Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Osmanlı İmparatorluğu Neden Bir Avrupa Devleti Kimliği Kazanamadı?
20 Temmuz 2012, Doğan KUBAN

Türkiye’de Cumhuriyet’in kazanımlarının gömülmesi karşısında endişelenirken, bunun tarihi kökenlerini yeterince derin ve açık düşünemiyoruz. Çoğunluk Atatürk öldükten sonra, ülkenin İkinci Dünya Savaşı’na katılma tehlikesi geçirdiğini aklına bile getirmez. Bugün 80 yaşını geçen o zamanki öğrenciler liselerde 3 kez, üniversitede iki kez birer aylık askerlik kampı yapıyorlardı. Savaştan sonra, Amerika tarafından yönlendirilen bir dünyanın ortağı olduk.

Kimse Kore’ye neden asker yolladığımızı artık düşünmüyor. Kimse 1950 de cahil ve fakir köylü toplumuna Menderes’in ‘Küçük Amerika olacağız’ dediğini anımsamıyor. Bizi sömürmek isteyenlerin ve yüzyıllarca sömürmüş olanların alay eder gibi, ‘ılımlı İslam’ demelerinin sömürünün devamı anlamına geldiğini de bilmiyorlar. Toplumun politik bilinçsizliği bir cehalet göstergesidir. Kökü Osmanlı tarihindedir.

 


Cumhuriyetin şekillendiği dönem sadece 27 yıldır. Kurtuluş Savaşından sonra, 15 yıllık bir Atatürk dönemi, onu izleyen İkinci Dünya Savaşı ve 1950 seçimi bir temel dönemdir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, henüz köyde oturan ve okuma yazmayı yeni öğrenmeğe başlamış dağınık halkı, çağdaş bir devletin bilinçli toplumu yapmak kısa vadeli bir iş değildi. Gerçi

Cumhuriyet İslam ve dünya tarihinde akıl almaz bir devrim aşamasıdır. Bugün de o sayede İslam dünyasında özel bir konumumuz var. Fakat biz savaşmak, kazanmak, çağdaşlaşmak için örgütlenmeyi çağdaş olmakla karıştırdık. Oysa 1950 yılından bu yana bunun böyle olmadığını yüzümüze çarpan gelişmeler oldu. Kaldı ki İkinci Dünya Savaşı sonrasından bu yana Batı’nın Yakın Doğu için başka programları vardı. Bunun açılımını her gün biraz daha fazla öğreniyoruz.

Bu bilinçsizlikte kendi tarih yazıcılığımızın Osmanlı toplumunu bize yeteri kadar açık anlatmamasının rolü olduğunu düşünüyorum. Biz Osmanlı tarihini katılmış olduğumuz Avrupa, Yakın Doğu ve Akdeniz tarihinin organik parçası olarak öğrenmedik. Müzelik eşya gibi öğrendik. Çağdaş tarihçilerimiz, Osmanlı’yı belgelere dayalı olarak tanıttı. Kendi içinde nasıl geliştiğini, ne kadar büyük olduğunu anlattılar. Fakat Avusturya ile Venedik’le, Rusya ile bir karşılaştırmasını yapmadılar. Balkan Savaşı’nda Bulgarların nasıl olup da Çatalca’ya geldiğini sadece savaş hikâyesi ve Balkanlar’dan Türkiye’ye gelenlerin sefaleti bağlamında dinledik.

ÇARMIHA GERİLDİĞİMİZ YERLER

Bizans İmparatorluğu’nun bıraktığı boşlukta birdenbire bir dev politik güç olan imparatorluk, İstanbul’un fethinden sonra bir yüz yılda Kafkasya’dan Bağdad’a, Bağdat’tan Cezayir’e, ve Kırım’dan Viyana’ya uzanan topraklara yayıldı. Bizim olarak gördüğümüz bu ülkelerde aslında çarmıha gerildiğimizi düşünmedik. 16. yüzyıldan sonra bütün imparatorluk tarihi boyunca bizim olduğunu düşündüğümüz o uzak sınırlarda sahip olmadan sahiplik kavgası yapmaya çalıştı. Akdeniz, Kuzey Afrika, Mısır, ve Balkanlar elinden çıktı.

Cengaverlik ve fetih tarihi yazdığımız ve Osmanlı devletinin sadece anatomik yapısının tanımı ile uğraştığımız için bu yapının karşısında değişen Avrupa ile karşılaştırmasına önem vermedik. Nasıl Osmanlılar 18. yüzyıla gelene kadar Avrupa’nın coğrafyasını bile doğru öğrenmedilerse ve nasıl matbaayı Avrupa’dan üç yüz yıl sonra kabul edebildilerse, tarihçilerimiz de Avrupa’nın değişmesi karşısında Osmanlı’nın değişmemesi sürecinin Sevres ile bittiğini çok iyi bildikleri halde, Avrupa ile karşılaştırmanın Osmanlı tarihini hiç olmazsa yapısal açıdan, daha iyi öğreteceği olasılığını değerlendirmediler.

