı ihmal etmemiş; istismarında ustalaştığı İslam'ı da alet ederek, veziriyle, başveziriyle, tarihçisiyle, edebiyatçısıyla kimi zaman "zındık", kimi zaman "kızılbaş", kimi zaman "kafirden de öte" olarak nitelendirdiği Türkmen'e hep zulmetmiş, hep aşağılamışlar; kalem ve kılıçlarını Türk'e karşı hep sivri tutmuşlardır...
Sonuçta ise gelinen nokta bilinmekte...Artık "TÜRK", imparatorluğun da kurucusu ve yaratıcısı bulunan soylu bir ulusun adı olarak değil, fakat, "etrak-ı biidrak" türünden hakaret sıfatlarının isim tamlayıcısı olarak kullanılmaya başlanır olmuştur. Böylelikle Türk, tarihindeki en büyük aşağılanmaları yaşamaya koyulmuştur.
Türk'ün düşürüldüğü bu acıklı hali, şair-yazar dostumuz Mevlüt Uluğtekin YILMAZ, yeni yayımladığı "OSMANLI'NIN ARKA BAHÇESİ" (1) adlı kitabında bakınız nasıl feryada dönüştürüyor:
"Dünyada Türk Milleti kadar ihanete uğramış, acaba başka bir millet var mıdır? Sanmıyorum...Ve ne acıdır ki, bu hainleri doğuran mekanizmalar çoğu zaman Türk'ün devletinde bizzat Türkler'ce kurumlaştırılmıştır: Devşirmelik gibi...
Egemen olduğumuz İslam ülkelerinden gelenleri ise, Ferit paşa örneği, başımızın tacı ettik...Büyük Atatürk'ün söylediği gibi:'bizim ne işimiz vardı Yemen ellerinde'
Sadece Yemen'e değil çok yere gittik...Gittik ve her gittiğimiz yeri 'vatan' olarak kabul ettik...Tarih boyunca, Anadolu'yu unutup, halkı Türk olmayan

yerleri vatan olarak görmek gibi, bir tuhaf huy edindik...Sonra da, oraları savunmak için Anadolu'dan can istedik ve oluk gibi Türk kanı harcadık. Samimiyetle savunduğumuz, vatan saydığımız o topraklardaki sözde vatandaşlarımızdan akıl almaz ihanetler gördük...
Ve Türk çocuklarına fraklı Estergon şarkılarını, yürek dağlayan Yemen Türkülerini armağan ettik !
Ne hikmettir bizce bir türlü bilinmez ve bilinemedi. İngiliz dünyanın dört bir tarafına el attı ama, oraları vatan saymadı! İngiliz, kendi o küçük adasında yoğunlaşmasını bildi ve her zaman diri kaldı...İngiliz, hükmettiği her yere valisini koydu, vergisini aldı, zamanı gelince de çekilip gitti... Gitti, ama en azından dilini ya birinci ya da ikinci dil olarak bıraktı. Hindistan'da, Pakistan'da olduğu gibi...Ve sonra 'İngilizce Konuşan Milletler Topluluğu'nu yaratarak, dünya milletlerinin karşısına dikildi!
Biz ise, 400 küsur sene yönettiğimiz Bosna'ya şimdi tercüman ile gider olduk... Ve yine 400 sene yönettiğimiz, (rahmetli anamın kavm-i necip diye toz kondurmadığı) Müslüman Araplar'dan, şu an bize can dost olan bir Arap ülkesini, kim gösterebilir?"
Osmanlı'nın en büyük padişahı kabul edilen Fatih Sultan Mehmet'in, İstanbul'u aldığında Rum ve Ermenilere ve de onların inancına gösterdiği saygı ve hoşgörü elbetteki göğsümüzü kabartmaktadır. Ancak aynı Fatih'in aynı saygı ve hoşgörüyü Türkmen'den ve onun "zındıklık", "kızıl-başlık" olarak adlandırdığı inancından esirgemesi de bir o kadar yüreğimizi dağlamaktadır. Buna delil mi istersiniz... O kadarçok ki... Osmanlı karşısında yenik düşen Karamanlı Türkmen Beylerinin İstanbul'a getirtilip Padişah Hazretleri de hazır olduğu halde ahali önünde ve toy-düğün havası içerisinde öldürülmesinden tutun da, Türk soylu Çandarlı Halil Paşa'yı boğdurduktan sonra vezir yaptığı devşirmelerden birisi olan Rum Mehmet Paşa'nın, İstanbul'un fethinin öcünü alırcasına Karaman Türkmenleri'ne soykırım uygulamasına kadar...
