Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Özelleştirmenin sefaleti
24 Mart 2012, Kadir SEV

Tam bağımsızlık, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma, sanayileşme, gibi kavramlar, Türkiye Devletinin kuruluş yıllarının anahtar sözcükleridir. 1930’lu yıllarda yukarıda sıralanan amaçlarla birçok kuruluş millileştirilmiş; başta demir çelik, bakır, tekstil, şeker olmak üzere gıda, cam ve seramik, kâğıt, kimya sanayilerinde üretim yapan çok sayıda kamu işletmesi kurulmuştur. Devlet işletmeciliğine karşı olduğunu hükümet programında özellikle vurgulayan Demokrat Parti de bu uygulamayı üstelik daha çok kamu işletmesi kurarak sürdürmüştür.

Devletin kurduğu bu işletmeler aracılığıyla özel girişime ucuz girdi sağlanmış, üretimin pazara ulaşabilmesi için yoğun biçimde demiryolu yatırımlarına girişilmiş, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim kolaylaştırılmış, halka ucuz yaşam seçenekleri sunularak hem eğitimli işgücü yetiştirilmiş, hem de sermaye üzerindeki ücret baskısı hafifletilmiştir. Bunun yanısıra meşruiyetlerini dinsel temellerden alan ve merkezi iktidarlara direnebilme gücü ya da olasılığı bulunan yerel egemenlik odaklarına karşı mücadele verilmiştir.

Uygulamalar, geniş toplum kesimlerine, ekonominin canlanması, refah düzeyinin yükselmesi, ücretsiz kamu hizmeti verilmesi ve aydınlanma olarak yansımış, bu nedenle de benimsenmiştir.

Bugün artık, kapitalizm ile tam bağımsızlık kavramlarının hiçbir zaman uyuşmayacağı; emperyalizmin nesnesi olan ülkelerin sanayileşme beklentisinin bir düşten ibaret olduğu; her şeyin parayla satıldığı bir sistemde ücretsiz kamu hizmeti sunulmayacağı net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Dinsel inançların kullanılmasına ise artık iktidarıyla muhalefetiyle bütün partiler gereksinme duyduğu için aydınlanma da bir hayaldir.
Bugün gelinen aşamada sermaye sınıfı, bırakın kamu işletmelerini, halkın ormanlarını, göllerini, derelerini, tarihi ve kültürel varlıklarını bile Devletten istiyor ve ne yazık ki alıyor da!

Bu yazıda, sermaye birikim sürecinde bir dönem önemli roller üslenen kamu işletmelerinin yağmalanarak yok edilmesi serüveni ana hatlarıyla özetlenmektedir.

KİT’lerin özelleştirilmesinden ne tutarda gelir elde edildi?
KİT’lerin satılmaları sonucunda elde edilen gelirin ve bunun nerelere kullanıldığının açıklanabilmesi için, üzgünüm ama aşağıdaki rakamların yazılması gerekiyor.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) verilerine göre, 1986-2011 yılları arasında 199 kuruluş satılmış, 188’inde hiç kamu payı kalmamıştır. Satışlardan 43,1 milyar $ gelir elde edilmiştir. Ancak bu tutarın 10,7 milyar $ vadeleri gelmediği için henüz tahsil edilmemiştir. Satılan işletmelerin dağıttığı kar payı vb. kalemlerden ayrıca 5,6 milyar $ gelir elde edilmiş, 9,4 milyar $ borç alınmıştır. Böylelikle ÖİB’na 25 yıllık süre içinde 47,4 milyar $ tutarında nakit girişi olmuş, bunun 46,2 milyar $’ı kullanılmıştır.

AKP öncesindeki dönemde 8,0 milyar $; AKP döneminde ise 35,1 milyar $ tutarında özelleştirme yapılmıştır. Diğer kalemlerden elde edilen gelirler de eklendiğinde AKP’nin iktidar olduğu 9 yıllık süreçte 39 milyar $ kaynak kullandığı ortaya çıkmaktadır. Bu tutar toplam özelleştirme kaynaklarının %82’sidir.

Özelleştirmeden sağlanan kaynakların 22,3 milyar $, iç ve dış borç ödemeleri için Hazine'ye aktarılmıştır. 12,7 milyar $, özelleştirme kapsamındaki kuruluşların mali yapılarının güçlendirilmesi, borçlarının ödenmesi, iş kaybı tazminatları ile emeklilik primi ödemeleri ve reklam giderlerine harcanmıştır. 11,0 milyar $ ise özelleştirmenin diğer süreçlerinde; bono ve tahvil gibi ödemelerde kullanılmıştır.

