Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Yoksa Voltaire Türk müydü?
24 Ocak 2012, Ali TOPUZ
, Ali TOPUZ

Fransa'daki soykırımı inkar yasasının ifade özgürlüğüyle ilgisi yok. Avrupa'daki ceza sistemleri "soykırım" fiilini sadece öldürme fiillerinden ibaret saymayan, hazırlıkta, işlenirken ve sonrasındaki "söylem"leri de suçu gerçekleştiren fiili sayma eğiliminde.

Türkiye’de hükümetin-devletin, muhalefet partilerinin, akademilerin, basının ileri gelen ve gidenleri bir müddettir düşünceyi ifade hürriyeti konusunda pek bir hassas, pek bir coşkulu ve pek bir enerjik. Malum mesele, Fransızlar Ermeni soykırımını inkârı yasallaştırıyor ya bizimkiler de almış sazı ellerine sallayıp duruyor: 
“Nerede kaldı aydınlanma ilkeleri? Nerede kaldı Fransız ihtilalinin getirdiği ilkeler? Nerede kaldı ifade özgürlüğü? Bu, çifte standart. Tarih meselesi sadece tarihçilere bırakılmalı. Soykırım filan yok. Atalarımız yapmaz.” Hele iktidar partisinin bazı üyelerinin Fransız ihtilaline atıfla Fransa’yı yerden yere vurma girişimleri var ki, insan bir an dalsa, Voltaire Türkmüş de Enver ve Talat paşalar Fransızların atasıymış sanabilir. 

SORULMAYACAK SORULAR 
Bu yazıda bazı sorular sorulacak ve cevap aranacak, bazı sorular da sorulmayacak. 
Önce sorulmayacak sorular: 
Atalarımız öyle şeyler yapmıyorsa, tarihçiler neye bakacak? Konu tarihçilere bırakılacaksa atalarımızın yaptığını ya da yapmadığını nereden biliyoruz? Hrant Dink niye ve nasıl öldürüldü? Peki mahkemesi nasıl bitti? Rahip Santoro ve Malatya Zirve Kitabevi cinayetleri neydi? TCK 301 ve 305, aslında Fransız ceza kanunlarında mı var, Türkiye Cumhuriyeti Ceza Kanunu’nda mı? Memleketin doğusunda bir yerlerde, kamu güvenlik kurum binalarının temellerinden kafatasları çıkıyor, kazdıkça çıkıyor. O kafatasları niye orda? “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” sözünü Fransız ihtilali el kitabından mı alıp koydunuz oraya? KCK davasında Kürtçe duyulur duyulmaz mikrofonlar niye kapanıyor? Kürtçenin ölümü anlamına gelen politikaları Voltaire, Diderot ve D’Alembert mi öğütledi? Kanuni Sultan Süleyman’ın, hani şu Fransızlara ne kadar küçük bir ulus olduklarını 500 yıl önce söyleyiveren sultanın kullandığı “Kürdistan” sözünü kullananlar için Terörle Mücadele Kanunu ve Özel Yetkili Savcılıklar ne diyor? Kürtlere hakaret eden spikerler Fransa’nın desteğiyle mi takipsizlik kararıyla onurlandırılıyor? Kürtlerin nüfus artış hızına çare isteyen profesörler Fransız üniversitelerinde mi çalışıyor? Jean Paul Sartre Türkiye’de onurlandırıldı da İsmail Beşikçi’ye Paris belediyesi mi yıllarca hapishanelerde tuttu? 
Bu soruların sonu yok. Bu yazı bunlarla değil, sadece şu son günlerde çok sevilip tutulan, herkesin diline yapışan, “Fransa’nın yaptığı düşünce özgürlüğüne aykırı” sözüyle ilgileniyor. 

