Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
ADALETİN TÜMÖRLERİ
4 Mayıs 2012, Av. Abbas BİLGİLİ
, Av. Abbas BİLGİLİ
Bizim ceza yargılama sistemimizde gereksiz tutuklama ya da çok uzun süren tutukluluk hali kamuoyuna yansıyan önemli davalar nedeniyle bundan böyle herkesin bildiği bir konu haline geldi. Daha çok, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin bir uygulaması olan bu patolojik durum, ünlü kişilerin uzun süren tutuklulukları nedeniyle kamuoyunca da bilinir hale gelince, sıradan vatandaşların yıllardır bu olumsuzluğu yaşadığı gerçeği de gün yüzüne çıkmış oldu. Bu durum ister istemez özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin sorgulanmasını gündeme getirmektedir. Konuyu bilenler tarafından zaten kurulduğundan bu yana sorgulanan bu mahkemeler, son günlerde üst düzey yetkililer ve siyasal partilerimiz tarafından da eleştiri konusu olmaya başlamıştır.
Bu nedenle özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin tarihsel kökeni ve günümüze yansıyan olumsuzluklarına dikkat çekmek istiyoruz. Daha çok olağanüstü dönemlerin etkisi nedeniyle olağan ceza mahkemelerinin yanında “olağan dışı” ceza mahkemeleri de bir çok ülkede ve bizde varlığını korumuştur. Ceza hukukunda hümanist doktrinin önde gelen temsilcisi Faruk Erem olağan dışı mahkemeleri “adalette tümörleşme” olarak ifade etmiştir.
Avrupa tarihindeki Engizisyon Mahkemeleri ve 1789 Büyük Fransız Devrimi’nden hemen sonra faaliyet gösteren Devrim Mahkemelerini sonradan gelen olağan dışı mahkemelerin esin kaynağı olarak değerlendirmek abartılı bir saptama değildir. Anatole France, “Tanrılar Susamışlardı” isimli romanında Fransız Devrimi’nde kurulan Devrim Mahkemelerinin devrimin taraftarlarını dahi nasıl giyotine gönderdiğini çok güzel anlatır. Devrim, kendi çocuklarının kafasını bu mahkemeler aracılığı ile kesmişti. Faruk Erem hoca “adaletteki tümörler” konusunu izah ettiği makalesinde Fransız Devrim Mahkemelerine de değinmişti.
Bizdeki olağan ceza mahkemeleri olan sulh ceza, asliye ceza ve ağır ceza mahkemelerinin yanında tarihsel dönemlere göre olağan dışı mahkemeler varlığını şu ya da bu şekilde korumuştur. İstiklal Mahkemeleri, Yassıada Mahkemesi, Sıkıyönetim Mahkemeleri, Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri bunun somut örnekleridir.
Ancak, bu örneklere gelmeden önce bizde ilk siyasi olağan dışı mahkemenin Sultan Abdulhamit tarafından kurdurulan ve içlerinde Mithat Paşa’nın da bulunduğu kişileri yargılayan Yıldız Sarayı yanındaki çadırda yargılama yapan “Yıldız Çadır Mahkemesi”dir. Sultan Abdulaziz, aralarında Mithat Paşa’nın da bulunduğu bir ekibin darbesi ile tahttan indirildikten sonraki günlerde kapatıldığı yerde ölü olarak bulunmuş ve bunun bir intihar mı yoksa cinayet mi olduğu tartışılmıştır. Bu olay tarihçiler arasında halen tartışma konusudur. Abdulhamit, amcası Abdulaziz’in Mithat Paşa ve ekibi tarafından öldürüldüğüne inandığı için bu kişileri kurdurduğu Yıldız Mahkemesi’nde yargılatmıştır. O dönemde Avrupa’dan iktibas edilen ceza yargılama yasası ve laik mahkemeler kurulmuş olmasına karşın, sanıklara işkenceler yapılmış, işkence altında alınan ifadeler delil olarak kabul edilmiş, devletin belirlediği 3 avukatın dışında avukat tutmaya izin verilmemiş, yargıçlar Mithat Paşa’nın hasımlarından seçilmiş ve sonuçta Mithat Paşa ölüme mahkum edilmiştir. Ölüm cezası padişah tarafından müebbet mahkumiyete çevrilerek Suudi Arabistan’da Taif zindanına gönderilerek, birkaç yıl sonra da boğdurularak öldürülmüştür.
