Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
BURJUVA DEMOKRASİSİ NEREYE GİDİYOR?
1 Mart 2012, Doç. Dr. Mustafa DURMUŞ

"YENİ EVRUPA EKONOMİK YÖNETİŞİMİ" VE "TEKNOKRAT HÜKÜMETLER":

Burjuva demokrasisi nereye gidiyor?

Kapitalist krizin yeni aşaması hem ulusal hem de ulus üstü düzeyde siyasal üst yapıda önemli değişikliklere yol açıyor. “Yeni Avrupa Ekonomik Yönetişimi” adlı ulus üstü bir hegemonya stratejisi AB, IMF ve Avrupa Merkez Bankası (ECB)“Troyka”sı tarafından hayata geçiriliyor. Ulusal düzeyde ise seçimle gelmiş hükümetlerin yerini Yunanistan ve İtalya’da olduğu gibi “teknokrat hükümetler” alıyor. 9 Aralık’ta 17 avro bölgesi üyesi ülkenin imzaladığı “mali anlaşma” bu stratejinin son halkası. Anlaşmanın amacı üye ülkelerin mali birliğini sağlamak olarak açıklansa da uygulamalar bunun daha sert bir kemer sıkmayı kalıcı hale getirmek olduğunu, böylece de krizin faturasını çalışan sınıflara ödetmek olduğunu ortaya koyuyor. Strateji ile başta maliye politikaları ve bütçe hakkı olmak üzere tüm işgücü ve gelir politikaları ulusal hükümetlerin elinden alınarak ulus üstü finans oligarşisinin emrine veriliyor.

EKONOMİK KRİZDEN SOSYAL
VE POLİTİK KRİZLERE...
2008 yılında ABD’de başlayan ve günümüze kadar başta Avrupa olmak üzere tüm dünyayı sarmalına alan kriz ana akım iktisatçılar ve büyük sermaye çevrelerince değişik biçimlerde tanımlandı ve her bir kriz tanımına göre de farklı çözümler önerildi. Bazı iktisatçılara göre bu kriz bir “finansal kriz” ya da “kredi krizi” idi. Finansal kriz için finans sektörünün daha fazla regüle edilmesi, kredi krizi için ise likiditenin restore edilmesi gerektiği savunuldu. Ardından İzlanda, Yunanistan, Portekiz ve İrlanda’nın borçlarını ödeme güçlüğüne düşmesiyle bunun bir “borç krizi ve avro krizi” olduğuna karar verildi ve kamu borç krizi için bazı reformist liderlerce “zenginlerin vergilendirilmesi ve Tobin Vergisi” önerildi. Ancak bu çözüm ciddiye alınmadı. Uluslararası sermaye çevrelerinin son çözümü ise Troyka patentli “Yeni Avrupa Ekonomik Yönetişimi” adlı sıkılaştırılmış bir mali ve finansal birlik ve kalıcı kemer sıkma anlaşmasının üyelere kabul ettirilmesi oldu.

Siyasal alanda kriz, piyasaların hükümetlerle yaşadığı bir “güven krizi”olarak da tanımlanıp bunun kararlı hükümetlerin uygulayacağı kemer sıkma politikaları ile aşılabileceği savunuldu. Son olarak krizin bir “politik liderlik krizi” olduğu açıklandı ve seçilmiş hükümetlerin piyasaların kemer sıkmaya ilişkin taleplerini güvenilir ve yeterli bir biçimde yerine getiremediği tespitinden hareketle İtalya ve Yunanistan örneğinde olduğu gibi bu seçilmiş hükümetleri devirip yerine ulusal(!) çıkarları gözeten atanmış bürokratlardan oluşan hükümetler getirildi. Böylece Avrupa’da yaklaşık iki yüz elli yıllık burjuva demokrasilerinden oligarşik-Parlamenter Bonapartist devlet biçimlerine geçiş dönemi başlamış oldu.

YENİ AVRUPA EKONOMİK YÖNETİŞİMİ:
SESSİZ KARŞI DEVRİM
Küresel kapitalist krizin politik krizlere dönüşmesi Avrupalı egemenler açısından kemer sıkmayı kalıcı hale getirecek yeni politik yapılanmalara gitme ihtiyacını ortaya çıkardı. Krizle baş etmede mevcut hükümetler yetersiz kalınca, son halkası 9 Aralık’ta imzalanan “mali anlaşma” (fiscalcompact)[1] olan “Yeni Avrupa Ekonomik Yönetişimi” adlı ulus üstü bir hegemonya stratejisi uygulamaya konuldu.

