Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Orduya cemaatin meşru gördüğü isimler geliyor
29 Ağustos 2011
Yüksek Askeri Şura (YAŞ) sürecinde yaşananlar ve önümüzdeki dönemde PKK'ye karşı polis gücünün kullanılacak olması AKP-Ordu ilişkisine dair  tartışmaları yeniden gündeme getirdi. AKP'nin orduyla hesaplaşması- yeniden dizaynı, sivilleşme ve yeni savaş konsepti gibi konuları Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve siyaset bilimci Yrd. Doç. Dr.  İsmet Akça ile konuştuk.

- AKP hükümetinin yeni savaş konseptini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yeni bir savaş sürecine girdiğimiz çok açık. Ancak bu kez 1990’lı yıllardan farklı olan yanı AKP’nin bu savaşı ordu eliyle, ordunun domine ettiği bir süreç üzerinden değil de daha sivil bir iktidarın domine ettiği bir süreç üzerinden gerçekleştirecek olması. AKP daha doğrudan kendi denetiminde olan devletin şiddet aygıtları üzerinden bu savaşı yürütme kararı aldı. Burada tabiî ki polis çok önemli. Zaten polisi kontrol altına almış durumda. Jandarmayı da aynı şekilde kullanmaya çalışıyor.

-Niçin polis?

Türkiye’de biz ordu eleştirisi yaparken, militarizmi konuşurken çok dar bir şekilde sivilleşmeye indirgeyerek tartıştık. Yani bir çeşit liberal paradigma içinden bu mesele konuşuldu. Bu kısmen anlaşılabilir bir şey çünkü Türkiye’de ordunun politik alan gücü vardı. AKP 2002’de iktidara geldiğinde "TSK ile bir çeşit ittifak, mutlu bir evlilik yapabilir miyim?" diye düşündü. Fakat  bu beklentisi boşa çıktı. Darbe girişimleri oldu. Bu açıdan AKP her zaman Türkiye merkez sağına göre orduyla daha fazla hesaplaşma, sivilleşme denen şeyi daha fazla yapmak zorunda olan siyasal bir parti oldu. Çünkü ordu için Türkiye merkez sağı  öyle ya da böyle her zaman meşru olmuştur. Ama AKP’yi hiçbir zaman meşru görmediler. AKP, bu durumu gördükten sonra farklı bir strateji kullanmaya başladı. Dolayısıyla da sivilleşme dediğimiz o adımları atmak, orduyu politik olarak güçsüzleştirmek zorundaydı. Bugün geldiğimiz noktada da bunu başardı.  Bu zaten olması gereken bir şeydi, demokratikleşme diye bir şeyden söz edeceksek eğer... Ordunun elini politik anlamda bağlayana kadar da Kürt sorununu  mümkün olduğu kadar askerin müdahale alanına girmeyecek şekilde stabil bir şekilde kalmasını istedi.
 
İşte bu nedenle AKP eğer Kürt sorunu meselesini yine ordu üzerinden yürütmeye devam ederse bu her zaman ordunun yeniden politik bir güç kazanması için alan açar. Bu dünyanın her yerinde böyledir.  Eğer bir iç savaş varsa ve orada da sivil iktidarın tam da denetiminde olmayan bir ordu üzerinden bunu yürütüyorsanız, o ordu politik alanda sivil iktidar aleyhine daha fazla yer kaplar.