Bu rakamların oranlarının verilmesiyle tablo biraz daha net görülebilmektedir: elde edilen kaynakların %48’i borç ödemelerinde, %52’si ise özelleştirilen kurumların mali yapılarının düzeltilmesi ve özelleştirmeye hazırlanmasında kullanılmıştır. ÖİB, kaynakların yarısından çoğunun yine özelleştirilen kuruluşlara aktarılmasını; “özelleştirme olgusu var olsa da olmasa da devletin bir şekilde hazinesinden yapmak zorunda olduğu harcamalar” gibi bir gerekçe öne sürerek savunmaktadır.

Elde edilen gelirin yarısının özelleştirilen kuruluşlara yeniden aktarıldığı, kalanıyla da borç ödendiği böyle bir başarıya ulaşılabilmesi için IMF’den 2000 yılında 760 milyon $, Dünya Bankasından ise1986 yılında 250 milyon $, 2005 yılında da 465,4 milyon $ olmak üzere toplam 1,4 milyar $ kredi alınmıştır. Krediler; özelleştirme sürecinin önündeki riskleri ortadan kaldırmak, danışmanlık hizmetleri için kaynak sağlamak, özelleştirme sonucunda işsiz kalanlara beceri kursları vb vererek oyalamak ve böylelikle karşı çıkma reflekslerini zayıflatmak için harcanmıştır.

Yukarıdaki bir yığın rakamın bilanço özeti şudur: 25 yılda devlete ait 199 kuruluş satılmış ve karşılığında, 2011 yılındaki 4,5 aylık enerji ithalatını ödeyebilecek bir kaynak sağlanmış, satış bedellerinin 1/4’ü ise henüz tahsil bile edilememiştir.

Böylesine bir tablonun sorumluluğu, AKP’nin çok sevdiği performans deyimleriyle söyleyelim; %82 oranıyla AKP iktidarlarınındır.

Özelleştirme düşüncesi ne zaman başladı?
Devlet işletmelerinin kuruluşlarına ilişkin yasal düzenlemelere bakıldığında, daha kuruldukları tarihlerde özel girişime devredilmesinin koşullarının oluşturulduğu görülür. Çoğu, anonim şirket statüsünde kurulmuştur ve pay senetleri hamiline yazılıdır. Bunun anlamı, yerli ya da yabancı şirketlere satılması arasında hiçbir fark görülmemesi demektir. Bu amaç, 1938 yılında yürürlüğe giren ve bütün Kamu işletmelerini tek bir yasal çerçeve içinde birleştiren 3670 sayılı Yasada daha belirgindir.

1970’li yılların ikinci yarısına değin, KİT’lerin bu işlevlerine olan gereksinmenin sürdüğü anlaşılmaktadır.

1975 yılının ikinci yarısından başlamak üzere, KİT’lerin Ülke kaynaklarını savurganca kullandıkları, gerekenin üzerinde işçi çalıştırdıkları, zarar ettikleri, kalkınmanın önünde engel oluşturdukları gibi konular, neredeyse ana gündem malzemesi yapılmış ve toplum özelleştirmelere hazırlanmıştır. Ayrıca bu kuruluşlara yeni yatırımlar yapılmamış, teknolojileri eskimiş, üretim ya da verilen hizmetler aksatılmış, böylelikle satılmalarının gerekliliği konusunda halk “ikna olmaya” başlamıştır.

Türkiye’deki özelleştirmeye milat olarak 1984 yılı alınır. Oysa AP, MSP ve MHP’nin koalisyon ortağı olduğu ve Milliyetçi Cephe (MC) olarak adlandırılan hükümetin kabul ettiği 1976 yılı Bütçe Yasasında; anonim şirket statüsündeki KİT’lerin %49’a kadar paylarının satılması, anonim şirket olmayanların ise bu statüye geçirilmeleri için hükümet yetkili kılınmıştı. Üstelik bu Yasa ile alıcılara %8 kâr garantisi de veriliyordu.
1976 Yılı Bütçe Yasasının bu düzenlemesi, Anayasa Mahkemesince iptal edildi ve hiç uygulaması olmadı. Ama sürekliliğin görülebilmesi açısından bu Yasadan da söz edilmesi önemlidir.

Söylemler farklı eylem aynı
Emperyalizmin çıkarları söz konusu olduğunda bütün partilerin özelleştirme konusunda birleştiği görülmektedir. Her ne kadar özelleştirme gelirlerinden en çok AKP yararlanmışsa da AKP İktidarı, aralarında SHP, CHP, DSP’nin de olduğu koalisyon dönemlerinde hazırlanmış hukuksal altyapı ile yargı kararlarına aykırı davranma geleneğini kullanmıştır.

