Yazdırmak için tıklayın Eposta Olarak göndermek için tıklayın Yorum Eklemek için tıklayın
Cumhuriyet'e neden saldırıyorlar?
9 Haziran 2017, Merdan YANARDAĞ
, Merdan YANARDAĞ

Bir siyasal proje olarak “Türk modernleşmesi” de denilen, ama tarihsel bakımdan Osmanlı-Türk aydınlanmasının ürünü olduğunu söyleyebileceğimiz Cumhuriyet’in başarılı olup olmadığı konusu, İslamcıların ve gericiliğin modern değerlere dinmek bilmeyen bir kinle saldırması nedeniyle son 20 yıldır yeniden güncellik kazandı. 

O nedenle, ‘Cumhuriyet devrimi ve Türkiye aydınlanması başarılı mı başarısız mı’ sorusu, günümüzün en can alıcı ideolojik, siyasal ve tarihsel tartışma eksenini oluşturuyor.

Türkiye gericiliği, Cumhuriyet'in tasfiye edilmesi ve ılımlı da olsa bir İslami rejimin kurulması isteminin ideolojik, felsefi ve tarihsel gerekçesini, Müslüman toplumlardaki Batı tipi modernleşme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığı varsayımına dayandırıyor.

Gerçekten öyle mi? Bakalım...

Muhafazakâr-dinci tarih anlayışının temelini oluşturan bu hipotez, ABD ve Batı’da da büyük ölçüde benimsenmiş görünüyor. Dolayısıyla oryantalist bir tarih tezi de diyebileceğimiz, sömürgeciler tarafından geliştirilen bu hipotezi tartışmak, aslında Batılı emperyalist odaklarla da mücadele etmek anlamına geliyor.

Çünkü, sözüm ona İslam dünyasının tarihine, kültürüne ve toplumsal dokusuna özgü, daha da önemlisi Batı’yla uyumlu yeni bir kalkınma ve uygarlık modelinin oluşturulması gerektiği tezi, Avrupa ve ABD de uzun yıllardır ileri sürülen bir yaklaşım. İlginç bir şekilde bu emperyalist tez ile gericiliğin cumhuriyet eleştirisi aynı gerekçeye dayanıyor.

Batılı stratejist ve siyaset yapıcıları, Doğu’da geçen yüzyılın başlarında gerçekleşen cumhuriyet devrimleri ve sosyalizm deneyimleriyle gelişen aydınlanma ve modernleşme süreçlerinin yarattığı bağımsızlıkçı anlayışı tasfiye etmek istiyor. (Burada sosyalist devrimlerin de sonuçları itibarıyla ‘marksist yoldan’ birer aydınlanma ve sanayi devrimi girişimi olduğunu söylemek mümkün.)

Çünkü bu bağımsızlıkçı-ulusalcı tutumun, tarihsel bakımdan geç kalmış olsa da bir sanayi devrimi yaparak çağı yakalama girişimi olduğunu biliyor ve bunun sermayenin küresel ölçekte serbest dolaşımını engellediğini düşünüyorlar. Bağımsızlıkçı anlayış, emperyalizmin pazarını daraltan bir işlev görüyor.

* * *

Özetle, ‘Ilımlı İslam’ kavramı ve bu kavrama uygun bir model ülke oluşturma stratejisi, yukarıda ifade edilen fikri arka planın da ürünüydü. Model ülkenin Türkiye olabileceği düşünülüyordu. Ancak, Türkiye için istenen, yeni bir Suudi rejimi değildi. Türkiye’yi İslam dünyasına daha da yakınlaştıracak, düşük yoğunluklu bir islamizasyon projesi yeterli görülüyordu.

İşte AKP’yi kuran kadro bu arayışı gördü ve bu projenin, deyim uygunsa üzerine atladı. İki yüzlülüğe, yalana, hile ve siyasal sahtekarlığa dayalı takiyeci siyaset tarzının sağladığı manevra yeteneğiyle, önce emperyalistlerin işini görüp onlara hizmet etmeyi, güçlenince de kendi programlarını uygulamayı düşünüyorlardı. Hamas, El Kaide, İhvan, Taliban ve AKP bu durumun örnekleriydi. Böyle yapacaklarını açıkça söyleyip yazanlar da oldu.