Kuşkusuz milyonlarca belgenin değerlendirilmesi çok önemli ve cazipti. Ne var ki vulgarisateur’lerin elinde masala dönen Osmanlı tarihi Türk halkının bugünü daha iyi anlamasına engel oluyor.

Osmanlı devletini anlamak, Avrupa’da çağdaş devleti ortaya çıkaran sürecin karşısında, Osmanlı’nın Ortaçağda kaldığını görmek demektir. Bunu söylemek bize hep zor geldi. Ne var ki Avrupa’da olan hiçbir gelişme Osmanlı’da olmadı. Bu kurumlaşma farkı yüzlerce yıllık geri kalmışlığa neden oldu. Braudel Avrupa tarihinin her dönemde yavaş yavaş artan bir özgürlük süreci olduğunu söyler. Özgürlük kavramı İslam ve Osmanlı tarihinde sözü bile edilemeyen bir kavramdır. Sultan-Halife’nin karşısında ‘Kul’un sözü hiç olmadı.

Avrupa’nın, Osmanlı’da olmayan bir şansı vardı. Avrupa Roma İmparatorluk yapısını ve prestijini birleştiren Hıristiyan kilisesinin bütünleştirdiği bir olgudur.

Önce kilise sonra kilisenin de katıldığı Rönesans Hıristiyan dogmasına Yunan-Roma mirasını katmıştır. Bunlar Türkiye’de söz konusu olmadı. Osmanlı heterojen, bütünleşemeyen ve merkezin gücü ile yapıştırılmış bir ‘collage’ imparatorluğudur.

Avrupa da uzun süren bir feodalite çağında bile egemen sınıflarla köylüler arasındaki anlaşmalar, her zaman güçlünün iradesine tabi değişikliklere uğrasa bile, yine de bütün Avrupa’da birbirine benzeyen bir köylü statüsü yaratmıştır. Osmanlı da bazı özellikleriyle feodal sisteme benzeyen bir ikta sistemi olmasına karşın, bu yapıda Sultan dışında statüsünden emin bir öğe yoktu. Avrupa feodal güçler karşısında örgütlenen ve ticari olarak güçlü bir kent tarihine sahiptir.

Osmanlı dünyasında kentlerin ticari etkinlikleri İstanbul karşısında güçlü bir burjuva yetişmesine olanak vermemiştir. Kent Avrupa uygarlığının temelidir. Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde birkaç kentin yapıtlarının toplamı, bütün Osmanlı kentlerinin zenginliğine eşittir. İstanbul’daki bütün yapıların toplamı Notre Dame, Reims, Köln, Milano gibi katedrallerin maddi değerine eşit değildir. Onlara verilen emek bizim yapılarımıza verdiğimiz emekten çok fazladır. Onlar bütün toplumun katkısı ile yapılmıştı. Bizimkiler bir sultanın yaptırdıklarıdır.

İktidarla halk arasındaki bir modus vivendi’nin kurulması bağlamında Magna Carta ile Sened-i İttifak arasında altı yüz yıldan daha uzun bir süre olduğunu da anımsamak yararlı olur. Kiliseye ve Aristokrasiye karşı yapılan Fransız Devrimi’nin ve ona paralel gelişen Aydınlanma döneminin paraleli Osmanlı da yoktur. Tanzimat yukarıdan gelen ve Avrupa baskısı ile yapılan bir değişikliktir.

SULTANLIK KURUMU DEĞİŞMEDEN KALDI

Bütün bunların tümünden çok daha etkili bir Osmanlı özelliği, sultanlık kurumunun değişmeden sonuna kadar süren yapısıdır. Kardeşleri tarafından öldürülen şehzadeler ya da geç yaşlarına kadar haremdeki kafes’lerde bekleyen sultanların kulları Avrupa ile karşılaştırılabilecek bir şey üretemezlerdi. Ve üretmemişlerdir.

Avrupa’da kilise ve feodal beyden kaçana sığınak olan kentler, ve kral gücüne yakın gücü olan bir aristokrat sınıf vardır. Bu sınıf bilim ve sanatın hamisidir. Büyük mimarinin patronudur. Rönesans’tan öteye Avrupa bilim ve sanatı, musikisi ve edebiyatı ve felsefesi ve akademileri önce aristokratların sonra burjuvaların desteği ile Avrupa uygarlığını yaratmışlardır.

Osmanlı bir savaş makinesiydi. Vatanı kurtaran da o makinedir. Ama bugüne kadar halkın kendinden kaynaklanan bir özgürlük savaşı olmadı.

Tarihçilerimiz bu bilinçsiz toplumun psikolojik ve entelektüel yapısını daha iyi ve dünya toplumlarıyla karşılaştırarak incelemek zorundalar.

Tarih yinelenmiyor ama miras bıraktığı toplumu anlamak için hâlâ önemli.

(Cumhuriyet Bilim ve Teknik)

[Bu yazı 1851 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™