En meşhur Osmanlı tarihçilerinden birisi ve aynı zamanda Şeyhülislam olan Hoca Sadettin Efendi'nin (2) Tacü't Tevarih'inde anlatılan şu olay bile başlı başına Osmanlı'nın gözünde "Türk'ün ne anlam ifade ettiğinin resmini çizmeye yeter sanırım:
"...Savaş savulduktan sonra Padişah (Fatih Sultan Mehmet) hazretleri Türkmen kellelerinden oluşan tepeleri dolaşmak üzere ol ovayı şereflendirdiği vakit, gördü ki, bir azeb eri elinde bir bıçak, ölüler arasında dolaşıyor. Ne iş yapıyorsun diye sorulduğunda azeb ayttı. "Sultanım Türkmen ölülerinin kulaklarında olan küpeleri alurum" dedi. Padişahta

hafifçe gülümseyerek, "işine devam et" deyip yoluna devam etti." (3)
Şimdi lütfen bir Fatih'in Türkmen'e yönelttiği bu tavra bakın, bir de Atatürk'ün, Çanakkale'de İngilizler-Fransızlar hesabına savaşarak ölen, zavallı ve bir çoğu kiralık askerler için söylediklerine bakın ve hangisinin ne denli Türk'e yakın ve yaraşır olduğuna karar verin:
"Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar!
Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrı-mızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır." (4)
Biraz önce söz Hoca Sadettin Efendi'den açılmışken, bu büyük tarihçi ve şeyhülislamın şahsında Osmanlı tarihçileri ve ulemasının gözünde ve indinde "Türk"ün, "Türkmen"in kıratının (değerinin) ne olduğuna bir bakalım: Anılan tarihçinin devrinin padişahına sunarak taltif aldığı "Tacü't Tevarih" (5) adlı eserinin yalnızca üçüncü cildinde yer alan şu ifadeler (şu andan itibaren anılan eserin yalnızca sayfa numaraları verilecektir.) Osmanlı'yı bir Türk gözüyle tanımaya yeter olsa gerek diye düşünüyorum:
"...Yiğitlik meydanının yırtıcı aslanı, bahadırlar kuşağının cenk eri Gedik Ahmet Paşa (6) öncülerin baş ve buğu, bu kanlı savaşta ise düşmanları avlayan bir doğan idi Yiğitliğin şöhretiyle yoldaşlarına kuvveti kalp olmuş, korku ve kuşku pasını gönüller ayinesinden silip kafasız Türkmenlerin varlıklarını ortadan kaldırıvermişti...Öte yandan cenk pazarının kasaplarıysa ellerindeki kılıç-larla Akkoyunlu Türklerini satır satır doğrayıp durmuşlardı" (a.g.e. sayfa 50)
"Gerçi Uzun Hasan, İshak Bey'i Karaman tahtına tek başına oturttu ve onu destekleme havasında kanat gerdi. Ama öte yandan da Türkmenlik yaradılışının gereği tama ve hırs elini uzatıp, yağmacı kolunu salarak..." (sayfa 79)
Anılan kitabında Türk'ün dışında bütün kavimlerden medeni bir üslupla bahseden Hoca Sadettin Efendi, onlarca gayrıtürk sadrazamı yere göğe sığdıramazken, baba tarafından Karaman Türk'ü olan Pir Ahmed Bey için bakınız hangi değerlendirmeyi uygun görüyor: "Bir kimsenin ana ve babadan, kalıtımla önceden aldığı duygulara bağlı olarak oluştuğu, bilinen ve aydın kafalarca kitaplara yazılan bir gerçektir... Bu gerçeğe göre de Pir Ahmet Bey'in yaradılışında Karamanlılık tarafı ağır basmakta ana tarafından gelen Osmanlılık şerefini de silip süpürmekte idi. Yüreği

atalarının fesatlık duyguları yoluna yönelme eğilimi gösterdiğinden..." (sayfa, 94)
