Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Yeni anayasanın misyonu
24 Nisan 2012, Uğur YİĞİT

Batıda anayasa, çatışma sonrasında oluşan dengenin sürdürülmesini sağlarken, Türkiye'de ise çatışmayı körükleyen nitelik kazandı

Anayasacılık geçmişimize bakıldığında Batı’da olduğu gibi “yüzyıllık-evladiyelik anayasalar” yerine “tek dönemlik, kullan-at tipi, tüketim anayasaları” ürettiğimiz görülüyor. Peki neden Batılı tarzda anayasalar yapamıyoruz? Neden anayasalar on yıl içerisinde tükeniyor? Bu soruların cevabı öncelikle anayasanın gerçek misyonunda gizli. Çünkü anayasaya yüklenen misyon, onun kaderini de belirliyor.
Batılı anayasaların misyonu, genel olarak, güçler dengesini yazılı metne dönüştürmektir. Toplumsal, ekonomik ve siyasi güçlerin çekişme veya çatışma sonucu birbirlerini tanıdıkları durum ve birbirlerine karşı elde ettikleri konumları yansıtır. Bir nevi ateşkes, barış anlaşmasıdır. Güçler arası mücadelenin uzun yıllar süren çekişmelerle birlikte dengeye ulaştığı İngiltere gibi ülkelerde, tarafların birbirlerinin konumunu tanıyıp rıza göstermesi bir gelenek haline dönüştüğünden, ayrıca yazılı bir metne ihtiyaç duyulmadı. Fransa gibi çekişmenin ani çatışmaya dönüştüğü ülkelerde, tarafların kazanımlarını garanti altına alan yazılı metinler ortaya çıktı. Bu açıdan Batı anayasaları, çatışma sonrası güçler arasındaki uzlaşmayı yansıtan rötuşlanmış “fotoğraf”a benzetilebilir.

Türkiye farklı
Ülkemizdeki anayasacılık süreci bu anlamda Batı’dan farklı şekilde gelişti. İlk olarak anayasacılık hareketinin en belirgin kaynağı Batı’da olduğu gibi ülke içi güçler değil, Osmanlı Devleti ile dış güçler arasındaki çatışmadır. Islahat ve Tanzimat dönemlerinde, Batı’nın gayrimüslim azınlıklar konusunda uyguladığı diplomatik baskı, bunun açık bir örneği. Diğer bir farklılık ise uygulamada ortaya çıktı. Batı’da anayasa, çatışma sonrasında oluşan dengenin sürdürülmesini sağlarken, bizde ise çatışmayı körükleyen nitelik kazandı. Nitekim, 550 yıl yazılı bir anayasa olmadan ayakta duran devlet, son 50 yılda gerçekleştirilen anayasa ve anayasal reformlarla siyasi ve etnik çatışmalara itilerek tarih sahnesinden silindi.
Başta Batılı devletlerin baskı ve yönlendirmesiyle girişilen anayasacılık hareketi, zaman içerisinde Osmanlı aydınları tarafından bütün sorunları çözecek bir anahtar rolüne büründürülerek içselleştirildi. Onlar için, anayasa, siyasi ve hukuki bir metin olmanın ötesinde, ekonomiden sağlığa, tarımdan eğitime kadar bütün sorunları bir çırpıda çözebilecek, bir anahtardı. Abartılmış bu algı Cumhuriyet dönemine de yansıdı. Öyle ki işgal ve savaşın sürdüğü 1921 şartlarında dahi, Anayasa yapmak Meclis’in ilk işi oldu. Olağanüstü şartların yaşandığı ve henüz savaşın sonuçlanmadığı bir dönemde olağan dönem kurgusunun yapılması ihtiyacı ancak bu algıyla izah edilebilir olsa gerek.

İktidar etkisi
Cumhuriyet dönemi boyunca gelişen siyasi süreç incelendiğinde, süreç içerisinde yapılan anayasaların, Batılı anayasalardan, misyon itibarıyla ciddi farklılıklar taşıdığı görülüyor.
Bu dönem anayasalarının misyonu, siyasi iktidarı ele geçiren güce, kendi ideolojik modernizasyon programı doğrultusunda, toplumsal, ekonomik ve siyasi güçleri yeniden belirlemeye yarayacak hukuki zemin oluşturmaktı. Diğer bir ifade ile toplumun anayasa yapması yerine, anayasanın toplumu kendine göre yeniden kurgulaması, inşaa etmesi gibi sosyoloji bilimini çöpe atan bir nitelik kazanmıştı. Batı’da “fotoğraf” niteliğindeki anayasa, bizde, siyasi iktidarın kendi ideolojik ütopyasını yansıtan “tablo”dur.

