Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Geçmişten geleceğe Türkiye Aydınlanması üzerine-I.
2 Aralık 2010, Nurettin ABACIOĞLU

Geçen hafta, “aydınlanmacılık ve özgürlük mücadelesi üzerine…” başlığıyla bir yazı yazdım. Yazının bağlamı AKP’nin üniversiteyi dönüştürme siyasası ile ilgiliydi. Bu siyasanın birçok bileşeni var. Yükseköğrenimin kurumsal ve yönetsel AKPtizasyonu ve yeni bir akademia yaratma süreci ile öğrenci gençliğin bir kesmini “türbana özgürlük” üzerinden kendine kazanma, eşzamanlı bir koşutluk olarak yaşanıyor. Üniversite bileşenleri içinde çeşitli renklerden “ilericilik” ise, her gericileşme darbesinde dağılmamak ve mevzi korumak çabasıyla neredeyse hep “sıfır noktası”nı savunuyor. Akademinin kavramlaştırılması ve içerikten ne anlıyoruzdan, mücadele biçimleri hakkındaki ayrıntılara değin, programatik çözümler konusunda Üniversite Konseyleri, toplumsal kurtuluşu eksen almış bir aydınlanmacılık geleneğinin çağrıcısı olarak konumlanıyor. ÜKD’nin son türban karşıtı etkinlikleri, imza toplama, hukuki-adli girişimler ve “aydınlanma-özgürlük toplantıları” olmak üzere üç başlık altında sürüyor.

İlk yazı bu etkinliklerden üçüncüsüne bir gönderme ve katkı amacını taşıyordu; ve fakat bu yazının kapsamı kuşkusuz, aydınlanmacılığın kapsadığı alan ve derinliği bir defada karşılamaya yetmezdi. O nedenle, konuyla ilgili akıl yorma işine biraz daha devam gerekmektedir.

Bütünlüklü bir aydınlanma, tarihsel ve nesnel koşulların doğru saptanması, çözümlenmesi ve örgütlü eylemlilik gelişterilmesini içeren bir süreçtir. Bu anlamda programatik çözümlemelere temel oluşturacak bir “tezler” bağlamını, gündeme getirip gözden geçirmek ve böylece dünü anlamlandırıp, buradan gelecek okumalarını bir kez daha yapmak sağlıklı sayılmalıdır.

Bu coğrafyada, “batı aydınlanması”nın kökenine katkı yapmış nice toplumsal evrilme örnekleri ve aktörleri gelip, geçmiştir. Ancak Türkiye’li bir aydınlanma, tarihsel olarak uluslar arası bağlarıyla önce Osmanlı’ya ve sonrasında da Cumhuriyet’e dayanmaktadır. Bugünkü manzara, kapitalizme ve emperyalizme tam eklemlenmiş bir Türkiye coğrafyasını resmetmektedir. Sınıflar mücadelesi, “üniter bütünlük” gölgesinde etnisite ve mezhepleşmeye yıkılan bir ayrışma ve parçalanma kavşağına varmıştır. Bu politizasyonun gerekçelendirilmesi de demokratikleşme ve liberalleşme olarak adlandırılmaktadır. Siyasi antitenin asal hedefi, islami karakteri başat olan bir cumhuriyet kurgusunu içerirken, düzen siyaseti içindeki karşıtlığını laik ve üniter devlet yanlılığına dayalı bir cepheden almaktadır. Oysa tarafların gündeminde, sistemin ve düzenin öznesi olan kapitalizmin sorgusu bulunmamaktadır; tersine varılmış olan “tekelci” evreye yedeklenme ve onu geliştirme, ortak özellik olarak düzen siyasetinin aktörleri olan partilerin programlarında yansıtılmaktadır.

Türkiye coğrafyasının 14. yüzyıldan itibaren yakın tarihi incelendiğinde, toplumsallaşma evrelerinin bütün özellikleri, “Osmanlı” geçmişinde yatmaktadır. Bu geçmişi ne hayırhah anan bir güzellemecilik, ne de kaba materyalist bir reddiyecilik, yöntemsel olarak doğru olmayıp, tartışma kurgusu, tarihsel materyalizme uygun yapılmalıdır. Kısacası, fetihler ve savaşlar tarihinin içinde bir yükseliş ve yıkılma paradigmasını “batı uygarlığı”nın ilerisine ya da gerisine düşme eklektizmine dayamadan, üretim ilişkileri ve sınıflar bağlamında incelemek gerekmektedir.

Böylesi bir toplumsal bakış açısını kurgulamayan ve buradan bir ortaklaşma çıkaramayan ilerici hareketlerin aydınlanmacı, toplumsal kurtuluşçu ortaklığı gerçekleşemeyecektir.