- Peki, bir sivilleşmeden söz edebilir miyiz?
Evet ama sivilleşmenin ne olduğunu belirtmek lazım. Ordunun sivil siyasetten bağımsız hareket etmeyip onun bir çeşit kontrolünde olan bir aygıt haline getirilmesiyse AKP bunu başardı. AKP orduyla hesaplaşırken tartışmalar genellikle sivilleşme paradigması üzerinden yapıldı evet.  Fakat orada şu gözden kaçırıldı. Sivilleşme tek başına ne bir demokratikleşmeyi ne de de-militarizasyonu getirebiliyor. Sivilleşme de gayet otoriter, gayet yine devletin şiddet aygıtları üzerinden bir yönetme biçimini muhafaza edebilir. Bu açıdan AKP’nin orduyu politik alanda güçsüzleştirmesi illa demokratik bir siyasal alan siyasal rejim kurduğunuz anlamına gelmiyor. AKP bütün kurumlarda yaptığı şeyi yapmak istiyor. Devlet aygıtını kontrol eden tüm kadroları değiştirmek, kendi kontrolüne almak. Bunu YÖK, yargı, polis ve MİT’de yaptı. Ordu da bundan sonra muhtemelen AKP’ye yakın kadroların daha rahat yükselebileceği bir değişime doğru gidecek. Bunları yaparken de sivilleşmek denilen adımları atmak zorunda kalıyor.  Ama bu AKP’nin  şiddet kullanımından uzaklaştığı anlamına gelmez. Aslında AKP şiddet aygıtlarını yeniden tarif ediyor, içini yeniden dolduruyor, yeniden yapılandırıyor. Yeni bir çerçeve içinde bunları yeniden kullanmaya kalkıyor, dolayısıyla orduyla olan ilişkiye de böyle bakmak gerekiyor. Burada elindeki en güçlü aygıt polis. Türkiye’de bir iç savaş olduğu için değil dünyanın her yerinde neo-liberal dönemle beraber polis aygıtının dönüşümüne baktığımızda oldukça militarize olduğu görülüyor. Türkiye’de 90'lardaki iç savaş sürecinde de polisin önemli bir rolü vardı. Hem kendi merkezlerinde hem de iç savaşın yoğun olarak sürdüğü bölgelerde. Şimdi  AKP bu aygıtı daha da güçlendirerek, aynı şekilde jandarmayı da kullanarak bu savaşı yürütmek istiyor. Bu aslında tarihsel olarak ilginç bir şekilde modern devletin kuruluşuna baktığımız zaman orduların dış, polis ve jandarmanın da iç güvenlikle meşgul olduğu döneme denk geliyor. AKP bu konsepti yerleştiriyor. Ama bunu yerleştirmesi dediğim gibi militarist yöntemlerle sorununu çözmeye çalıştığı gerçeğini değiştirmiyor.

- Kürt sorununda militarist yaklaşımdan uzaklaşıldığı söylenebilir mi?

AKP hükümeti’nin  polisi, jandarmayı, komando, jandarma tugaylarını, sözleşmeli er uygulamasını  yeniden yapılandırması, savaşı sivilleştirmek istediğini gösteriyor. Ancak, savaşın polis ve jandarma ile yürütülecek olması AKP’nin Kürt sorununa bakış açısını değiştirdiğini göstermez. Bu, sonuçta Kürt sorununun bir anlamda militarizasyonu anlamına geliyor. Kürt sorunun terör sorunu olarak tarif edilmesi dolayısıyla da bir çeşit savaş yöntemiyle yönetilebileceği, ele alınması gerektiği yaklaşımı devam ediyor.

-AKP-Ordu ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP kendi güdümünde değil ama kendi kontrolünde bir ordu yaratmak, ordunun özerk bağımsız hareket edebilme kapasitesini yok etmek istiyor. Bu anlaşılabilir bir durum, yanlış bir şey değil. AKP bir şekilde darbecilikle hesaplaşıyor ama sadece kendisine yönelik darbecilikle hesaplaşıyor. Ergenekon davalarının açığa çıkardıklarına baktığımızda kabaca üç şey görüyorum.