Parasal birliğin yanı sıra bir mali birliğin de öngörüldüğü bu anlaşma ile “Avrupa Finansal İstikrar Kolaylığı (EFSF)” finansmanı yaygınlaştırılırken, ECB’nin eurobond çıkarması, borçlu ülkelere sınırsız fon sağlaması ve Avrupa Komisyonu’nun ulusal bütçeler üzerine kısıtlar koyması mümkün olabilecek.

Strateji iki ayaklı[2]: İlk ayakta “Avrupa Sömestiri” düzenlemesi ile üye devletler bütçelerini önce Avrupa Komisyonu ve Konseyi’nin ön onayına, sonra kendi ulusal meclislerine sunacağından ulus üstü bir bütçe denetim ve gözetimi söz konusu. Böylece Komisyon ulusal bütçelerde değişiklikler isteyebilecek. Ayrıca hükümetler çıkardıkları bono ve tahvil miktarları ve yasal borçlanma sınırları ile ilgili olarak birbirlerini bilgilendirecekler. Borç limitleri aşıldığında otomatik bir düzeltme mekanizması devreye girecek.

Kısaca uluslararası sermaye sadece krizdeki ülkeleri değil tüm Avrupa’yı kapsayacak olan bu düzenlemeyle, üye devletlere Avrupa’da yüzlerce yıldır verilen mücadelelerle elde edilmiş olan ulusal meclislerin bütçe yapma hakkını ortadan kaldıracak kalıcı bir kemer sıkma düzeni anlamına gelen bir yeni yönetişim anlayışını kabul ettirdi[3].
Bu strateji aynı zamanda olası bir iktisadi çöküşe ve paralelinde yükselebilecek olan toplumsal muhalefete karşı bir önlem. Anlaşma ulusal yasalar ve anayasalarla da destekleneceğinden, atanmış bürokratlar aracılığıyla krizin bedelinin emekçiler tarafından ödettirilmesini meşrulaştıran bir anlaşma ve anayasa üzerinden yürütülen bir gasp niteliğinde. Böylece ulusal bağımsızlık kavramının içi tamamen boşaltılıyor.

Ancak bu düzenleme kendi içinde de sorunlu. Çünkü nitelikli çoğunluk, referandum koşulu ve yasal bekleme sürelerinin uzunluğu gibi engeller nedeniyle bir düzenlemeyi anayasaya koymak zor bir iş. Ayrıca anayasal bir kuralı, değişen bir ortama kolayca uygun hale getirmek ya da bir mali kuralı büyük çoğunlukla ikinci kez değiştirmek çok zor. Keza devlet borçlanması ve bütçe açığı ekonomik istikrar açısından faydalı olabilecek araçlardır.

İkinci ayakta makroekonomik dengesizliklerin önlenmesi hedefleniyor. Ancak hem makroekonomik dengesizlik kavramı çok geniş tutuluyor hem de bir ön uyarı sistemi kuruluyor. Buna göre dengesizlik tanımı “yüksek bütçe açığı” ya da “kamu borcu” ile sınırlı olmayacak.

Örneğin bir üye ülke ekonomisinin rekabet gücü azalırsa ya da kamu harcamalarının düzeyi aşırı artarsa bir ön uyarı sistemi altında AB kurumları bu ülke ekonomisine müdahale edebilecek. Komisyon; rekabetten uzaklaşmadan, konut balonlarına, etkinsiz kaynak tahsisinden, iç ve dış borç düzeyine ve sürdürülemez tüketime kadar pek çok şeyi makroekonomik dengesizlik olarak niteleyebilecek. Böylece maliye politikasından işgücü politikası ve borçlanma politikasına kadar her araca müdahale edilecek.

Sözü edilen rekabetçilik, esnek işgücü piyasaları, emeklilik haklarının budanması, eğitim ve araştırmanın doğrudan büyük iş-sermaye çevrelerinin hizmetine sunulması anlamına geliyor[4]. Böylece bir üye ülkenin rekabet gücünde bir düşme belirlendiğinde Troyka bu ülkeden kamu kaynaklarının tahsisi, yeni vergi önlemleri, işgücü piyasasına müdahale gibi taleplerde bulunacak. Ancak strateji avro bölgesindeki yapısal dengesizlikleri görmezden geldiği için çare olamayacak.