"Başlara tac olan Sultan ile Uzun Hasan arasında Türkmenlerin uygunsuz töreleri yüzünden düşmanlık ve kırgınlığın doğmuş olduğunu daha önce anlatageldiğimiz..." (sayfa, 108) "...Bir nice hırsızkılıklı Türkmeni kovalamak için özünün sefere kalkması, askeri boşuna yormak olur." (sayfa,112)
"Çevik yiğit atlılar kafasız Türkmenler üzerine dal kılıç dalarak yakıcı ateş ve alev saçan kılıcın yalazasıyla onları sıcaktan eriyen muma ve dirençlerini toza çevirdiler. Andında durmaz Türkmene aman vermeyip başlarını omuzlarından ayırarak parıldayan kılınçların kanlarına ömürleri danelerine azık edip, diğer yakıcı kılıç ve göz kamaştırıcı oklarla ol mendebur kalabalığı dağıtıverdiler." (sayfa, 113)
"877 (M.1472) yılında ufuklar sultanı güzel yaradılışlı Padişah (Fatih Sultan Mehmet) zaferleri taşıyan otağını ve yol yaygılarını Üsküdar yakasına kurdurup, bu demde saf tutan kılıç, Türkmen terkinde denenmeli, Türkmen illerinde at, Türkmen'den iz , ne ferk bırakmalı sözlerine göre davranarak.." (sayfa, 115)
"Sözün kısası Murat Paşa'nın düştüğü ve yanında olan beylerin başına Türkmen eşkiyasının üştüğü yüce otağa duyrulunca gerçekten de huzursuz oldular..." (sayfa, 126) "Topuz vuruşlarıyla Türkmen kelleleri serseme dönüyor, el ezileşiceler savaş ocağında odun gibi yanıyor..." (sayfa 199)
"Rum dilaverleri kılıcı satır gibi kullanarak kasap örneği Akkoyunlu Türkmenlerine girüşüb yaralı ve düşmüş, koyun boğazlarcasına savaştan hepsini sürüp çıkarmışlardır...Leş ve baş ile dolmuştu ordu yeri/Az bulunur çok eşyalar ele girdi/ kesti Türkmen boyunu Rum Padişahı/ Kederlere düşen Uzun haddini bildi.." (sayfa, 133)
"Uzun Hasan"ın işi bittikten ve devleti sancağı da yere düştükten sonra adı güzel Padişah (Fatih Sultan Mehmet) savaş yerinde üç gün dinlenmek üzere kaldı. Türkmen eşkiyasının ele girenlerininse tüm tepelenmelerini buyurdu..." (sayfa, 134)
Evet...Yukarıda yer alan ifadeler; bir devşirme tarihçinin Türkmen'e karşı duyduğu kin ve hezeyandan öte, bizi yaklaşık beşyüz yıl yöneten devşirmelerin ve daha da önemlisi Fatih'in şahsında tüm padişahların Türk'e bakışının acıklı taplosudur.
Arnavut asıllı bir devşirme olan Koçi Bey'de, tıpkı Hoca Sadeddin gibi devrinin padişahının akıl hocaların-dandır. Koçi Bey, Sultan Murat'a sunduğu ve devlet işlerindeki aksaklıkları ve kendisince çözüm önerilerini

içeren "Yeniçeri Taifesinin İlk Defa Bozulması Ne Yüzden Olduğu Beyan Olunur" başlıklı risalesinde, yeniçeri ocağının bozulma gerekçesini "yabancıların girmesine" bağlıyor ve "yabancılardan"kimleri kastetdiğini şöyle sıralıyor:
"... Yeniçeri ocağına yabancı girmesi, 909 (m.1503) tarihinden beri olmuştur. sebebi bu olmuştur ki;
...Her zümreye, adı geçen tarihten beri milleti ve mezhebi bilinmeyen şehir oğlanı, Türk, Çingene, Tatar, Kürt, ecnebi, Laz, Yörük, katırcı, deveci, hammal, ağdacı, yolkesen, yankesici ve diğer çeşitli kimseler katılıp, usul ve kaideler bozuldu. Kanun ve kaide kalktı..." (7)
Evet, acı gerçek yorum gerektirmez çıplaklıkta ortada değil mi? Türk, Tatar ve Yörük; Çingene, yolkesen ve yankesici ile yan yana ve aynı kefeye konulup Padişah Hazretlerine takdim ediliyor ve kabul, itibar görüyor.