Öyleyse, önce batı feodalitesinin özellikleri ile Osmanlı’nın Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) nı karşılaştırmalı değerlendirmek gerekir.

Batıcı feodaliteden Osmanlı feodalitesine…
1. Feodalite, sonradan kapitalizme evrilen, öncesinde de soylu toprak sahiplerinin toprak üzerindeki mülkiyetlerinin egemenliğine dayanan bir toplum düzenidir.

2. Feodal toplum, yüzyıllarca devam edegelmiş olan köleci toplumun son bulmasıyla doğmuştur. Toplumun bir tarım toplumu oluşu ve toprağı işleme süreçlerinde köle emeğinin yerini serf emeğinin almış olması, feodalitenin başlıca özellikleri arasında sayılabilir.

3. Toplumsal evrimleşmenin bu basamağındaki feodal düzenin üretim ilişkileri de, bir dizi sınıfsal ilişkileri kapsar. Mülkiyet rejiminin bir yanında “senyör” olarak da anılan feodal bey ve diğer tarafında köylü-serf bulunmaktadır.

4. Asal olarak feodal bey, iki emtianın mülkiyet hakkına sahiptir. İlki toprak üzerindeki neredeyse sınırsız özel mülkiyet hakkı ve dolaysız üretici olan serf üzerindeki sınırlı mülkiyet hakkıdır.

5. Serfler verili zamanda köle ile özgür insan arasında yer almışlardır. Üretim aracı olarak toprağa malik olamamakla birlikte, onu işlemekte kullandığı bir kısım araçlara da sahip olabilmişlerdir.

6. Serfler, ekerek işlediği topraktan bir yandan kendi geçimini sağlarken, diğer yandan da doğrudan feodal beye artık değer üretmişlerdir. Bu üretim biçimi, hem angaryayı zorunlu kılmış ve hem de faiz ekonomisinin palazlanmasına neden olmuştur.

7. İki üretim biçiminde ortak olan başlıca özellikler şöyle özetlenmelidir:

* Serf, feodal beye kişisel olarak bağımlıdır.
* Feodal bey, işlenen tüm toprağın sahibidir.
* Serfin üzerinde bireysel kullanımı için üretim yaptığı bir toprak parçası vardır.
* Bütün tarımsal üretim, serflerin emeği ve canlı-cansız iş aletleriyle yürütülür.
* Ekonomi dışı zor kullanılmasıyla köylüler artı-emek harcar ve toprak sahibi için artı-ürün yaratır.

8. Feodal angaryanın ve faiz ekonomisinin farklı özellikleri de bulunmaktadır: Angarya ekonomisinde mülkiyet rejiminin temel aracı olan toprak bey ve serf toprağı olarak ikiye ayrılır.

9. Feodal beye ait olan geniş toprak parçalarında, serf emeği ve üretim araçlarıyla tarımsal ürünler üretilir ve bunların tamamı feodal toprak sahibi tarafından mülk edinilir. Serfler, feodal beyin toprağı üzerinde, feodal toplumun başlıca sömürü biçimi olarak, artık emek harcar; onun için haftanın belirli günlerinde karşılıksız zorunlu (angarya) çalışarak artık ürün üretir. Serf, angaryadan arta kalan zamanda, kendi payına düşen küçük toprak parçası üzerinde karnını doyurmak için üretim yapmaya devam eder.

10. Faiz ekonomisinde serf için farklılaşan yegane olgu, mülkiyetine tahsis edilen toprak parçasında kendi doyumu için yaptığı üretimin bir bölümünü de beyle paylaşma zorunluluğunun bulunmasıdır. Ürün, efendi beye “haraç-faiz” olarak ya da “salma” olarak geri döner.

11. Toprak mülkiyeti beyler arasında parçalı olarak özelleştiğinden, devletin yapısal kurgusu da bu parçalılığa uyum göstermiştir. Dolayısıyla devlet aygıtının kurumsal bağları ve işleyişi, tarihsel süreç boyunca göreceli gevşek ve erk adına rekabete açıktır.

12. Özetle, batı kapitalizmine kaynaklık eden feodal üretim tarzı, üretim süreçlerinde beşeri üretici faktör olarak yer alan ve toprak beylerine bağımlı olan serflerin tarımsal üretimle yarattıkları artık değere zor yoluyla el konulmasını içeren iktisadi ve siyasi bir süreçtir.