-Nedir bunlar?
Birincisi, 2003-2004 yılları arasında AKP’ye yönelik darbe girişimi olduğunu biliyoruz. Açılan davalar da sadece bununla hesaplaşıyor. Ancak AKP bu davaları dışarıdaki muhalifleri de tasfiye etme aracına dönüştürdü. Tamam, politikayla hukuk arasındaki bağ kopuk değildir hiçbir zaman ama oradaki dengenin nasıl kurulacağı çok önemli. Böyle bir dava zaten politik bir irade olmadan yürütülemez. Ama politik irade, dar ve kısa vadeli politik çıkarlar baskın çıkarsa da orada hukukun asgari evrensel normları, süreçleri, işleyişleri ortadan kalkar. Ergenekon davası bir noktada buna doğru gitti. Devlet alanındaki farklı iki elit grup arasındaki bir mücadeleye döndü.
Ergenekon davalarının ilk kırılma noktası Türkan Saylan’ın gözaltına alınması oldu. Bunun artık en fahiş ve "Yok artık, olmaz" denilen noktası da Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması olayıdır. Dolayısıyla AKP, kendisine yönelik darbeyle hesaplaşırken ki  bu iyi bir şeydi Türkiye’de bir ilkti ama bunu sadece kendi politik gücünü tahkim etmek üzere kullandı. AKP ve Gülen Cemaati bu süreci kendi çıkarları çerçevesinde yürütüyor. Bana göre de çok riskli bir şey yapıyor. Üç gün sonra dengeler dönüştüğü zaman başka şeyler de olur.
Sürecin ikinci ayağını ise 90’lı yıllardaki savaşın yarattığı faili meçhuller, köy yakmalar, devlet suçları, insan hakları ihlalleri oluşturuyor. Her şey aslında ortaya saçılmış olsa da bu meselelerin üzerine gidilmiyor. Halbuki asıl hesap sorulması gereken nokta bu. AKP bu durumu bir miktar manipülatif bir şeklide kullandı ama şimdi kontrolünde tutuyor. Çünkü bütün bunların ortaya çıkarılması, Mümtazer Türköne'sinden Tansu Çilleri’ne kadar çok büyük yerlere gidecek bir süreci başlatır. Asıl hesaplaşmada böyle olur ki, AKP bunu istemiyor.
Son ayakta ise 28 Şubat ve 12 Eylül darbesi bulunuyor. Aslında şu an yaşadığımız süreç,  28 Şubat’a kolaylıkla götürebilecek bir süreç. Ama AKP çok büyük alt üstler yaşansın istemiyor. Bu nedenle 28 Şubat ve 12 Eylül ile militarist bir tarihle hesaplaşmayacak. Böyle bir amacı da yok zaten. Orduyu politik olarak etkisizleştirerek istediğini aldı zaten. Derin devlet lafını çok sevmem ama bu tarz devletin legal ve illegal bütün şiddet ve baskı aygıtlarını daha yapısal bir dönüşüme uğratacak bir adım atmak istemiyor. Aksine 12 Eylül’ün getirdiği neo-liberal devletçi devlet yapılanmasını daha da güçlendiriyor. Çünkü onları kendisi kullanmak istiyor. Yeniden tarif ve dizayn ederek. Kendi politikaları çerçevesinde kendi kadrolarını o kurumlar içinde tutacağı biçimde kontrol ediyor. Yoksa onları ortadan kaldırmıyor.

- AKP orduyu nasıl dizayn ediyor?
AKP muhtemelen artık atacağı birkaç adımla subayların terfilerine, yetiştirilme süreçlerine bir miktar müdahale edebilir.  Daha farklı politikaların farklı politik yönelimleri olan kadroların var olduğu bir ordu ile karşılaşma ihtimalimiz çok yüksek artık. YAŞ toplantılarında yapılan tasfiyeler bunu gösteriyor. Ancak  orduda yargıdaki gibi cemaatle daha doğrudan bir ilişki içinde organik bağı olan üst rütbeli kadroların olduğunu düşünmüyorum. Ama alt rütbelilerde kendini AKP çizgisinde tarif eden cemaate yakın olanlar vardır. Yani, yüksek öğrenimdeki veya yargıdaki gibi kurumlarda gördüğümüz çok daha güçlü organik ilişkiden ziyade, politik ideolojik olarak AKP’ye ve cemaate daha meşru olarak kabul eden kadrolar olabilir. Ya da AKP mümkün olduğu kadar bu tarz  kişilerin terfi ettirilmesini sağladı. Tek tek isim veremem tabii ki ama Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in Malatya Ordu Komutanıyken Başbakan’ı karşıladığını biliyoruz. (Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, Malatya’daki 2’inci Ordu Komutanı görevindeyken Başbakan’ın kente yaptığı ziyaret öncesi “Sayın Başbakan’ın ziyaretinden sadece onur duyarız” demişti). Aynı şekilde Işık Koşener’in konuşmalarının sızmasını da AKP veya cemaate yakın duran askerler tarafından sızdırılmış olabilir.