Aynı Koçi Bey'in gene Sultan Murat'a verdiği iki ayrı risalede kandaşı olan Arnavut'ları tanımlayışı ilk risalenin muhatabı olan Padişah'ın soydaşları olan Türkleri (Tatarları) tanımlayışı arasındaki farklılık, aslında Koçi Bey'le Sultan Murat'ın milliyet şuurlarının bir "duruşması" gibidir:
"... Padişah'ın muhterem hareminde Arnavut, Boşnak devşirmesi ve serhat beylerbeyinin hediye olarak gönderdiği oğlanlar ve ölen vezirlerin satın alınmış kulları alınıp, her biri padişah sarayında uzun müddet hizmet edip tamamen olgunlaştıktan sonra kıdemlerine göre saraydan dışarı çıkıp edep ve usul dışı bir halde bulunmazlardı. Talim ve tahsilleri en yüksek bir derecede idi. Yetiştikleri Osmanlı Devletinde Padişah uğruna şirin canlarını feda ederlerdi." (8)
"... Bu devlet-i Aliyye'de altın, gümüş, bakır madeni olduğu gibi guya insan madeni de vardır. Arnavut diyarın-da öyle adam vardır ki, on onbeş-yirmi kılıca gelir şahbaz ve cesur evlatları vardır. En kötüsüne padişah iltifat edip dirlik verse, insan yiyen arslan olur. Bundan anlaşılır bin bir dirlik açılsa onbeş-yirmi adam istekli olur..." (9) diyen Koçibey, dirliklerin soydaşları Arnavutlara verilmesini öğütler. Anılan kişi Türkler hakkında ise şu raporu verir:
"... Benim devletlü hünkarım, Timur dedikleri bir Tatar'dır. Acem vilayetinden ötede Özbek dedikleri bir vilayettin, bir alçak halli, Aksak Timur dedikleri, Cengiz Han oğullarındandır. Şimdi hünkarımın kulları olan Tatar hanları da Cengiz Han oğullarındandır...Tatar cinsinde hakikat olmaz. O yüzden çokluk hayır gelen bir taife değildir...
Benim devletlü hünkarım, Tatar hanları, diğer kullarınız gibidir. Fakat o taifeden bir zamandan beri bir hizmet meydana gelmiş değildir. Hemen bir bucak memlekettir. Kafir ağzıdır. Serhad beklerler. Yoksa başka iş

ellerinden gelmez. Her an zararları da görülür. Asla dostluk edecek taife değildir...
Bunlara hallerine göre riayet etmek lazımdır. Saadelip el öpülmeye çıktığınızda, Tatar hanzadelerine ayak üstünde kalktığınız yetişir. Daha fazla itibar lazım değildir.." (10)
Türk'e ve Türkmen'e duyulan öfkede ve hakarette devşirme tarihçiler adeta yarışır gibidirler. Ne de olsa bu yağdanlıklar, Türk'e sövdükleri ölçüde padişahlarından taltif görmekteydiler...
İşte bu adet üzere Türk'e sövgü yarışına katılanlardan birisi de "Peçevi Tarihi"nin yazarı Peçevi İbrahim Efendi'dir. Bakınız bu zat, "Sülünoğlu Koca ile Zünnüoğlu Ayaklanması"nı anlatırken, Kürtlere de övgüsünü eksik etmeksizin, ayaklanan Türkmenlere olan hıncını nasıl dillendiriyor:
"... Bununla beraber kaçabilen imansızlar toplanıp, gece yarısı Hüseyin Paşa ve Piri Bey'in üzerine hınçla saldırdılar ve onları dağıtıp perişan ettiler...Bu sırada Diyarbakır Beylerbeyi Hüsrev Paşa, şahin gibi zafer kanatlarını açıp yetişti ve Rüstem yaradılışlı Kürt yiğitleri ile öyle bir savaşa tutuştu ki buna gökteki büyük melaikeler takdirle alkış tuttular. Böylece eşkiyadan tek bir insan kurtulamayıp tümü birden Müslüman kılıçlarına ipka oldular..." (11)
Türk'e sövme modasına yalnız tarihçiler değil en meşhur edip ve şairler de ayak uydurmuşlar; kim bilir belki de bu sayede ünlenip ulufelenmişlerdir.