Stratejinin son aşamasında (Scoreboard) üye ülke ekonomilerinin gelişimini izleyen ve dengesizlikleri tanımlayan bir gözetim sistemi var. İzleme, göstergeler ve alarm düzeyleri ya da eşikler tanımlanarak, Komisyon’ca yapılacak. Üye ülke eşiği aştığında “aşırı dengesizlik prosedürü” başlatılacak. Bu durumda Avrupa Konseyi üye ülkenin bir eylem planı yapmasını isteyecek ve bu plan yeterli bulunmazsa eylem planının değiştirilmesini üye ülkeden talep edecek.
Kurallara uymayan üye ülkelere uygulanacak yaptırımlar ise üyenin avro bölgesi üyesi olup olmadığına göre değişiyor. Eğer ülke avro bölgesi üyesi ise yaptırımlar kesinlikle uygulanacak. Bir öneriye göre bu yaptırım ülkenin GSYH’sinin binde birine kadar bir para cezası olabilecektir. Ülke avro bölgesi dışında bir AB üyesi ise yapılacak şey düzenli bir biçimde kamuya açık yollarla bu ülkenin teşhir edilmesi (kara liste) ve bütçe ön onayı prosedürünün bu ülkeler için hayata geçirilmesi olacak. Para cezalarına alternatif olarak avro bölgesi dışındaki ülkelere verilen krediler kesilebilecek.

Kısaca Strateji’nin iktisadi boyutunda Troyka tarafından üye devletlerden başta işgücü ve bütçe politikalarını emekçilerin aleyhine daha da değiştirecek nitelikte reformlar(!) uygulamaları, yani ücretleri ve yaşam standartlarını düşürmeleri, halihazırdaki kemer sıkma önlemlerini daha da sertleştirerek kalıcı hale getirmeleri istenmektedir. Ayrıca kamuda özelleştirmelerin hızlandırılması, kamu sendikalarının etkisizleştirilmesi ve sosyal güvenlik-sağlık hizmetlerinin azaltılması da talep edilmektedir. Siyasal alanda ise, siyasal erkin seçilmiş hükümetlerden büyük bankalar ve finansal kuruluşların adına hareket eden teknokrat hükümetlere transferi öngörülmektedir. Böylece politik gündem AB düzeyine taşınırken, politik güç de ulusal düzeyden Avrupa düzeyine transfer edilmektedir.
Özetle, bugün Avrupa’yı sarmalına alan mücadele sadece ekonomik alanla sınırlı değil. Finans oligarşisi demokratik hükümetlerin yerini alıyor ve bütçe yapma hakkını yitiren halklar özel sektörü tazmin eden nakit makinelerine dönüştürülüyor, borç kölelerine indirgeniyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Barroso tarafından[5] “sessiz devrim” olarak nitelendirilen bu gelişmeler aslında egemenlerin yeni ekonomik ve sosyal gündemini hayata geçirmek anlamına gelen bir “sessiz karşı devrim” niteliğinde. Kısaca, uluslararası sermaye çevreleri krizi fırsata dönüştürüyor.

TEKNOKRAT HÜKÜMETLER
Kasım ayında önce Papandreu’nun demokrasi ile flörtü, ardından İtalyan hazine bonosu faizlerinin hızla yükselmesi finans piyasalarını endişelendirmişti. Dünyanın en büyük yedinci ekonomisindeki bir borç temerrüdü durumu bankacılık krizi yaratarak avro bölgesi ve dünya finans sisteminin çöküşüne ve yeni bir resesyona neden olabilirdi. Ayrıca piyasalar Berlusconi’nin kemer sıkma programını yeterince sert uygulamadığına inanıyordu. Bu yüzden Troyka destekli Merkel ve Sarkozy radikalleşme kararı aldılar ve Berlusconi’nin 17 yıllık ve Papandreu hanedanının 40 yıllık hegemonyası sona erdirildi.

AB destekli “coup detat” öyle açıktı ki Economist Dergisi “mesajın son G20 Cannes toplantısında ya reform yaparsınız ya da gidersiniz” şeklinde verildiğini açıkladı[6]. Böylece NATO’nun Kaddafi’yi yok ettiği gibi, AB de başarılı bir darbe ile iki lideri düşürdü.