Cumhuriyet döneminin ilk olağan dışı mahkemeleri ise İstiklal Mahkemeleridir. Başlangıçta asker kaçaklarını, Kurtuluş Savaşı dönemi vatan hainlerini yargılamak amacıyla kurulmuş olmakla birlikte; Atatürk’e yapılacak İzmir suikastının ortaya çıkartılmasının peşinden yapılan yargılamalar sürekli tartışma konusu olmuştur. Muhaliflerin susturulması ve farklı düşüncelerin bastırılmasında önemli işlev görmüştür. Örneğin Nazım Hikmet gıyabında 15 yıla mahkum olunca Sovyetlere gitmek zorunda kalmıştır. Nitekim Uğur Mumcu da bu mahkemeler için; “İstiklal Mahkemeleri “mahkeme” sayılmazlar. Bunlar, savaş ve ihtilal dönemlerinde rastlanan “infaz kurulları”dır” demektedir. Bu mahkeme yargıçlarından Ali Çetinkaya bir sanığa “İstiklal Mahkemeleri avukatların laf cambazlığına gelmez” demiştir. Yine bu mahkeme yargıçlarından Lütfi Müfit Bey “ara sıra kanunun üstüne çıkarız” demiştir. Yargıçların bir kısmı hukukçu olmadığı gibi kararların temyizi de mümkün değildi. Asker kaçakları yakalanamayınca bu mahkemeler tarafından asker kaçağının yakınlarına cezalar verilebilmiştir. Bu mahkemeler için dönemin yazarlarından Hüseyin Cahit (Yalçın) “herhalde böyle bir muhakemede ben hakim olmaktan ise, mahkum durumunda bulunmayı tercih ederim” demiştir.
Önemli bir olağan dışı mahkeme de 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile kurulan ve Menderes ve arkadaşlarının yargılandığı Yüksek Adalet Divanı adını taşıyan Yassıada Mahkemesi’dir. Bu yargılamada da “doğal yargıç” ilkesi çiğnenmiştir. Başsavcı olarak görev yapan Ömer Altay Egesel, DP’den milletvekilliği için müracaat etmiş ve adaylığı kabul edilmediği için DP’lilere husumet duyan bir kişidir. Başkan Salim Başol, “sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diyecek kadar emir komuta içinde hareket etmiştir. DP’liler için “suçsuzluk karinesi” değil, “suçluluk karinesi”nin egemen olduğu bir yargılamadır. Sanıklara her türlü kötü muamele yapılmıştır. Celal Bayar’ın idam edilebilmesi için “65 yaşını geçenlerin idam edilemeyeceği" şeklindeki kanun yürürlükten kaldırılarak, idamı sağlamaya yönelik geçmişe etkili kanun dahi çıkartılmıştır. İdam edilen bakanların savunmaları kısıtlandığı gibi yazılı savunmalar da dosyalara konmamış ve bu savunma metinleri yıllar sonra bazı askerlerin özel arşivlerinden çıkmıştır. Menderes’in avukatlığını üslenen Burhan Apaydın ve Talat Asal, yaptıkları savunmalar nedeniyle tutuklanmışlardır. Yassıada Mahkemesi’nin vermiş olduğu 15 idam kararından üçü Milli Birlik Komitesi’nce onaylanmış ve acele ile infaz edilmiştir. Bazı ülkeler ve İsmet Paşa, Menderes’in idamını durdurabilmek amacıyla girişimde bulundukları için, Menderes hasta haliyle ve geleneklere aykırı şekilde aceleyle öğle vakti idam edilmiştir. Yargılamalar hukuk tarihimizin bir yüz karasıdır.