13. Ticaret ve ulaştırma hizmetlerinde zamanla ortaya çıkan gelişmeler, üretimi sadece kullanım ve tüketim için yapılır olmaktan sıyırmıştır. Maddi bir değişim ve sermaye birikimine yönelik bir evrimleşme, bir yandan üretici güçlere hız verirken, yanısıra kentlerin gücünü de birbirine göre değiştirmiştir. Serfin sınıfsal profili giderek değişikliklere uğramıştır. Hem artık ürünü daha da artırmak için uğraşan feodal beyle buna karşı çıkan serf arasındaki çelişki, hem de servet birikiminin tüccarların elinde büyük ölçüde yoğunlaşmış olması, yeni sınıf çatışmalarını daha da keskinleştirmiş ve yoğunlaştırmıştır. Bütün bunlara, kendi mülki varlıklarını devam ettirmek için birbiriyle savaşan feodal beyler arasındaki iç çelişki ve feodal iktidar ile tüccarlar ve güçlenmeye başlayan kent ve köy kapitalistleri arasındaki çelişkilerin eklenmesi, feodalizmin sonunu hazırlayan başlıca da etmenler olmuştur.

14. Gerek Anadolu’ya ve gerekse oradan Avrupa’ya milattan sonra ilk bin yılda gerçekleşen Asyatik kavim göçleri içinden Osmanlı’nın adının öne çıkışı 700 yıllık bir tarihi kapsar. Bir kabile beyliğinden, devasa bir imparatorluk sınırlarına erişen Osmanlı toplum düzeninin dalgalı değişken sürekliliği, günümüz Türkiye’sinin bugünkü kaderine de damgasını vurmuştur. Osmanlı mülkünde yerleşik farklı kültürlerden ve gelişmişlik düzeylerinden halkları bir araya getiren kozmopolit üretim ilişkilerinin çeşitliliği ise, mülkiyet düzenin tanımlanmasında ve bugünün anlaşılmasında en çetin problematiği oluşturmaya devam etmektedir.

15. Osmanlı, islamiyeti kabul etmiş Türkik bir kavim olarak dünya tarihinde sahne almıştır. Süreç içinde imparatorluğa evrilmiş ve 20. yüzyıl başında, en az 11 farklı devlete parçalanmış bir çok uluslu toplum düzeninden, ulus-devlete dönüşümün de çekirdeği olmuştur. Kozmopolit bir hanedanlık erkinde, yönetici elitlerinin kullandığı kimi imtiyazlara karşın öznel bir sınıfa dönüşememiş olması, feodaliteden burjuvajiye ve kapitalizme geçiş süreçlerini de Avrupa’daki benzerlerinden farklı etkilemiştir.

16. Osmanlı toplum düzeni, genelde doğuyu “ilkel” gösterme vurgusunu içinde taşıyan bir “despotiklik”le ve hem de “Asyatik” oluşu ile anılır. Kapitalist emperyalizmin hizmetindeki oryantalist tarih anlayışı “despotizm” kavramını vurgulu işlerken, doğulu toplumların üretim ilişkileri ve düzen sorunsalının çözümünde Marksist tarih tezi, Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) kavramlaştırmasını önemli ölçüde yeğlemiştir.

17. Dar coğrafi sınırlardan devasa bir imparatorluğa genişleyen Osmanlı devleti, tarihihi karakteristik olarak hem despotik bir ATÜT miraçısı ve hem de Bizans üzerine oturan ayaklarıyla Batının tarihsel bir parçası sayılmalıdır.

18. ATÜT çözümlemesi, üretim süreçlerinde gelişen yöntemlerin katkısıyla, ilkel kır topluluk ve göçerlerinin yerleşik düzenli artık ürün birikimi sağlaması sırasında ortaya çıkan ve batı feodalizminden de bu bağlamda ayrılan bir toplumsal yapılanma kategorisidir.

19. Tarım ve el zanaatlarının dayanışmacı ve kendine yeterli birliğinin olduğu; üretim araçları üzerindeki mülkiyetin bireyin özelinden ayrık olduğu; dolayısıyla üst kolektivitenin, o alandaki topluluğun kendisinde bütünleştiği; devletin hükmecici ve emredici despotik sıkı bağlarla yegane mülkiyet kurumu haline geldiği; bu kurumu elinde tutan yönetici ailenin üretici güçleri tebalaştırırken, yönetici kıldığı ayrıcalıklıların da bir sınıfa dönüşümünü ikincil mekanizmalarla engellediği bir toplumsal yapı ve kategorisidir.

20. Osmanlıya izafe edilen işte bu ATÜT kavramıdır.

Gelecek yazılarda devam düşüncesiyle.

(SolHaber 18.11.2010)

Geçmişten geleceğe Türkiye Aydınlanması üzerine-II…

Geçmişten geleceğe Türkiye Aydınlanması üzerine-III…

[Bu yazı 2291 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™