Hizaya gir
Siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşümün, “tablo”ya aykırı düştüğü durumlarda, 1960’da olduğu gibi silahlı müdahale yoluyla toplum yeniden “hizaya sokulmaya” çalışıldı. Yeni misyonun taşıyıcısı Anayasa Mahkemesi, MGK ve isimlerinde “Yüksek” sözcüğü bulunan yeni kurumları da beraberinde getirdi. 1961 Anayasası misyonu gereği demokratik değil, iktidarı devlet kurumlarının egemenliğine dayanan oligarşik bir düzen kurdu.
1980 darbesiyle birlikte Anayasanın misyonu, “kışla tarzı bir hizaya sokma” biçimine dönüştü. 1961’de kurulan yapı daha katı bir hiyerarşiyle ve aşağı doğru sorumsuz şekilde örgütlendi. Hiyerarşik yapıyı ifade eden sihirli sözcük “Yüksek” sözcüğüdür (“Yüksek” Mahkemeler, “Yüksek” Seçim Kurulu, “Yüksek” Askeri Şura, “Yüksek” Öğretim Kurumu, Hâkimler ve Savcılar “Yüksek” Kurulu). Bu kurumların adlarındaki yüksek sözcüğü gibi misyonları, zihniyet ve uygulamaları da birbirine paralel oldu.

Son örnek
Anayasalar değişse de misyonun değişmediğini gösteren en güzel örneklerden birisi de referandumla değişen HSYK. Yapısı değişmesine karşın, kuruluşundaki gizli misyon (antidemokrattik, hiyerarşik, tek renkli ve tek sesli yapı) korundu. Yeni HSYK’da aynı şekilde Yargıtay ve Danıştay’daki iktidarı değiştirdi fakat misyonu pekiştirdi. Bu nedenledir ki, önceki dönem DGM’lerin rolünü bugün özel yetkili mahkemeler sürdürebiliyor. Yargı organları, eskiden de olduğu gibi, çoğulcu, demokratik bir anlayışa sahip ve evrensel hukuk, adalet ilkelerine bağlı, insan haklarını devlet karşısında öne alan bir yapı olmaktan uzak, toplumsal ve sosyal gelişmelerin gerisinde, toplumu bir ideolojik eksende dönüştürme ve inşa etme aracı olmaya devam ediyor.
Bugüne geldiğimizde, hazırlanmakta olan yeni anayasanın misyonunu, Cumhuriyet döneminde olduğu gibi “iç güçler ve dengelerin” değil, Osmanlı’nın son dönemlerinde olduğu gibi “iç ve dış güç çatışmalarının” belirleyeceğini öngörebiliriz. Anayasanın “fotoğraf” ya da “tablo” mu olacağı, bu çatışmanın sonunda ortaya çıkacak. Bununla beraber genelde dünya ve özelde Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesinde meydana gelen değişiklikler ile AB merkezli Batılı ülkelerin resmi açıklama ve raporlarına bakıldığında, etnisite ve inanç farklılıklarının anayasal statüye dönüştürülmesinin istendiği görülüyor. Ayrıca demokratik özerklikten federasyona doğru uzanan birçok talep, yeni anayasa üzerindeki iç ve dış güç çatışmalarını işaret ediyor. Tarafların açıklamaları yorumlandığında, “içerisinin”, sorunu anayasal düzeye çıkarmadan yasa düzeyinde çözme eğiliminde olduğu, bu çerçevede yerel yönetimlere yetki devri yaparak ve devrim yasalarını anayasa metninden çıkararak sonuca ulaşmak isteği seziliyor. Ancak bu çözümün “dışarısının” beklentilerini karşılayabileceğini söylemek, bölgesel jeopolitik açısından mümkün gözükmüyor.
Sonuç olarak anayasa yapım sürecini, Osmanlı döneminde olduğu gibi uluslararası güç çatışmalarına ya da Cumhuriyette olduğu gibi ideolojik ütopya doğrultusunda dönüştürme programlarına terk etmek, toplumu bir anayasa krizinden diğerine sürüklemek olacaktır. Bu nedenle yeni anayasanın ülkenin tüm toplumsal, ekonomik ve siyasi güçlerin taleplerinin toplumsal barış temelinde biraraya getiren misyona göre hazırlanması çözüm için ciddi bir adım olacaktır.

UĞUR YİĞİT Dr.,
University of North Carolina, Demokrat Yargı Eşbaşkanı

[Bu yazı 1476 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™