Örneğin "Baki", Oğuzların Kayı Boyundan gelen, bizim Türk İslamcılarımızın "Muhteşem Süleyman'ı na sunduğu bir şiirinde;
Her taç olmaz Fahr-u fena ehline sertaç
Türk ehlinün ey hace biraz başı kabadır
(Her taç yoksulluk ve yokluk ehline baş tacı olamaz
Ey Hoca Türk toplumundan olanın başı kabadır
Türk sultan olma yeteneğinden yoksundur) demiştir.
Baki'yi izleyen Nef'i ise;
"Türk'e hak Çeşme-i irfanı haram itmiştir.
(Tanrı Türk'e irfan pınarını yasaklamıştır.) diye yazarak Baki'nin geleneğini sürdürmüştür." (12)
Türk'e hakaret etme yarışının şampiyonu sayabileceğimiz kişi ise, kuşkusuz nefretini en yüksek perdeden kusmuş bulunan ve Kadimi mahlasını kullanarak şiir yazan Divan-i Humayun katiplerinden Hafız Hamdi Çelebi'dir. Bu zat, Türk'e sövgüsünü, öyle bir takım olay ve olguları bahane ederek doğrudan ve açıkca, bilebildiği tüm iğrenç kavramları kullanarak şiirleştirme yolunu seçmiştir ki; Sultan Selim ve Sultan Murad'a hizmet veren bu terbiyesiz, devlet idaresindeki yüksek mevkiini korumayı sürdürebilmiştir.

Bu soysuzluk anıtı şiiri, Türk insanına bir bilinç kaynağı dileği ile aynen veriyorum:
Devr-i daldan beri şahım eflak
Zem olur alem içinde etrak
Vermemiş Türk'e hüda hiç idrak
Aklı evvel de olursa bi bak
Uktülü't Türke velev kane ebak
(Önceden beri benim şahım Tanrı'dır/ Bilirim küllüm dünyada kötülenir Türkler/ (Çünkü) Tanrı Türk'e hiç bilinç vermemiştir/ Hele bir de ukala olursa tümden pis olurlar/ Baban da olsa Türk'ü öldür.)
Dedi ol kan-i kerem Şah-ı celal
Türk'ü katleyleyiniz kanı helal
Daim oldu bunların işi dalal
Cümlesinden bunu ahzeyle misal
Uktülü't Türk'e velev kane ebak
(Eğer Türk (dinse)ilimde deniz olsa/ (diyelim ki)müftü olup fetva verse./ Asla bunlarla ilişkiye geçme./ Bu sözler tüm insanlara söylenmiş özel sözlerdir./Baban da olsa Türk'ü öldür.)
Türkü zannetme kim ola adem
Türk ile durma olur mu bir dem
Şeker alsa eline Türk ola sem
Şerri edraki kesup hiç yeme gam
Uktülü't Türk'e velev kane ebak
(Sakın Türk'ü insan sanma/Bir an bile olsa Türk'le birlikte olma/Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur/Türk'ün başını keserken sakın gam yeme/Baban da olsa Türk'ü öldür.)
Ey Kadimi Türk'e hiç olma yakın
Sözleri olur ise dürrü senin
Zinhar, olma sakın Türk'e yakın
Kes başın, kanını dök, çekme gamın
Uktülü't Türk'e velev kane ebak
(Kadimi sen sakın Türk'e yakın olma/(Sen seni bil de)sözleri inciden pahalı bile olsa sakın Türk'e yakın olma/Türk'ün başını kes, kanını dök(bunu yaparken asla üzülme)/Baban da olsa Türk'ü öldür.)(13)
Ne dersiniz...Böyle bir öğüte öfkelelenmelerini beklediğiniz Padişahların, bilakis memnun kaldıklarını Kadimi'yi Divan-ı Hümayun (bu günün Bakanlar Kurulu)katipliği ile ödüllendirilmelerinden belli de; ben, yüzbinlerce Türkmenin kılıçtan geçirilmesinde bu öğütün etkili olmuş olmasından korkarım..