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinden sonra da olağandışı yargılamalar yaygın olarak uygulanmıştır. 12 Mart darbesinden hemen sonra faaliyete geçen Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri ile ilgili yasanın anayasaya aykırı olduğu, bağımsız olmadıkları, yargıç güvencesi ve doğal yargıçlık ilkelerine aykırı olduğu bazı hukukçular tarafından dile getirilmiş, savunma hakkı kısıtlanmış, ancak bu haklı iddiaları dinleyen olmamıştır. Bu dönemlerde yaygın ve sistematik işkence uygulaması bugün artık gizlenemez bir gerçek olarak biliniyor ve işkence altında alınan ifadeler bu mahkemelerde kanıt olarak ele alınmıştır. Kısa sürede çok sayıda yargılama yapılarak çok ağır cezalar verilmiştir. Bu yargılamaların adil olmadığı artık biliniyor ve tarih boyunca da bu haksız kararlar eleştirilecektir. O dönemde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının avukatlığını üslenen Halit Çelenk, “Gerçekte Denizlere yapılan yargısız bir infazdı. Bir kere, yargılandıkları Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi bir mahkeme değildi, yani mahkeme niteliğine sahip değildi; idare tarafından görevlendirilmiş bir kurumdu” diyor. Nitekim Deniz Gezmiş ve arkadaşları doğal yargıçların önünde değil, emir komuta altındaki askeri yargıçların önünde ve mahkeme niteliği bulunmayan bir kurul tarafından idama mahkum edilmişlerdir.
12 Eylül 1980 darbesi sonrasında da olağan dışı mahkemeler fazla mesai yaptı. Binlerce kişi işkence tezgahından geçti. Metris, Mamak ve Diyarbakır Cezaevleri birer işkence merkezi haline getirilmişti. Yargılamalar adil değildi. Dönemin yargı zihniyetini darbenin lideri olan Kenan Evren “asmayalım da besleyelim mi” şeklinde özetlemişti. Nitekim kısa sürede sağdan soldan 50 adet idam kararı infaz edildi. Bunların içinde henüz 18 yaşını doldurmadan hızlı bir yargılama sonucunda idam edilen Erdal Eren de vardı. O dönemde Gaziantep’te idam edilen Veysel Gültaş’ın idam kararı ile ilgili olarak görev yapan savcı anılarında; “benim tespitlerimle Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin kararında varılan sonuç örtüşmüyordu. Yargılamanın tarafsız ve adil yapılmamış olabileceğine ilişkin kuşkular duyuyordum” diyor.
Bugün icrai faaliyet eden “özel yetkili ağır ceza mahkemeleri” hukuk tarihimizdeki bu feci mahkemelerin günümüzdeki uzantısı ve kalıntısından başka bir şey değildir. DGM’lerin isim değiştirmiş şeklidir. Olağan dışı mahkemeler için hep olağan üstü dönem koşulları gerekçe gösterilmeye çalışılmıştır. Olağan üstü dönemler geride kaldığına göre bu mahkemeler neden halen varlığını koruyor? Bugün uzun süren tutukluluk durumu bu mahkemelerin duyarsız ve insan haklarına aykırı yargılamalarının bir sonucudur. Barolar Birliği’nin 2010 yılında yayınladığı “Tutuklama Raporu” bizdeki tutukluluğun diğer ülkelere göre feci halini somut şekilde göstermektedir. Bu mahkemeler de önceki olağan dışı mahkemeler gibi adalet sitemimizdeki önemli bir “tümör”dür. Sistemin sağlığa kavuşturulabilmesi için bu tümörün vücuttan kesilip atılması zorunlu hale gelmiş, bu konuda geç dahi kalınmıştır. Bu ülkenin insanları da çağdaş hukuk standardına uygun normal mahkemelerde adil yargılanma hakkına sahip olmak istiyorlar. Çağdaş ve evrensel hukuk standartlarına göre, son kullanma tarihi çoktan geçmiş olan bu mahkemelerin halen kullanılıyor olması bünyeye zarar veriyor.
 
Av. Abbas BİLGİLİ
Adana Barosu
 

 

[Bu yazı 2771 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™