Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Zorbalığın son biçimi
19 Kasım 2011, Mustafa TOKDEDE
, Mustafa TOKDEDE

9 Kasım 1926 yılında Faşist Mussolini, ünlü İtalyan düşünür siyasetci Antonio Gramsci’ yi milletvekili dokunuzmazlığına rağmen tutuklatır. Yargılanmasında Antonio Gramsci’nin savcısı o meşhur sözü söyler “Bu beynin çalışmasını yirmi yıl durdurmalıyız” Söylenildiği gibi Gramsci 5 yılı ıssız bir adada olmak üzere toplam 20 yıl hapse mahkûm olur. Çok kötü hücre ve hapishane koşullarında sağlığı bozulan Gramsci 1934 yılında şartlı olarak bırakılır ama kısa sürede 46 yaşında ölür. Gramsci’yi fiziki olarak yok eden Faşist Mussolini onu beyin olarak da yok ettiğini zanneder. Hâlbuki Gramsci’nin hapishanede kaleme aldığı “notlar” ölümünden 70 yıl sonra halen günümüzde okuyanlara ışık tutuyorsa, o beyin durmamış ve yok edilmemiştir. Mussolilini’de seçimlerle iktidara geliyor, ilk işi seçim yasasını değiştiriyor, 1924 yılında tekrar seçime gidiyor. Partisi ancak yüzde 30 dolayında oy toplayabildiği halde, yeni seçim yasası sayesinde, milletvekillerinin üçte ikisinden fazlasını kazanıyor. O çoğunluğun kararıyla, 1925 yılında tüm partileri kapatarak yasama yetkisini kendi eline alıyor.


Konu Mussolini’den açılmışken kısa bir hafıza tazelemek Faşizmden bahsetmek isterim. Çünkü Faşizmin varlığını, kaynağını, koşullarını anlamadan faşizmle savaşılmaz. Türkiye gibi dışa bağımlı yarı sömürge ülkelerde faşizm öyle zaman zaman ortaya çıkan değil; sürekli var olan bir olgudur. Durum ve şartlara göre kuzu veya kurt postuna bürünür ama burjuvazi açısından vazgeçilmez bir silahtır. Burjuva devletin devamı sadece baskı rejimiyle mümkündür. Emekçi sınıfın hak hukuk, özgürlük insanca yaşam talepleri her zaman egemen sınıf tarafından faşizan yöntemlerle bastırılır. Yani faşizm sınıfsal bir olgudur, ezen ve ezilen sınıfların olduğu her toplumda faşizm sürekli vardır. Faşizmde insan değeri, sevgi vicdan yoktur. Bir ve ikinci dünya savaşlarında olduğu gibi gözünü kırpmadan yüz milyona yakın insanı ölüme göndermiş. Aradan geçen yıllar ne çehresini ne de içeriğini değiştirmiş, günümüzde 4 milyon nüfuslu Bosna’da sınırların değişimi 300 bin insanın yaşamına, Irak’ta ABD’nin petrol aşkı bir milyon insanın hayatına mal olmuştur.


Bu kadar giriş ve tanımlamanın ardından yüzümüzü ülkemize elimizdeki ampulüde AKP’nin üstüne tutalım ve AKP’nin gerçek yüzünü görelim. İstesek de istemesek de AKP son seçimlerde aldığı oy oranı, yasama, yürütme ve yargı dâhil, devletin üst bürokrasisinden orduya, emniyetinden, üniversitelerine kadar her alanda amaçladığı değişimi gerçekleştirdi. Yani şimdiye kadar hükümet olup da iktidar olamayanların tersine AKP bugün hem hükümet, hem devlet oldu. Davul da, tokmak da elinde. Bu kadar gücü elinde toplayan bir hükümet, ileri demokrasi, açılım, özgürlük gibi kelimeleri en çok kullanarak geldiği iktidarda, adeta bir infaz ekibi gibi çalışmaya başladı.


AKP ekip olarak ve gücün verdiği cesaretle, ilk iş olarak “ben” kaynaklı sert bir üslup yaratırken kendilerine olan hertürlü haklı eleştiriye büyük bir hazımsızlık göstermeye başladı. İçerde, dışarda, mecliste, sokakta, her türlü hak arayışı, düşünce beyanı, muhalif sesleri diktatoryal yöntemlerle bastırmaya başladı. Bu cüret, tehlikeli boyutlara ulaştı. Bırakın kırık dökük demokrasileri, faşist cuntalarda bile dile getirilen insani talepler, AKP iktidarı ile konuşulmaz hale geldi. Sokakta dayağa alışmıştık, kitap yazanın, düşüncesini söyleyenin bölücü, provakatör veya örgüt üyesi olduğunu öğrenmiştik. Şimdi dayak meclise sıçrarken, provakatörlük unvanı da; ekmek isteyen, çadır isteyen karda - kışta durumundan hoşnut olmayan depremzedeye yakıştırıldı.


Kapitalist sömürüyü gizlemek, sınıf çelişkilerinin üstünü örtmek için cemaat eksenli bir yapılaşmaya önem verildi. Eğitimde şükür kültürü pompalanırken, din, tarikat, ulvi değerler öne sürülerek bu dünyayı değil öte dünyayı düşünen, öte dünyanın sorunlarını çözmeye çalışan bir gençlik, bir toplum yaratılmaya başlandı. Nasıl, bir hipodromda koşan atlara koşu esnasında gözlerini iki yandan kapatarak sadece önünü görmesini için "at gözlüğü" takılırsa, AKP bugün Türkiye’nin gözüne, at gözlüğü takmaya çalışıyor. Yazan, çizen, düşünen, eleştiren itiraz eden etrafını gören bir toplum değil, doğadaki bütün renkleri ‘’haki’’ olarak gören bir cemaat istiyor.


