Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Darbe Karşıtlığı, demokrat olmaya yeter mi?
3 Mart 2011, Prof. Dr. İbrahim Özden KABOĞLU
, Prof. Dr. İbrahim Özden KABOĞLU

Demokrasi tarihimiz, ilk 30 yılına 3 darbeyi sığdırdı, ama üç kez üst üste serbest seçim yapamadı. İkinci yarısında ise, 6 kez kesintisiz  seçimler yapılabildiği halde, Türkiye “darbe sendromu”ndan kurtulamadı.

Darbeye karşıtlıkta oydaşma (consensus) olsa da, demokrasiden yana olmakta yok. Oysa, demokrasiyi özümsemek bile, başlı başına darbenin gündemden düşmesi için yeterli. Ancak herhalde, bütün sorun burada.

Türkiye’de siyasal islamın lideri Prof. Erbakan’ın 27 Şubat’ta vefatı, 28 Şubat “post-modern darbesi”ni ülke gündeminin ilk sırasına taşıdı.

Burada ilk çelişki veya kısırdöngü şu: 1997 post-modern darbesinden en çok söz edenler,  2007 e-muhtırası ile örtülü bir uzlaşma görüntüsünü yansıtmıyor değil.

Mesela, gelecek hafta, 40. yılında, muhtemelen 12 Mart Muhtırası ve sonuçları da tartışılacak. Buna karşılık, 1961 Anayasası, 2011’de ne kadar ve hangi yönleriyle tartışılacak? (Ya İHEB veya  yıldönümleri, yeni hedefler çizmek için vesile oluşturabiliyor mu?). Buradaki çelişki veya kısırdöngü şu: 1961 metni, darbe ürünü; ama, Türkiye tarihinin en özgürlükçü ve demokratik Anayasası…

Anayasa metnini yapım sürecinden ayrı okuyamayanlar, 2010 Anayasa değişikliğinde, referans eksenini kaydırarak kendi çelişkilerini açığa vurdu: “İki 12 Eylül”ün karşı karşıya gelmesi, 1980 darbesi ile hesaplaşma söylemini öne çıkarmış olsa da; oklarını, daha çok 1961 Anayasası ve kurumlarına doğrulttular. Bu yönde, “vesayetçi rejim” sloganı, tutmadı değil.

Evet, hesaplaşma menzili yine uzun tutuldu; ama 2010 düzenlemeleri, ne demokrasi ne de İnsan Hakları (İH) bakımından, ‘61’in eşiğine ulaşabildi. Yeniden yapılandırılan Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, iki tipik örnek olarak karşımızda. “Vesayetçi yapı”ya son verme söylemi, “Yürütme güdümü”nü meşrulaştırma öğesi olarak kullanıldı.

Böyle olmakla birlikte, esas büyük çelişki, 1961 Anayasası ekseninde ortaya çıkmakta. Şöyle ki;  bu dönemin kurumlarına çatmayı siyasal söylemlerinin vazgeçilmez malzemesi olarak görenler, 1961’in yarattığı demokratik ve özgürlükçü ortamdan en fazla nasiplenenler oldu…

Peki, 1961’e özgü zaaf yok mu?  Demokrasi, İH ve Hukuk Devleti gibi birçok ilkin damgasını taşısa da, içerik, genellikle Anayasayı yapan güçlerin gölgesinde okunmuş; bu  bakış açısı, uygulamaya da yansıtılmıştır.

İşte, merhum Erbakan’ın öncülüğünü yaptığı “milli görüş” geleneği, 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamında filizlendi. Kırk yılı aşan “siyasal hayatı” nasıl okunmalı? Demokrasi mücadelesi mi, yoksa Türkiye’yi yeniden islamîleştirme hareketi olarak mı? Din-demokrasi ilişkisi bağlamında, daha önce kurduğu 4 partinin de kapatılması hususu üzerinde düşünmeye değmez mi?

Burada, yeniden darbe/demokrasi karşıtlığına dönelim: darbe yokluğu, askerin yerinin kışla olduğunun kabul edilmesi ve siyasete tabi olması demek. Çünkü, üniforma ile demokrasi bir arada olmaz… Ama acaba, askeri kışlaya kapatmak, demokrasiyi kurabilmek için yeterli mi? İşte sorunun özü burada: eğer demokrasi, sivil yönetimin sadece seçimler yoluyla oluşması olarak anlaşılırsa, evet. Ama demokrasi, aynı zamanda, (çoğulculuk, İH gibi) topluma içkin değerlerin aracı olarak görülürse, hayır!

Burada ise, diğer uzlaşmaz ikili karşımıza çıkıyor: askeri, “kışla” ile sınırlasak da; dini, “cami” ile sınırlayabilecek miyiz? Öyle ya, siyaset dünyevîdir, tıpkı demokrasi ve İH gibi; inançlara ilişkin din ise, uhrevî. Din ve siyaset arasında çatışma kaçınılmaz…2001 Anayasa değişikliğinden bu yana tanık olunan süreç ise,  “hâki yeşil”den kaçışla “türbe yeşili”ne sarılmak arasındaki temel çelişki değil mi?

Özetle, Türkiye “demokrasi tarihi”nin birinci temel sorunsalı, askeri kışlaya sokamamak ise; ikincisi de, dini, “inançlar dünyası”na yönlendirememek oldu. Bu iki kayma, aslında birbirini beslemedi değil: Asker, kimi zaman, dini “camiye sokma” gerekçesiyle kışlasından çıktı; ama tam tersine onu besledi. Nitekim, “28 Şubat süreci”, Erbakan mirasçılarının can simidi olmadı mı? “27 Nisan” ise, islamî hareketi kökleştirmedi mi?

Sonuç olarak; demokratlığın iki koşulu var: biri, karşı olunana, diğeri ise, savunulana ilişkin. Askerin siyaset üzerinde etkili olmasına karşı olmak, birincisi. İkincisi ise, demokrasi adına savunulan değerler. Ülkemizde demokratikleşememenin ana nedeni burada aranmalı. Erbakan’ın ömrü, keşke 2011 seçimlerine vefa etseydi; belki de, itici gücünü oluşturduğu islamî hareketin hiç değilse kendi içerisinde çoğul hale gelmesine katkıda bulunabilirdi ve gözü arkada gitmezdi. Zira böylelikle, islamî hareket adına milyonların gözyaşları, samimiyet testinden de geçmiş olurdu…

(Birgün 03.03.2011)

[Bu yazı 1632 kez okundu]
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™