Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Bizi sol yapan şey, mülkiyeti sorgulamak
28 Mayıs 2012, Selami İNCE
, Selami İNCE

Geçen ay Yunanistan’daki seçimlerde yüzde 17 oy alan Radikal Sol Birlik SYRIZA’nın, Fransa’da yüzde 12 oy alan Sol Cephe’nin ve hatta geçen yıl İspanyol Parlamentosu’na 11 milletvekiliyle giren Birleşik Sol’un anası Almanya’daki Die Linke (Sol Parti). Avrupa Solu adı altında kendilerine yer bulan bu partilerin ilki, reel sosyalizmin yıkılmasından sonra, sosyalizmi yeniden tanımlamak hedefi de olan bir oluşum olarak ilk Almanya’da kurulmuştu ve ilk orada başarı göstermişti.

Son dönemde Avrupa’nın her yerinde başarı kazanan radikal sola bakıldığında, Die Linke’nin durumunun bütün diğerlerinden daha iyi olması beklenir, değil mi? Hayır, tam tersine son seçimlerde Almanya’da yüzde 12 oy alan ve Federal Parlamento’da 76 sandalye elde etme başarısı gösteren Die Linke yaklaşık iki yıldır krizde. 2-3 Haziran’da yapılacak genel kurul öncesi partideki kriz daha da derinleşti ve parti, ölüm kalım mücadelesi veriyor.

BİRLEŞME, OY ARTIŞI GETİRDİ
Önce Die Linke nasıl kuruldu kısaca ona bakalım, sonra da Almanya Die Linke’deki krizin teknik ve siyasal nedenlerine gelelim.

İki Almanya’nın birleşmesi sürecinde, 1989’da, Demokratik Almanya’da iktidar partisi olan Sosyalist Birlik Partisi’nden geriye kalan ‘demokratik sosyalistler’ Demokratik Sosyalizm Partisi’ni (PDS) kurdu. PDS önceleri güçlü bir Doğu Almanya partisiydi ve Doğu Almanya eyaletlerinde yüzde 25’in üzerinde oy alıyordu. PDS, 1994’te yüzde 5 barajını geçemediği halde, yasadan yararlanarak 30 milletvekiliyle Meclis’e girdi. Yüzde 5 barajını biraz aştığı 1998 seçimlerinde, 36 milletvekiliyle ilk kez Federal Parlamento’da temsil edildi. 2002 seçimlerinde ise, yüzde 4’le parlamento dışı kaldı.

2005 seçimlerine gelindiğinde ise, ‘neoliberal politikalar uygulamakla’ suçladığı Almanya Sosyal Demokrat Parti’den (SPD) istifa etmiş eski Genel Başkan Oskar Lafontaine, Sosyal Adalet Seçim Alternatifi'ni (WASG) kurmuş ve seçimlere girmeye hazırlanıyordu.

Ne PDS’in ne de WASG’ın tek başına yüzde 5 seçim barajını geçemeyeceği açıktı. Her iki ekip de sosyal demokratların neoliberal politikalar uyguladığını savunuyor, solu terk ettiğini söylüyordu. İki ekip gücünü birleştirdi ve Lafontaine’in liderliğinde seçime girdi. Sonuç çok iyiydi: Birlik, yüzde 8.7 oy aldı ve 54 milletvekiliyle Meclis’e girdi. 2007’de iki grup resmen birleşti ve Die Linke adını aldı. Oskar Lafontaine ve Gregor Gysi ikilisi Meclis’te ve sokakta Sol Parti adına efsanevi bir politika yürüttü. Sol Parti çabasıyla Avrupa Sol Parti platformu da kurulmuş ve artık yeni sol düşünce Avrupa çapında hareket eder hale gelmişti. Son 2009 seçiminde yüzde 12 oranında oy alan Die Linke’nin 76 milletvekili var.

ÇATLAK NEREDE?
Her şey çok iyi giderken, bir buçuk yıl önce parti eşbaşkanı Lafontaine, sağlık sorunlarını gerekçe göstererek parti yönetiminden ayrıldı. Prostat ameliyatı oldu, federal siyasetten de ayrıldı. Diğer eşbaşkan Gysi de görevinden ayrıldı. Lafontaine’nin elbette sağlık sorunları vardı ama basında, parti içindeki pragmatist kanattan ‘yıldığı’ tartışması başladı. Gerçekten de Lafontaine’nin boşalttığı yere, partinin pragmatist sağ kanadında yer alan isimler Parti Saymanı Dietmar Bartsch ve Thüringen Eyaleti Meclis Grup Başkanı Bodo Ramelow’un gelmek istediği tartışılmaya başladı. Adaylıklarını da açıkladılar.   