Darbeler devrilenin yerine yeni kuklalar getirildiğinde gerçekten darbe olurlar. Bu nedenle darbeciler İtalya devlet başkanını, Mario Monti’ye yeni hükümeti kurma görevi vermesi için baskıladılar. Seçkin bir bankacı olan Monti, AB Komisyonerliği görevinin yanı sıra Goldman Sachs’ın danışma kurulu üyeliğini yapmıştı (ECB’nin yeni başkanı Draghi ise başkan seçilmeden önce Goldman’ın Avrupa bölgesi başkanıydı). Yunan hükümetinin başına getirilen Lucas Papademos ise Yunanistan’daki riski 45 milyar avroyu bulan ECB’nin eski başkan yardımcısı. Operasyonun bir yönüyle ECB’nin alacaklarını kurtarmakla ilgili olduğu söylenebilir.

İki lider de apolitik teknisyenler değil. Sağın ve Batıyı yıllardır fazla demokratik olmakla suçlayan Troyka’nın direktifleri doğrultusunda “ücret ve sosyal haklardan fedakârlık yapılarak krizden çıkılabileceği” yönündeki bildik bir ideolojiyi pazarlamaya çalışan ve krizin faturasını iki halkın sırtına yıkma peşinde olan adamlar. FT’de yazıldığı gibi “Monti önemli bir banker. Politikacıların yapmaya cesaret edemediklerini yapacak bir ulusal hükümeti oluşturacak bir figür”[7].

Yunanistan ve İtalya’daki son gelişmeler hükümetlerin artık hangi ekonomik yönelime doğru gidileceğini tartışmayacaklarını, tam tersine ekonomik yönelimlerin hükümetleri yönlendireceğini gösteriyor. Yani teknokrat hükümet görüntüsünün ardında yatan şey siyasetin sonlandırılmasıdır: Artık seçimler, referandumlar olmayacaktır. Bu, siyasal alanın tümüyle ekonomiye devredilmesi demektir.

Teknokratların “krizi çözebilecek, bilimin içinden, politikanın uzağında ve ulusal çıkarları her şeyin önünde tutacak iyi uzmanlar” olarak tanıtılması ise gerçeğin saptırılması, finans kapitalin bilimi kullanarak durumu meşrulaştırma çabası. Yani “teknokrat” nitelemesi, kriz sonrası uygulanan bazı sermaye yanlısı politikaların “miktarsal kolaylaştırma” ya da “saç kesimi” adlarıyla gizlenmesi gibi bir amaca hizmet ediyor.

Mimarı Goldman Sachs gibi finans kapital çevreleri olan ve giderek yaygınlaştırılmaya çalışılan teknokrat hükümet olgusu çok iyi analiz edilmeli.

(i)Bu hükümetler, demokrasinin beşiği Avrupa’da bile kemer sıkma önlemlerinin hızlı ve kalıcı bir biçimde uygulanabilmesi için demokrasiden vazgeçilebileceğini gösteriyor.

(ii)Yüzyıllardır “piyasa ve demokrasi” ayrılmaz bir bütün gibi gösterilmekteydi. Kapitalizm bir krizden diğerine sürüklendikçe artık piyasaların demokrasiye ihtiyacının kalmadığı ortaya çıktı. Egemenler demokratik politik seçeneklere ihtiyaçları olmadığını açıkça belirtiyorlar. Papandreu’nun kemer sıkma önlemlerini referanduma götürme hamlesi bile Alman ve Fransız seçkinlerini rahatsız etmeye yetti. Yani “kapitalizm ile demokrasinin evliliğinin bittiği” tezi doğrulanıyor. Asıl şok eden gelişme ise liderlerin her şeyi açıkça yapıyor olmaları.

(iii)Ekonomi sadece siyaseti belirlemekle kalmıyor, kendi alanının dışına taşıyor ve hükümetlerin demokratik denetimlerini de ortadan kaldırıyor. Karar alma gücü ve yetkisi siyasal alandan ekonomi alanına kaydırılıyor. Emekten yana siyaset seçenekleri ise “ekonominin ihtiyaçları” gerekçesiyle yok edilirken,“apolitik uzmanlık” maskesi altında politik projeler dayatılıyor. Muhaliflere ise en ufak bir hoşgörü gösterilmiyor. Bu gelişmeler artık AB gibi kapitalizm temelli birliklerin vahşi kapitalizmin ılımlılaştırılacağı yerler olmadığını gösteriyor.