Bunun için de ferman yazıyor. İsterseniz bu konuda Gramsci’nin teorisine başvuralım. ‘’Egemen sınıflar her zaman ve durmaksızın zor kullanarak egemenliklerini sürdürmeyip bunun yanında ve ağırlıklı olarak sivil toplum üzerinde elde ettikleri entellektüel ve moral yönetimle egemenliklerini sürdürmektedirler’’ der. AKP ve Başbakanı, sivil toplum örgütlerini, cemaatları, gazetecileri, yazarları, sanatcıları toplantıya çağırıyor. Nasıl düşünmeleri gerektiği, neleri yazmaları nelerin sakıncalı olduğunu dikte ediyor. Uymayanları boy hedefi gösteriyor, bedelleri açıklıyor. Ertesi günü polis insan avına çıkıyor, işaret edilenler toplanıyor. Darbe dönemi ve bugünün farkı, darbe döneminde kurban listeleri infaz ediliyordu. Bugün bu listeler öldürülmüyor sürünmeye bırakılıyor.


Yeni hukuk ve yargı sistemiyle “Terörle Mücadele”adı altında insanlar sorgusuz sualsiz toplanıyor. Bunun için bir suç işlemeniz veya saldırıda bulunmanız gerekmiyor. Bu iş her an, evde, okulda işde veya üniversite kürsüsünde sizi bulabilir. Düşünüyor olmanız, tehdit potansiyeli olarak algılanmanız için yeterlidir. Neden, nasıl diye sormayın, çünkü AKP’nin yeni sistemi tepeden tırnağa böyle donanmıştır. Telefon dinlemeleri, gizli tanıklar, aslı asdarı olmayan suçlamalar bu iş için yeter de artar bile. Hiç haberiniz olmadan adını bile ilk defa duyduğunuz bir örgüt üyesi olabilirsiniz. Hadi bakalım ispat et, olmayan bir örgütün üyesi olmadığını.


Açılım muamması, Hopa’da yaşananlar, KCK operasyonu adı altında yapılan baskın, gözaltı ve tutuklamalar dalgası, Hopa sonrası Ankara tutuklamaları, halen içerde olup da suçunu bilmeyen yazarların durumu, AKP’nin içini okumak için somut bir örnektir. Açılım diyerek ortaya bir şey koymazken, ağızlarındaki baklayı düşürdüler. Açılımın adı, bütün Kürtlerin kayıtsız şartsız gelip teslim olmaları idi. Onlar teslim olmayınca AKP ileri demokrasi adına sorgusuz sualsiz toplamaya başladı.


Dahası var, Marx bir tarihte şöyle söylüyor: "Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, cahilliğin, zalimliğin, aklî yozlaşmanın birikimi aynı anda olur.’’ Aynen öyle oluyor. AKP halkına kömür dağıttı, iftar sofraları açtı, aynı bağın gülleriyiz türküsünü söyledi, şükretmesini öğretti. Halkın düşünmesine izin vermedi, halkı aptallaştırdı, en önemlisi halkın elini eteğini bu dünyadan çekip öteki dünyaya güdüledi. Bu dünyanın nimetleri de kendilerine kaldı. İktidar olduğu süre boyunca toplumsal bencillik, toplumsal çürüme ve köşe dönmecilik yeşerdi. Popüler ve yoz kültür moda haline gelirken kişisel kurtuluş her türlü değerin önüne geçti.


Tarihe asrın soygunu olarak geçen Deniz Feneri hırsızlığı aydınlatılmadı. Aydınlatılamazdı, çünkü başta Başbakan ve AKP’nin birçok milletvekili, bürokratı çok iyi biliyorlar ki, Deniz Feneri Davası hakkıyla soruşturulursa Türk Siyaset Tarihinde büyük bir deprem olacak kimse koltuğunda kalamayacaktı. Oysa, hırsızlık paralarının nerelere akıtıldığı gün ışığı gibi ortada ve Alman makamlarınca açıklanmıştı. Konu aydınlatılmadığı gibi tutuklular askeri harekât ve deprem kargaşasında serbest bırakıldı. Çünkü uzun tutukluluk süresinde çıkabilecek çatlak sesler hepsini fazlasıyla korkuttu. Bu vesileyle bütün Türkiye AKP’ nin adaletini ve yargısını daha net görmüş oldu. Parasız eğitim isteyen öğrencileri 19 ay hapis yatıran, kitabı yayınlanmamış yazarı tutan, seçilmiş Milletvekillerinin 2 yıldır iddianamesini bitiremiyen yargı, 6 bin sayfalık dellilleri olan hırsızlık davasını 4 ay içinde inceledi.


Mussolini’nin nasıl öldürüldüğünü, Roma meydanında ayaklarından iple asılarak halk önünde nasıl teşhir edildiğini dünya biliyor. Çok uzağa gitmeyelim halen hayatta olan darbecilerimiz, darbeleri bire bir yaşayan halkımız var. Cuntanın paşası yüzde 92 oyla Cumhurbaşkanı oldu ve bugün düştüğü durumu kendi gözleri ile görüyor. Ne diyelim, gün gelir devran dönermiş. AKP ve yargısının da halka ve adalete hesap borçları olacağı günler mutlaka gelecektir.
 

[Bu yazı 1766 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™