Lafontaine’nin de içinde bulunduğu sol kanat buna şiddetle karşıydı ve geçici çözüm olarak kamuoyunda çok da tanınmayan Gesine Lötzsch ve Klaus Ernst, Ocak 2010’da Lafontaine ve Gysi’nin önerisiyle eşbaşkan seçildi. Ancak o günden bu yana, Lafontaine’nin döneceği ve Dietmar Bartsch’ın tekrar aday olmak istediği tartışması hiç kesilmedi.

Şimdilerde parti genel kurulu yaklaştıkça tartışma yeniden başladı ve Lafontaine, bir şartla dönebileceğini açıkladı: “Bartsch karşımda aday olmazsa ve bütün partinin onayladığı uzlaşma adayı olarak gelirsem…” Lafontaine, bu sefer, hiç beklemediği yerden darbe aldı. Eski yol arkadaşı, diğer ekip gibi Doğulu olan ama bu zamana kadar Batılı solcularla hareket eden Gysi’den destek göremedi. Gysi, “Lafontaine, partinin iradesini bağlıyor” dedi. Lafontaine de bu sefer, “Size kolaylıklar dilerim, ben yokum” deyip gitti.

Şimdi, “Dietmar Bartsch ve Bodo Ramelow ekibi gelmesin” diyen herkes adaylığını açıklıyor. Bu ekibe en büyük darbe ise kadınlardan geldi. Parti yöneticisi iki kadın Katja Kipping ve Katharina Schwabedissen, eşbaşkanlığın her ikisinin de kadın olması isteğiyle adaylığını açıkladı. Bu da açıkça “Dietmar Bartsch gelemez” anlamına geliyor.

Başka kadınlar da adaylığını açıkladı ve sol kanadın liderlerinden Sahra Wagenknecht’in adı en şanslı genel başkan adayı olarak geçiyor. Bodo Ramelow, Wagenknecht’in yanına Dietmar Bartsch’ı öneriyor ve krizi yönetemediği için şimdiki eşbaşkan Klaus Ernst’i eleştiriyor. Yani işler gittikçe karışıyor ve yazı kaleme alınırken tartışmalar bütün hızıyla sürüyordu.

SOSYAL DEMOKRASİNİN NEREYE OTURTULACAĞI
Buraya kadar olayın teknik detaylarını öğrendik. Ama Die Linke’de asıl sorun, partinin soysal demokrasi karşısında alacağı tutumun ne olacağı sorusundan kaynaklanıyor. Sosyal demokratları, neoliberal politikalar uyguladığı için terk eden Lafontaine, yanına aldığı Batılı radikal solcularla birlikte, partinin asla sosyal demokratlarla dirsek teması içinde olunmasını istemiyor. Buna karşılık yukarıda da yer yer değinildiği gibi, Doğulu pragmatistler sosyal demokratlarla işbirliği öneriyor.

Doğu Almanyalı olan pragmatistlerin, iki açıdan sosyal demokratlarla iyi geçinmek istedikleri görülüyor. Birincisi, Doğu eyaletlerinde hâlâ yüksek oranda oy alabilen Die Linke, bu eyaletlerde pragmatist politika izlemesine rağmen, partinin genel ‘aşırı sol’ görüntüsü yüzünden hiçbir partiyle koalisyon kuramıyor. Die Linke’nin şimdiki eşbaşkanları da Lafontaine çizgisinde siyaset yaptıkları için sosyal demokratlara sıcak bakmıyor. SPD ise, çok sert bir biçimde Die Linke ile koalisyonu reddediyor. Berlin gibi eyaletlerle bazı istisnası olsa da iki parti mecbur kalmadıkça birbirine yaklaşmıyor. Hele son iki eyalet seçiminde ‘sol yapan’ SPD oyunu artırınca, Die Linke’ye daha sert davranmaya başladı. Pragmatist Die Linkeciler ise, son seçimlerin yenilgisini sol kanada yüklemek istiyor.