-Tüm bu süreçler artık darbeden söz edilemeyeceği anlamına mı geliyor?
Tarih düz, çizgisel gitmiyor sonuçta. Dolayısıyla bir daha darbe olmayacak diyemeyiz. Ama muhtemelen bunların formları daha farklı olabilir diyebiliriz. Dünyadaki devletlerin yapısına ve stratejisine baktığımız zaman neo-liberal güvenlik devletinin güçlendiğini görüyoruz. Bu güvenlik devleti, ordusuyla, polisiyle, cezaevleriyle, özel güvenlik ve askeri şirketleriyle büyük bir yapılanma ile oluşuyor. Dünya da böyle bir eğilim var. Emperyalist politikalar çerçevesinde askeri gücün yoğun kullanımı Afganistan’la başlayan, Irak, Şile, Suriye ve Libya ile devam bütün bu süreç göz önüne alındığında savaş veya güvenlik siyaseti dediğimiz şey aslında çok daha fazla dünyada olağanlaşıyor. Buradan baktığımızda zaten güçlü bir militarist bir mirasa sahip olan Türkiye’de bu gelişmeden azade olmaz. Belki bildiğimiz klasik anlamda bir darbe kısa ve orta vadede olmayabilir ama Türkiye’de hızla güvenlik siyasetine doğru gidiyor. Ordu, vesayet, sivilleşme gibi görece kolay bir lokmadan daha neo güvenlik dediğimiz büyük ve karmaşık bir yapı var karşımızda. Bunları daha fazla sorusallaştırmak gerekiyor.

"Durum, 90'lardan vahim olur"
Şu anki durumu 90’lı yıllara benzetiyoruz. Evet benziyor ama tam da aynı şey değil.  Bugün AKP söylem düzeyinde  “Demokrasi ve hukuk çerçevesinde kalacağız” diyor. Savaşı meşrulaştırıyor. Kullanılan dil 90’lı yıllarda kullanılan dil ile aynı değil. O dönemde "Her ne pahasına olursa olsun hukuk ve demokrasi askıya alınacak" deniyordu. Ama şimdi her ne kadar hukuk ve demokrasiden söz edersek edelim, bir iç savaş stratejisine girdiğiniz an devletin şiddet aygıtlarıyla orada zaten hukuk da askıya alınır, olağanüstülük de olağanlaşmaya başlar. Dolayısıyla AKP, bunu bir meşruiyet zemini olarak kullanıyor. Yeni savaş ise 90’lardan daha vahim olacak. Öyle ya da böyle Türkiye Kürt sorununun bir çeşit siyasal düzlemde çözüleceği ümidi taşıyordu. Şimdi ise KCK davaları ve BDP’ye yönelik tavırlar bütünsel olarak ele alındığında bu ümit dağılmaya başladı. Bu noktada Kürt siyasal hareketinin direnci sert olacaktır. Hegel ve Marks’ın bir sözü vardır, ‘Bir olay bir defa yaşandığında komedidir ikincisi yaşandığında trajedidir’ diye.  İlki de bizde komedi değildi ama bu sefer trajedinin boyutu daha ağır olur. Bu savaş bugüne kadar olmayan bir şeye yol açar. Sivil bir çatışmaya. Türkiye 90’lı yıllarda yürüttüğü savaşı bir coğrafi bölge tutmayı başarmıştı. Ancak şimdi siviller arasında çatışmanın çıkması riski çok büyük.

Yrd. Doç. Dr. İsmet Akça

ARAŞTIRMA ALANLARI:

Siyasal ve Toplumsal Kuram:


Kapitalizm, Sınıf, Devlet, İktidar, Demokrasi Kuramları

Türkiye’nin Siyaset Sosyolojisi:


Militarizm ve Anti-Militarizm ( Ordu-Ekonomi, Ordu-Siyaset İlişkileri…);

Kapitalist Toplumsal Dönüşüm, Devlet ve Sınıflar, Neoliberal İktidar Tarzı

ÖNEMLİ ÇALIŞMALARI

Akça'nın, "Türkiye’de Ordu, Devlet ve Güvenlik Siyaseti",
“Ordu, Devlet ve Sınıflar: 27 Mayıs 1960 Darbesi Örneği Üzerinden Alternatif Bir Okuma Denemesi”, "Türkiye’de Ordu, Devlet ve Güvenlik Siyaseti", "Kollektif Bir Sermayedar Olarak Türk Silahlı Kuvvetleri” gibi çalışmaları bulunuyor.

(Birgün 29.08.2011)

[Bu yazı 1519 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™