Emperyalist güçler için Türkiye’de rejimin “İslam Cumhuriyeti” yönünde dönüştürülmesi projesinin tek bir koşulu vardı; Türkiye’de ABD ve Batı ile ilişkileri bozmayacak nitelikte hükümetlerin işbaşına gelmesini sağlamak… Sorun da burada çıktı. Ilımlı diye iktidara taşınan Sünni siyasal İslamcı parti ve hareketlerin siyaset tarzı (iki yüzlü, takiyeci) nedeniyle proje sonuçlandırılamadı. Batılılar, geç de olsa bu konuda yanıldıklarını gördü. Ilımlı diye düşündükleri İslamcı hareketlerin radikal dinci akım ve örgütlere zemin yarattığını deneyerek anladılar.

* * *

Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinin dış politikasına yön verenler, laik ve cumhuriyetçi Türkiye'nin İslam dünyasını etkileyemeyecek kadar bu kültür havzasından uzaklaştığını düşünüyordu. Dolayısıyla Müslüman toplumlara örnek olacak bir model kurabilmek için "İslam’la demokrasiyi birleştirecek" bir rejim yaratmak gerektiği tezini sıkça işliyorlardı. Bu projenin adına da “Ilımlı İslam” deniyordu.

Yeni muhafazakârların (Neo-Cons) geliştirdiği bu tezi, daha sonra gelen yönetimler de benimsedi. Bu görüş Amerikan entelektüelleri ve politikacıları arasında çok yayılmış ve neredeyse günümüze kadar resmi siyaset haline gelmişti. Örneğin; New York Times Gazetesi’nin uzun süre Ankara merkezli olarak Ortadoğu temsilciliğini yapan Stephen Kinzer, daha kısa sayılabilecek bir süre önce, Mart 2011’de yayımlanan “Ezber Bozmak” adlı kitabında, Türkiye’nin neden bir ılımlı İslam ülkesi olması gerektiğini şöyle anlatıyordu: 

“Türkiye’nin modern tarihinin büyük bir bölümünde Müslüman dünya onu bir dönek olarak görmüştü. Atatürk’ün reformları Türkiye’yi İslam’ın o kadar uzağına taşımıştı ki, dini meşruiyeti kaybolmuş gibi göründü. Bunun yanı sıra Washington’un uşağı gibi algılanmış ve birçok Müslümanın nefretle karşıladığı Amerikan politikalarını benimsiyor diye damgalanmıştı…

“Günümüzde bu itirazlar Türkiye için geçerliliğini yitirmiştir. Dindar Müslümanlar tarafından yönetilmektedir ve kendi dış politikası var. (…) Osmanlı geçmişi ona büyük bir tarihi ağırlık vermektedir. Sadece göreli refahından dolayı değil, ama aynı zamanda bu kadar özgür olmasından dolayı da cazip bir modeldir.” (Stephen Kinzer, Ezber Bozmak / Türkiye İran ve Amerika’nın Geleceği, İletişim Yayınları, Mart 2011, S. 217)

Kinzer gibi gazeteci ve önemli bir siyaset yorumcusunun yaklaşımına göre; İslam ülkelerine model olacak ve bu dünyaya liderlik yapacak, “Dindar Müslümanların yönettiği” bir Türkiye, Batı’nın çıkarlarını tehdit eden radikal İslam’a karşı da etkili bir seçenek oluşturacaktır.

İşte günümüzde çöken proje budur. Batı, ılımlı ve radikal siyasal islamcımlık arasındaki diyalektiği anlayamamış, bu iki kesim arasındaki interaktif etkileşimi görememiş ve her iki akımın aynı teolojik temelden beslendiği gerçeğini ıskalamıştır. Örneğin, IŞİD’in Irak ve Suriye'deki medreselerinde verilen eğitimin referansları ve kullanılan kitaplar ile Türkiye’de imam hatip okullarında verilen eğitimin temeli ve referans alanları aynı kaynaklardan oluşuyor. 