Her neyse, Doğulu pragmatistlerin sosyal demokratlarla iyi geçinmek istemelerinin diğer nedeni ise, Doğuluların Federal düzlemde de Sosyal Demokratlarla koalisyon kurmayı ummaları ve sosyal demokratlara bu halleriyle kendilerini beğendirmenin mümkün olmadığını bilmeleri. Aslında Yeşiller tarafından kendilerini esir alınmış hisseden SPD’nin ‘salona uygun’ bir Die Linke’yi de sahnede görmekten hoşlanacağı kesin. 

Die Linke pragmatistlerinin sosyal demokratlardan bağımsızmış gibi görünen ama özünde sosyal demokratlara bağlı bir hayalleri daha var. Almanya bölge partileri kurulmasına izin veriyor. Örneğin Hıristiyan Demokratlar (CDU) Bavyera’da örgütlü değil ve onların adına Bavyera partisi olarak Hıristiyan Sosyal Birlik (CSU) örgütlü. Die Linke, zaten doğu eyaletlerinde güçsüz olan SPD’den bu anlamda da ihale koparmaya çalışıyor gibi görünüyor.

Die Linke’deki Doğulu pragmatist sosyalistlerin en hüzünlü gelen yanı ise, özünde bir sosyal demokrat olan Lafontaine’den daha kötü sosyal demokrat olmaları. Ya da kendine hâlâ sosyal demokrat diyen Lafontaine, ne olduğunu bilmiyor mu? Bu soruya aşağıdaki sitemkâr konuşmasını okuduktan sonra karar verin. Bir de aslında bu  yazıyı okuduktan sonra sizlere Lafontaine’i istemeyenleri bir yerlerden tanıyıp tanımadığınızı da sormak istiyorum. 



KUTU… (FOTOLU)

Mülkiyet nedir?

Oskar Lafontaine’in geçen pazar günü Berlin’de Sol Parti’nin düzenlediği ‘Güçlü Bir Sol İçin Yeni Güçler Öne’ adlı konferansta yaptığı konuşmasının JungeWelt gazetesinde yayınlanan ‘kısaltılmış’ halinin, ‘daha da kısaltılarak’ yapılan çevrisi:

“Sürekli en önde olmak ya da en üst görevlere aday olmak için kendimi zorlamıyorum. Ama hoş karşılamadığım bilindiği halde, kamuoyu önünde geçen bir buçuk yıl içinde sürekli yönetici görevi üstlenmem konusunda bana çağrı yapıldı. Bunu neden hoş karşılamadım? Çünkü bu çağrılar sürekli olarak görevdeki Genel Başkana zarar veriyordu.
Seçim kampanyası mücadelesi geçtikten sonra, genel kurula yaklaştığımız bu günlerde, makul bir süre için, birbirinin kalesine gol atmaya değil de, rakip kaleye gol atmaya çalışan, işbirliği içinde çalışan bir yönetim oluşturulabilirse, tekrar bu görevi üstlenebileceğimi açıkladım. Aslında bundaki amaç parti içi tartışmayı bitirmekti.

Burada sık sık parti içindeki tartışmanın içerikle ilgili olduğu söyleniyor. Farklı konulardaki somut fikir ayrılıklarının sorun olarak değerlendirildiği bir parti haline gelseydik ne olurdu? Partide sadece bir fikir olsaydı, herkes aynı düşünseydi, bu lanet sıkıcı bir şey olurdu ve sıkıntıdan sürekli uyurduk. Hayır, biz esas hakkındaki siyasal tartışmaların sürmesinden yanayız. Ama bu partide, eğer başarılı olmak isteniyorsa, hemen bırakılması gereken bir şey var ki o da şu: Uzun yıllardan beri partide 10 ila 15 kişi sürekli isimler üzerinde tartışıyor ve bu durum partiye kamuoyu önünde zarar veriyor.

İÇERİDE TARTIŞILIR; MÜCADELE, DIŞA KARŞI VERİLİR
Her kim kendi mücadele ve kavga arkadaşını kamuoyu önünde eleştirmek dışında başka hiçbir şeye sahip değilse ve kamuoyu önünde kendi partisi hakkında sürekli “bu parti kötü” diye partisini eleştirmek dışında başka söyleyecek hiçbir şeyi yoksa, bu arkadaş tatile çıksın, evine gitsin ya da başka bir şey yapsın.