Şimdi, bir de, yukarıda bir miktar örneklerini sunmaya çalıştığımız Türk'ün aşağılanmışlığına bir başkaldırı olarak doğup, Türk'ün adını ve itibarını iade

eden Ulu Önder Atatürk'ün, Türk'e bakışını izleyelim:
"Ben 1919 senesi Mayıs'ı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde maddi hiç bir kuvvet yoktu.Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı.İşte ben. bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım.Türk'ün saygınlığı, onuru ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür....
Türk milleti kahramanlıkta olduğu kadar kabiliyet ve hünerde de bütün milletlerden üstündür...
Türkiye Cumhuriyeti ve onun bugünkü sahipleri olan Türkler, bütün dünya medeniyet ve insanlığı için, benzemeye çalışılacak bir örnektir. Yalnız bu kadar değil, Türkler tarihin çok eski devirlerinde insanlığa karşı yap-tıkları kültürel vazifeleri yeniden ve fakat bu sefer daha üstün şekilde yapmaya hazırlanan yüksek bir varlıktır."(14)
Evet...Bir tarafta Osmanlı, diğer tarafta Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti...Bu ikisinin Türklüğe bakış ve verilen değer açısından eşitlenmesi bir yana, kıyaslanmasının bile günah olacağını düşünüyor ve en azından tüm Türkçülerin böyle düşünmesini umuyorum...
Gerçi bugün de devşirme ruhlu insanların, Türkiye'ye ve Türklere Hafız Hamdi Çelebi'den farklı baktığını söylemek pek mümkün değildir. Ancak bu durum, Atatürk önderliğinde kurulan cumhuriyetten değil, fakat, cumhuriyetin tam anlamıyla kurumsallaşamamış olmasından; diğer bir yönüyle de Atatürk sonrası idarecilerin çoğunun hala Osmanlılıktan kurtulamayışlarından kaynaklanmaktadır.
Dün Osmanlı'nın kafası, anlayışı ve yapısı; Türk'e hakaret için adeta bir dayanaktı. Bugün ise Cumhuriyet'in her noktasına verilen Türk rengi ve kazınan Türk niteliği, Türk düşmanları için en büyük engeli oluşturmaktadır. Nitekim, bunun içindir ki, bugün, gericisi, bölücüsü ve ikinci cumhuriyetçisi bir araya gelip, omuz omuza vererek Cumhuriyet'in " Türk " niteliğini türlü bahanelerle yıkmaya çalışmaktadırlar.
____________________________________________________________________________
DİPNOTLAR :
1)Mevlüt Uluğtekin Yılmaz, OSMANLI'NIN ARKA BAHÇESİ, M.U.V. Yayını,Ankara, 1998 Say. 280, 281 (Bu nefis eseri isteyen okurlar 0312 323 46 19 numaralı tel/belgegeçer aracılığıyla edinebilirler)
2)Osmanlı Şeyhülislam ve Tarihçisi (1536/1537-1599)
3)Hoca Sadettin Efendi, Tacü't Tevarih, Kültür Bak. Yay. İstanbul 1979 Cilt:3 S. 139
4)Prof. Dr. Çetin Yetkin, Yoksa Türk Düşmanı mısınız? Toplumsal Dönüşüm Yayınları. İst. 1998 S. 23
5)Tacü't Tevarih, Hoca Sadettin Efendi'nin başlangıçtan Selim II devrine kadar olan olayları yazdığı mufassal tarih kitabıdır. Yazar, anılan eserini tamamladıktan sonra Sultan 3. Murad'a takdim ederek ondan taltif görmüştür.
6)Sırp asıllı Osmanlı Sadrazamı, (Sırbıstan ?-Edirne 1487)
7)Koçi Bey Risalesi, Sad. Zuhuri Danışman, Kültür Bak. Yay. Ank. 1985 S.65-66
8)Koçi Bey a.g.e. S. 37
9)Koçi Bey a.g.e. S. 93
10)Koçi Bey a.g.e. S. 145
11)Peçevi Tarihi Cilt:1 Haz. Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal, Kültür Bak. Yay. Mersin/1992 S. 91
12)Şakir Keçeli, Osmanlı Kim Şeriat Ne ?Ardıç Yay. 4. Baskı Ank. Say. 118-119
13)Şakir Keçeli, a.g.e. S. 119-120
14)Atatürkçülük Cilt:1 Gen.Kur.Bşk.'lığı M.E.B. Yay. İst. 1997 S: 51-53
             

[Bu yazı 894 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™