* * *
Amerika’da iktidarların Ortadoğu ve İslam dünyasına ilişkin tartışmasız başvuru makamı olan, alanının uzmanı Prof. Dr. Bernard Levis şöyle yazıyor: 

“Neredeyse bütün İslam dünyası yoksulluk ve zulüm koşullarında yaşıyor. Bu sorunların ikisi de, dikkatleri özellikle başka yerlere çekmek isteyenler tarafından ABD’ye fatura ediliyor. (…) Müslüman dünyada sadece Batı’yla değil, Doğu Asya’nın hızla gelişen ekonomilerine kıyasla da, giderek iflas eden ekonomik durum bu hayal kırıklığını körüklüyor. (…) Daha kötüsü Arap ülkeleri, Batı türü modernleşme kervanına daha geç bir tarihte katılan G.Kore, Tayvan ve Singapur gibi ülkelerin de gerisinde kalıyor.” (Bernard Lewis, İslam’ın Krizi, Literatür Yayınları, Haziran 2003, S. 101-102)

Durum böyle olunca, ABD dış politikasına yön veren ideologlara ve politikacılara göre, Müslüman toplumlar modern ve laik bir ülke olma hedefini bir yana bırakmalıdır. Bu hedef gerekleşemeyecek bir rüyadır. Doğuda ancak yumuşatılmış, radikalizm ve Batı düşmanlığından arındırılmış, görece sandığa dayalı bir İslam rejimi kurulabilirdi, daha fazlası değil. 

Ancak bu hipotezin doğrulandığını gösterecek somut bir örneğe ihtiyaç vardı. Türkiye böyle bir örnek oluşturmak için en uygun ülkeydi. Ancak, Türkiye’nin model oluşturması, Müslüman ülkelerden uzaklaşması nedeniyle zordu. Bu nedenle Türkiye’nin “dindar müslümanlar” tarafından yönetilmesi ve daha İslami bir karakter kazanması gerekliydi. Bunun için 1923 Cumhuriyeti tasfiye edilmeli ve hedefe uygun yeni bir rejim kurulmalıydı.

Bu yaklaşıma göre, demokrasi ve laiklik Batı kültürünün ürünüydü. Dolayısıyla bu uygarlığı diğer toplumlara Batılı ‘Beyaz Adam’ götürecekti.

Bu büyük yalan yüzyıllardır sömürgeciliğin gerekçesini oluşturdu. BOP'da tam olarak bu anlama geliyordu. Kadere bakın ki, kendilerini 'milli ve yerli' sanan İslamcılar, bu projenin üstüne atlamak ve piyonu olmakta hiçbir sakınca görmedi. Çünkü, “Keşke yunan kazansaydı, laiklik olmaz, şeriat ve hilafet devam ederdi” diyecek kadar utanç verici bir Ortaçağ kafasına sahip olanlar, şeriatçı gerekçelere dayanarak emperyalist güçlerle yüz kızartıcı bir işbirliğine girmekten de kaçınmayacaklardı.

Soğuk Savaş döneminde "Yeşil Kuşak" doktrinine kurban edilen Türkiye, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde de ılımlı İslam projesi için harcanmış görünüyor. Cumhuriyeti yeniden kurmak gerekiyor.

 

[Bu yazı 147 kez okundu]
Merdan YANARDAĞ

YAZARIN DİĞER YAZILARI: [1]
Merdan YANARDAĞ
BU SITENIN ÖNCELIKLI AMACI Ülkede evrensel, çagdas ve toplumcu bir hukuk ve yönetim anlayisini egemen kilmak üzere,
HUKUKÇULAR VE SORUMLULUK DUYAN HERKES ortak akil üretebilecekleri, ortak tutum belirleyebilecekleri bir iletisim, paylasim ve tartisma ortaminda BULUSTURMAKTIR.
Yeni Yaklasimlar, ortak çalisma ürünüdür. Sitede yer alan yazilardan yazari sorumludur. Kaynak gösterilerek alinti yapilabilir.
Websitesi ile lgili sorulariniz için buraya tiklayin. Diger konularla ilgili sorulariniz için iletisim sayfasindan ilgili kisi ile irtibata geçebilirsiniz.
Yeni Yaklasimlar © 2016 - [ARENA YAZILIM] - E-Müvekkil Pro™