Böyle olursa, tabii ki bizi izleyen basın mensupları bundan heyecan duymaz. Elbette A’nın B’ye karşı, C’nin D’ye karşı tutumları olmazsa, basın bizim hakkımızda bildirecek bir şey bulamaz. Ama ben yıllardır siyasal örgütlerin başkanlığını yapmış biri olarak şunu söylemek istiyorum, siyasal örgütler, yalnızca ne zaman aynı yöne doğru birlikte siyasal tartışma yürütür ve dışarıya doğru birlikte siyasal mücadele verirse başarı şansına sahiptir. Bu, her başarılı siyasal grubun temel ilkesidir. Partiler kendi başına bir asıl amaç değildir…  

Die Linke’yi kurduğumuzda net bir projemiz vardı. Yani, Alman ve Avrupa politikalarını sola çekmek; daha fazla sosyal devlet ve daha fazla demokrasi istiyorduk. Avrupa’da demokrasi ve sosyal devletin tasfiyesine yönelik bir barikat anlaşmasının yapıldığı bir durumdayız şimdi ve bu anlaşmanın en etkili ve belirleyici güçleri Almanya’da. Bunun için burada siyasal bir güç olma zorunluluğu var ve şimdi o kadar güçsüzüz ki…

Bizi sürekli eleştiren ve bizi bitirmek isteyenler sürekli şöyle diyor: Bizim bir demokrasi tanımımız var ve sizin böyle bir tanımınız yok… Oysa bizim demokrasi tanımımız çok açık, bu tanım bin yıldır aslında çok bir değişikliğe uğramadı. Bu çok net bir tanımlama ve şunu der: İçinde çoğunluğun çıkarlarının gözetildiği bir toplum istiyoruz. Demokrasi bu ve bundan başka da hiçbir şey!

Neden artık tahayyül bile edilemeyen bu saf demokrasi kavramında ısrar ediyorum… Avrupa ve demokrasi benim için bölünemez tek bir sözcüktür ve demokrasi sözcüğü Avrupa kültürünün ve düşünce tarihinin temel ilkesini oluşturur. Sosyal devlet tasfiye edilirken, ne yazık ki bu yoldaki mali anlaşmayı onaylayacağı izlenimi veren Almanya Sosyal Demokrat Parti ve Yeşiller bizim için artık müttefik partiler olmaktan çıkmıştır. Biz Avrupa’da sosyal devletin ve demokrasinin tasfiye edilmesinden sorumlu siyasal güçlere karşı mücadele veriyoruz.

SERMAYE NASIL DAĞITILACAK?
Bir toplumda iktidar eşit dağıtılmamışsa o toplumda demokratik düzen yoktur. Bu noktada ‘mülkiyet’ ve ‘servet’ kavramları ortaya çıkıyor. Bunun için her kim demokrasi kavramını ciddiye alıyorsa şu soruyu gündeme getirmelidir: Demokrasiye daha fazla ulaşabilmemiz için bir toplumda sermaye nasıl dağıtılmalıdır? Bu soruyu soranlar, sık sık yaşadığım gibi, Alman Anayasası’ndaki şu mantığa başvurarak cevap vermemeli: Özel Mülkiyet garantisi! Hayır, biz biraz ileri gitmeliyiz, bizi bu ilgilendirir, bizi sol yapan şey şu soruyu gündeme getirebilmemizdir: Mülkiyet nedir?    
  
Mülkiyetin ne olduğuna dair sorunun cevaplandırılmasında Aydınlanma dönemindeki tartışmayı ele alalım. Yani oradaki cevap “Mülkiyet, çalışarak oluşur, başkalarını kendin için çalıştırarak değil” biçimindeydi. Aydınlanmanın cevabı buydu… Buna göre, ‘servet’ ve ‘mülkiyet’ sözcükleri yerine ‘kendi kazancı’ sözcüğünü kullanmak mümkündü yani. Ama bu birden bire şu anlama da geliyor: Almanya’nın en zengin şirketi ALDI kendi kendine tam 18 milyar avro kazandı! Sonra Quandt ve Kladden hanımlar, kendi kendine çalışarak kazandıkları her biri 8 milyar avroyu geçen kazanca sahip… (Almanya’nın zengin iki ailesine mensup iki kadından bahsediyor…)
 
