Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Sanatta Kaptan, Temizlik Toptan
12 Ocak 2011, Mine KIRIKKANAT
, Mine KIRIKKANAT

İdeolojik anlamda birbirine karşıt gibi görünen, hatta birbirlerine savaşacak kadar düşman totaliter rejimlerin üzerinde uzlaştıkları tek kural, özgür sanat nefretidir.

İster sağda olsun ister solda, ister dinci olsun ister dinsiz, bu rejimlerin ortak ölçüsü özgür sanat nefreti sayılır ve totalitarizmi tanımlamaya yarar.

Başka bir deyişle, Nazi Almanya’dan Faşist İtalya’ya, Frankist İspanya’dan Talibancı Afganistan’a ya da Güney Amerika’nın militarist diktatörlüklerinden İran’daki İslami şeriata, tüm baskı ve zulüm iktidarları, istisnasız, aynı sanat biçiminin düşmanıdırlar.

Dikkat ederseniz, sanat düşmanıdırlar demiyorum. Özgür sanat düşmanıdırlar, diyorum. Özgür sanat nedir derseniz, herhangi bir ideolojiye hizmet, yerleşik kurallara itaat etmeyen, alışılmışı sarsan, denenmişi sorgulayan ve yenilik arayan sanat, derim. Geleceğe, bilinmeze dönük her yenilik gibi kalıcı ya da geçiciliğine zamanın karar vereceği riskler taşır. Yeniliği aramak, sonucu ister tutsun ister tutmasın, ileriye bir atılımdır. Dolayısıyla özgür sanatı, ilericinitelemek, sanırım yanlış sayılmaz.

***

İşte özgür sanat, ilerici olduğu içindir ki totaliter rejimlerde yasaklanır, yakılır, yıkılır; ama uyandırdığı tepki şiddeti, rejimin baskıcılığını ihbar ettiği gibi, gericiliğini de gösterir!

AKP’nin önce belediyeleri, ardından hükümetiyle genişlettiği iktidar sürecinde, özgür sanata karşı beslenen nefret ve güdülen düşmanlık, Türkiye’nin nasıl bir rejime sürüklendiğini bütün göstergelerden üstün bir kanıtı, çünkü hem gericiliğin, hem de totalitarizmin birebir tanımıdır.

Türkiye’deki baskı rejimi, sanattan önce ifade özgürlüğünü, basın ve yaşam biçimi özgürlüğünü, tüm demokratik özgürlükleri kısıtladı. Zaten kısıtla uslanmayanı da dışarda dayak, içerde tutuklulukla cezalandırdı. Tüm göstergelere rağmen, kimileri tarafından, utanmazca, arsızca, cahilce demokrasi diye savunuldu.

Ama özgür sanatın geneline olan nefretin ötesinde, özelinde Mehmet Aksoy’un sanatına yönelik saldırılar, artıkdemokrasi diye yutturulmasını olanaksız kılıyor, rejimin de adını koyuyor.

Neden bir başkası değil de Mehmet Aksoy’un sanatına yapılan saldırılar katalizör oldu, gerçeğin apaçık ortaya çıkmasında?

Çünkü demokrasinin bir tanımı var ve bu tanıma örnek oluşturan bir ülkede, Almanya’da çağdaş heykel sanatının en değerli yaratıcılarından biri sayılan Mehmet Aksoy’un yapıtlarına yurttaşı iktidarın reva gördüğü yıkıcı nefret, Türkiye’nin demokrasi olmadığını da kanıtladı.

Çünkü bir zamanlar Almanya’daki bir iktidar da özgür sanata, bugün Türkiye’deki AKP iktidarının gösterdiği tepkiyi gösteriyor, aynı nefreti besliyordu.

Otları mavi renge boyayan bir ressam yalancıdırdiyenlerin önderliğindeki Almanya’da, özgür sanat dejenere sanat ilan edildi. Bugün dünyanın en değer verdiği eserler, akıl hastalarının ve çocukların karalamalarıyla yan yana sergilenerek halka zararlı beyinlerin ürünü olduklarına inandırıldı. 16 bin sanat eseri yaktırıldı, yıktırıldı, o devirde bile çok para eden bazıları da sattırıldı…

1994 yılında Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek, sanatçı Mehmet Aksoy’un Altınpark’taki Periler Ülkesinde adlı heykeli için, Böyle sanatın içine tüküreyim, ahlaksızlığın adını sanat koymuşlardemişti.

2011 yılında Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, aynı sanatçının Kars’taki İnsanlık Anıtı’na ucubeve yıkıla… dedi.

O dönemin önderleri özgür sanat hakkında dejeneresözünü kullanmışlardı. Dejenereedebiyat ürünleri meydanlarda yakılmaya başlandı. Onlara göre Picasso, Van Gogh, Gauguin gibi sanatçıların yok edilen eserleri deAlman ırkının ahlakını bozan dejenere sanat ürünleriydi.

Dejenere, soysuzlaşmış, yozlaşmış demektir.

Ucube de biçimsizleşmiş…

Biçimsizi yıkmaktan soysuzu yakmaya, ha gayret, toptan temizliğe pek bir şey kalmadı.

‘G’ NOKTASI

Klaus Mann’ın Mefisto romanı, 1920’li yıllarda başarılı bir sanatçının zamanın koşullarına sıradışı uyumyeteneğini anlatır. Gençliğinde radikal solcu sanatçı, zirvede kalabilmek için Nazilerin istediği gibi davranır. Sonra Nazi propagandasının bir parçasına dönüşür, en sonunda da sahibinin sesiolup çıkar. Muhalif meslektaşlarını kurtarmak için işbirliği yaptığına inanmaktadır. Ancak varlığını aslında kendi mesleki başarısına, dolayısıyla velinimeti Propaganda Bakanı Goebbels’in özgür sanata karşı korkunç yaptırımlarını savunmaya adamıştır. Solcu geçmişini önce gizler, sonra inkâr eder. O kadar içtenlikle inkâr eder ki, sonunda kendisi de solcu geçmişi olmadığınainanır. Yeter ki zirvede, iktidarın ışıkları altında kalsın…

Türkiye’de kültür bakanı olmak için her şeyden önce kültürsüz olmak gerekiyor. Dolayısıyla Ertuğrul Günay’ın bırakın okumayı, Mefistodiye bir romanın varlığından bile haberi olmadığına kalıbımı basarım. Oysa.. okusa çok şaşırır ve ruh ikiziyle tanışırdı. Tabii kendisinden daha kültürlü ruh ikiziyle.

Sanat, zorlukla

başlar.”

ANDRE GIDE

(Cumhuriyet 12.01.2011)

[Bu yazı 1835 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™