(iv) Ayrıca aşırı sağ giderek güçleniyor[8] ve Parlamenter Bonapartist uygulamalar Avrupa ölçeğinde yaygınlaştırılmak isteniyor. Nitekim Avrupa Komisyonu, Merkel ve Sarkozy’nin onayıyla, kemer sıkmaya direnen Macaristan ve Romanya gibi ülkelerde de Bonapartist diktaları gündeme getirmeye başladı. Şimdilik bu bir Parlamenter Bonapartizm biçiminde olsa da kriz daha da derinleşir ve toplumsal muhalefet daha da yükselirse bu daha sert biçimler alabilir.

Son olarak, Avrupa tarihinde karanlık bir sayfa açılırken, Türkiye’nin bu gelişmelerden etkilenmemesi mümkün değil. Bu yıl Türkiye ekonomisinin belirgin biçimde daha az büyüyeceği, hatta hiç büyümeyeceği öngörüsü yaygın. Çünkü Avrupa krizi yüzünden Türkiye’ye artık eskisi gibi bol ve ucuz dış kaynak gelmeyecek. Yani AKP’yi üç kez iktidar yapan etkenlerden biri olan büyüme modelinin sonuna geliniyor. Ayrıca resmi enflasyon oranı yüzde 10’u aşacak.

Yeterli yabancı kaynak bulamayan, zengini vergilemeyen ve özelleştirme de yapamayan hükümetin işgücünün maliyetlerini düşürürken verimliliğini artıracak ve vergi yükünü emeğin üzerine daha da kaydıracak politikalara yöneldiği anlaşılıyor. Bunun da toplumsal muhalefeti yükselteceği endişesi baskıcı - faşizan uygulamaların önünü açıyor. Öyle ki Türkiye’nin ‘otoriterleşmesi’ ve ‘çoğunluk diktası’ tartışmaları dünyada konuşuluyor. NewYork Times[9] Türkiye’de tutuklu gazetecilerin durumunu birinci sayfaya taşırken, FT gazetesi başyazısında "Türkiye’nin lideri otoriter bir yönetime doğru sürükleniyor, Türkiye’den otoriter bir rejim olmaya yönelik rahatsız edici işaretler alınıyor.”[10] yorumunu yaptı.

Bazıları “Ayrışma Tezi”ne (de coupling) atfen 2008 krizi sonrasında Türkiye’nin diğerlerinden ayrışarak dünyanın en sağlam ekonomileri arasına girdiğini ileri sürmüşlerdi. Son ekonomik gelişmeler bunu doğrulamıyor. Burjuva demokrasilerinden oligarşik-otokratik yönetim biçimlerine doğru ilerleyen bir Avrupa gerçeği ortadayken Türkiye’nin ayrışarak “ileri demokrasiye” doğru gittiğini söylemek bu yanılgının politik alanda sürdürülmesidir. Türkiye’nin daha otoriteryen ve baskıcı bir yönelime girdiğini her gün yaşayarak görüyoruz.

KAYNAKÇA:
[1]European Council, Statement by the Euro Area Heads of State or Government, Brussels, (9 December 2011).
[2]Corporate EUtopia (2011), Corporate Europe Observatory,http://www.corporateeurope.org, (January 2011).
[3]Wolfgang Streeck (2011), “The Crises of Democratic Capitalism”,New Left Review,
(September-October 2011), http://brechtforum.org.
[4]Corporate Europe Observatory (2010); ”Bigbusiness as usual”, http://www.corporateeurope.org,(March 2010).
[5]Kenneth Haar (2011), “EU's Silent Revolution in Economic Governance Undermines Democratic Control”, www.corporateeurope.org.(January 19, 2011).
[6]Jérôme E. Roos (2011), “Welcome to Post-Democratic Europe”,http://www.zcommunications.org, (November 16, 2011).
[7]Lee Sustar (2011), “The bankers takeover in Italy”,http://socialistworker.org, (November 15, 2011).
[8]Jayati Ghosh (2010), “Racism and Recession in Europe”,Foreign Policy in Focus, www.fpif.org (10 June 2010).
[9]Aslı Aydıntaşbaş, “O zaman bu rejimin adı ne?” ; “Tüm teröristler bizdeymiş!”, http://siyaset.milliyet.com.tr, (15.12.2011).
[10]“Erdoğan'ın sürüklendiği büyük tehlike”, www.milliyet.com.tr, (11. 01. 2012).

Mustafa Durmuş
*Gazi Üniversitesi İİBF Maliye Bölümü, Doç.Dr.

[Bu yazı 2706 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™