SUÇUN TARİHİ 
Şimdi yazının cevabını aradığı soru: Efendim, soykırımı inkar diye bir suç olabilir mi? Olursa bu düşünceyi ifade hürriyeti aleyhine çağdışı bir düzenleme mi olur? 
“Soykırım inkârı”, holokost sonrası Almanya’dan başlayarak Avrupa ülkelerinin ceza hukuku sistemlerine giren bir suç tipi, ırkçılık, ayrımcılık ve nefret suçlarıyla mücadele arayışındaki çağdaş Batı hukuklarında nispeten yeni bir eğilim. Konunun tartışma alanı da, ifade özgürlüğünden çok bu türden düzenlemelerin nefret ve ayrımcılık suçlarını engellemeye uygun olup olmadığı. Yani “İnkar, düşünceyi ifade özgürlüğüne aykırı” argümanı hiç mertebesinde değilse bile çok cılız. Soykırım gibi insanlığa karşı suçlar çünkü sadece soykırımcı makinanın (yani örgütlü militer güçlerin, genellikle de devletin) öldürme fiiliyle işlenmiyor; o makinayı harekete geçiren sözlerle başlıyor, dolayısıyla “inkar” da soykırım fiilinin kapsamında, yani “söz”le “eylem”in iç içe sayıldığı bir suç tipi bu. Yani düşünceyi ifade hürriyetinin çağdaş sınırlamalarından biri olan “açık ve yakın tehlike” unsurunun “inkar” söyleminin içinde yer aldığı düşünülüyor. 
Nedeni basit: Holokost bir gecede olup bitmedi, dil aracılığıyla yürütülen yani “düşünce beyanı” gibi görülen uzun bir hazırlık sürecinden geçti; bu süreçten çıkarılan dersin bir sonucu olarak da, “bir daha mümkün olmaması için” her tür ayrımcı söylemin tasfiyesini sağlamak ve (yine aynı hedefe ulaşmak için) “olanın kötülüğünün önemsizleştirilmesi” suç sayıldı. Fransa’da olan biten de teknik olarak bu çerçeve içinde. Tekrar edeyim, tartışılacak nokta “soykırımı inkâr suçu” ihdas etmenin düşünce suçuyla ilişkisinden çok, ayrımcılık, ırkçılık vb. kötülüklerle mücadele uygun olup olmadığı. Bana göre de ne uygun ne de yeterli. Uygun değil, çünkü devlet-hükümet tasarrufu olarak yasalar, konuldukları gibi birkaç gün içinde kaldırılabilirler de. Yeterli değil çünkü sorun sadece yasalar değil, toplumsal politikalar ve zihin kodlarında. Yasalar olsa da olmasa da engelleyici politikalar üretilmek, toplumsal kötücül kodlarla mücadele etmek kaçınılmaz. 

FRANSA’NIN NİYETİ 
Fransız yönetimi bunu yaparken, devletlararası ilişkiler çerçevesinde Türkiye aleyhine bazı çıkarlarını elde etmek gibilerinden gayrimeşru arzular, fikirler içinde olabilir mi? Mümkündür. Devletlerarası ilişkiler böyle şeylere müsait. Fransa’da bu kanun gündeme geldiğinde, “Ekonomik çıkarlarınıza dikkat edin ha” diye buradan esip gürleyenlerin yaptığı da daha ahlaki değil, bir ahlak arıyorsak bu ilişkilerde. 
Türkiye’nin konumunun zaafı aslında sadece Ermeni soykırımından kaynaklanmıyor; örneğin Fransa 1915’i soykırım kabul etmeden şimdiki yasayı çıkarmış olsa, tebrik ve teşekkürlere en mazhar millet payesini de alabilirdi küfredenlerin ağzından. Türkiye’nin konumunun temel zaafı, etnik ırkçılık ve her türlü ayrımcılık konusunda ne devlet örgütlenmesine hakim zihniyet içinde, ne de toplumsal politikalar açısından hiçbir çaba göstermeyişi. Açıkçası genel siyasal söylem, basına hâkim dil ve eğitim sisteminin ruhu itibarıyla bu suçları, haydi işleyen demeyelim, ama hazırlayan bir yapıya sahip olması asıl sorunu Türkiye’nin. Bizi, yurttaş olarak, ilgilendiren de buna karşı mücadele edecek yollar, yordamlar olmalı. Bunun mücadelesi olmadan ne 1915’i ne bugünü ne de yarını gereği gibi düşünmek mümkün. 

NOT: 
Bugün 24 Ocak. 12 Eylül darbesinin asıl başlangıç günü. Bir de Uğur Mumcu’nun katledildiği gün. İki kere karanlık bir gün. Uğur Mumcu yaşasaydı politik olarak çok mu uzak olurduk? Kuvvetle muhtemel, ama Uğur Mumcu’ya geçen 19 yıl içinde kendi fikirlerini savunma, tartışma, dönüştürme, değiştirme, geliştirme hakkı tanınmadı. Yaşam hakkı karanlığın cellatları tarafından elinden alındı; kimi onunla aynı, kimi zıt fikirde çok sayıda başka yurttaşımız gibi. Saygıyla anıyorum. 

(Radikal)

 

[Bu yazı 1598 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™