Özelleştirme konusundaki ilk Anayasal düzenleme DSP’nin iktidar olduğu 1999 yılında yürürlüğe giren 4046 sayılı Yasa ile yapılmıştır. Üstelik Anayasanın 155. maddesi değiştirilerek Danıştay’ın yetkileri kısıtlanmış; imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerini “inceleme” yetkisi, “görüş bildirme” ye indirgenmiştir.

Yargı kararlarına karşı hukukun dolanılması konusunda da hükümetler arasında ayrılık olmadığı görülmektedir. 1992 yılında DYP, SHP koalisyonu; “Bakanlar Kurulu Prensip Kararı” adını verdikleri, hukuk sisteminde olmayan ve o güne değin hiç görülmemiş bir Karar almışlar ve Danıştay’ın iptal kararlarına uyulmayacağını ilan etmişlerdir. Gerekçeleri “mahkeme kararlarının ileriye ve geriye dönük işlem tesisine hukuken olanak olmadığı”dır. Daha sonraki bütün hükümetler karşılaştıkları olaylarda, bu Bakanlar Kurulu Kararının gereğini yerine getirmişlerdir.
SHP’nin de İktidara ortak olduğu 1994 yılında kabul edilen bir yetki yasasına dayanılarak 4 KHK çıkarılmıştır. Yetki Yasasının Anayasa Mahkemesince iptali üzerine, bir Başbakanlık Genelgesi yayımlanarak Türk Hukuk sisteminde olmayan bir yorum getirilmiş ve Anayasa Mahkemesi kararı çarpıtılarak uygulanmıştır.

DSP, DYP ve ANAP’ın Koalisyon ortağı olduğu 1999 yılında ise Bakanlar Kurulu Kararına bile gerek duyulmamış, Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı gerekçe gösterilerek Danıştay Kararlarına uyulmamıştır.

1970’li yıllarda Demirel’in şu sözleri basına yansımıştı: “Danıştay kararlarını uygularsam hukuka aykırı davranmış olurum.” O yıllardan bu yana çok iktidar değişti ama yargıya bakışın pek değişmediği anlaşılıyor. En yoğun ve organize biçimini AKP iktidarında yaşadığımız ise bir gerçek.
Özelleştirmelerin yandaşlara çıkar sağlanması için kullanılması, Özelleştirme uygulamaları, yandaşlara çıkar sağlanması ya da savrukluk ve beceriksizlik örnekleriyle doludur.

Bir işletmenin ihaleye çıkılmasından önce tahmini bedelinin belirlenmesi ve bunun kamuoyundan gizlenmesi gerekmektedir. İhalelerde, gerçek değere ulaşılabilmesi için bu bir zorunluluktur. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun 2005 yılında yazdığı Özelleştirme Denetimi Raporunda, tahmin edilen bedellerin ne denli ilkesiz belirlendiğini gösteren çok sayıda örnek verilmiştir. Aralarında çarpma işlemi yapılması gerekirken bölme yapıldığına ilişkin örnekler bile bulunmaktadır.

Yapılan yanlışlar elbette ihaleleri yanlış yönlendirmiştir. Sözgelişi DDK Raporuna göre, Gemlik Gübre Fabrikası için 2000 yılında 140-170 milyon $ aralığında fiyat belirlenmiş, 96 milyon $ fiyat veren bir istekliye tahmin edilen bedelin altında olduğu için satılmamış, 2003 yılında bu kez 64-84 milyon $ aralığında değer belirlenmiş 83 milyon $ satılmış ve 13 milyon $ zarar edilmiştir. Aynı işletme için belirlenen fiyatlar arasında neden iki kata yaklaşan fark olduğu ise hiç sorgulanmamıştır.

Çok daha vahim örnekler basında yer almıştır. Söz gelişi, Kütahya Şeker Fabrikasını alan Vahit Kiler’e 113 dönüm, Bursagaz’ı alan Çalık Grubuna ise 8 dönüm arazinin yanlışlıkla devredildiği ortaya çıkmıştır.

Bunlar, yalnızca denetime takılan ya da rastlantıyla ortaya çıkarılabilen yolsuzluk ya da savrukluklardır.

Son söz olarak şunları söylemeliyim: Geçmiş, geçmişte kalmıştır! 1920’li yılların bağımsızlık ve aydınlanma heyecanını yaşamak isteyenler, derhal bir zaman makinesi edinmeli ve o yıllardaki dünya kapitalist sisteminin koşullarını bugüne taşımalıdır. Ya da gerçekçi olup güçlerini sosyalizm için birleştirmelidir.

(SolHaber)

[Bu yazı 1505 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™