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ZENGİNLERİN ÖZGÜRLÜĞÜ
Bu noktada Almanya’daki tartışmaların, Grimm Kardeşler masallarındaki düzeyde yapıldığını söylemek durumundayım. Ama bir zaman sonra artık aydınlanma biraz daha yol almalı, ilerlemeli, kral ve kraliçenin kendileri için binleri çalıştırdığından kral ve kraliçe olduklarını söyleyebilecek düzeye gelmeliyiz. Bir zaman sonra nihayet, Grimm Kardeşler masallarındaki iktidar yapılanmalarını aşabilmeyi öğrenmeliyiz.

Burada şimdi ben, bana sürekli sorulan başka bir soruya geliyorum: (Yüzünde geniş bir gülümseme beliriyor.) Evet, madem bu kadar iyi fikirlere sahipsiniz, neden insanlar sizin için oy atmıyor? Neden böylesi kötü seçim sonuçlarına sahipsiniz? Bu soruyu bir zaman Frankfurter Allgemeine Zeitung’un kurucularından biri, Paul Sethe, Grimmlerin masallarına istinaden cevaplandırmıştı. Demişti ki: Basın özgürlüğü, bu ülkede 200 zenginin kendi düşüncesini yayma özgürlüğüdür.

Bu böyle olduğu müddetçe solun düşüncesi bu medya tarafından yayılmayacak, başkalarının öğrenilmesi için aktarılmayacak… Bunun karşısında yapılabilecek tek şey Chomsky’nin entelektüelin görevini tanımlarken söylediği şey: Yani, rahatsız etse de yalnızca gerçekleri söylemek!

KÖKLERE İNMEK 
Sisteme dair soru sormayanların, sistemi eleştiremeyenlerin akıllı görüldüğü bir durumdayız ve bununla mücadele etmek zorundayız. Sistemi ve iktidarı sorgulayanların, tutkuyla demokrasiyi savunanların ise, saçmalayanlar ve radikal solcular olarak görülmesi de normal. Ama burada bir şey söylemek istiyorum: Radikal olarak anılmak, damgalanmak değil aksine bir ödüldür. Yalnızca her kim kökenlere inerse, o, neler döndüğünü anlar.

Yalnızca sosyal yardımları kısan Hartz IV yasalarına veya 67 yaşında emekli olma yasasına karşı olduğumuzun sorulması, başka da bir şeyle ilgilenmediğimizin söylenmesi beni bazen gerçekten çok öfkelendiriyor.

Oysa biz dedik ki, mali dünya yeniden yapılandırılmalı, bankalar ve finans kurumları küçültülmeli. Dedik ki, kumarhaneler yerine tasarruf sandıklarına ihtiyacımız var…  Avrupa enerji tekelleriyle ilgili şeyler de söyledik. Yaşadığımız ve karşı karşıya bulunduğumuz sömürü ve çalıp çırpma sadece ulusal sınırlar içinde gerçekleşmiyor ki sadece Hartz IV ve ücretlerin düşürülmesine karşı mücadeleyle ilgilenelim. Sömürü, enerji tekelleriyle ve onların fiyat oluşturmalarıyla başlıyor. Avrupa’da yalnızca dört enerji tekeli olduğunu ve bunların insanları sömürdüğünü bilmek için ve bu sömürüye karşı gelmek gerektiğini anlamak için insanının sosyalist olmasına bile gerek yok. Biz ekoloji fikriyle de buluşuyoruz ve bu, monopoller yerine kamusal komünlerde demokratik üretimi savunmak demek. Ekolojistler, enerji tekelleriyle asla ekolojik hiçbir üretim yapılamayacağını da bilmeli…

Siyasal partiler birer projedir. Bu bizim proje sol güçlü olursa güçlenir. Proje, Almanya’da ve Avrupa’da demokrasiyi ve sosyal devleti savunmaktır. Takip etmemiz gereken hedef budur!”

(Birgün)

[Bu yazı 1792 kez okundu]
Selami İNCE

YAZARIN DİĞER YAZILARI: [1]
Selami İNCE
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™