Haziran'ın barışı

~ 30.08.2015, Fatih YAŞLI ~

2015’e gelindiğinde, AKP rejiminin “çözüm süreci”nden murat ettiği hiçbir şeyin gerçekleşmediği görülebiliyor

Bugünden geriye doğru bakıldığında, 2013’ün ilk aylarında başlayıp 2015’in Temmuz’unda sona eren sürecin bir “çözüm süreci” olmaktan ziyade, geçici bir ateşkes/çatışmasızlık ve dahası yeni bir savaşa hazırlık süreci olduğu daha iyi görülebiliyor. Süreç boyunca AKP rejimi bir yandan kalekol ve baraj yapımına ağırlık verirken öte yandan da bölgeyi İslamize etmek ve Barzanicileştirmek için birtakım adımlar atmış, ordu da kent savaşına ve halk isyanlarına karşı hazırlık yapmıştı. Kürt hareketi ise bir yandan özerkliğin altyapısını oluştururken, öte yandan da kentler ve kırsaldaki gücünü olası bir savaş için tahkim ediyordu.

İçerideki çatışmasızlık sürecine eşlik eden ise Rojava’daki “vekâlet savaşı”ydı; süreci devlet Rojava’da ortaya çıkan yeni duruma, yani PKK kontrolündeki özerk yapıya bakarak başlatmış, böylece içeride çatışmasızlık, dışarıda ise devletin cihatçılar, PKK’nin ise PYD/YPG üzerinden sürdürdüğü bir savaş durumu ortaya çıkmıştı.

Süreç boyunca AKP rejiminin temel amacı içeride bir tür “katakulli” aracılığıyla PKK’yi silah bıraktırarak tasfiye etmek, dışarıda ise YPG’yi ÖSO’yla birlikte Şam’ın üzerine sürmekti ama her ikisi de olmadı. Bilakis, PKK bölgedeki etkinliğini ve gücünü artırırken, YPG ÖSO’yla hareket etmedi ve Şam’a karşı silahlı mücadelenin bir parçası olmadı. Dahası Kobane direnişiyle birlikte uluslararası kamuoyunun gündeminde kendine yer buldu, ABD’yle IŞİD karşıtı bir ittifak tesis etti ve Tel Abyad IŞİD’den bu ittifakla alındı. HDP’nin % 13 oy alması ise tüm bunların üzerine tuz biber oldu. Yani gelinen noktada süreç AKP rejiminin kaybettiği, Kürt hareketinin ise gücünü artırdığı bir veçheye kavuşmuştu.

Dolayısıyla, 2015’e gelindiğinde, AKP rejiminin “çözüm süreci”nden murat ettiği hiçbir şeyin gerçekleşmediği görülebiliyor, Kürt hareketi ise gücünü artırmakla birlikte, devletin atmayı vaat ettiği adımların hiçbirini atmadığını söyleyerek gidişattan memnuniyetsizliğini dile getiriyordu. 28 Şubat’ta Dolmabahçe’de gerçekleşen görüşmeler neticesinde ortaya somut bir belge çıkmıştı ama hayli gecikilmişti; çünkü Mart’tan itibaren Erdoğan “bir başkanlık uğruna ya rab” sürecini “Kürt sorunu bitmiştir” diye başlatacak, devlet aklı ise Rojava’daki gelişmeler doğrultusunda yeni bir savaş konseptine geçmenin hazırlıklarına girişecekti. Bu ise Erdoğan’ın siyasi projeleriyle devlet aklının “Kürt sorunu” başlığında ortaklaşması ve sürecin sonu anlamına gelecekti. Velhasıl, “çözüm süreci” denen süreç eninde sonunda bozulacak ve yeni bir denge noktasına varılarak yeniden masaya oturulana kadar şiddet yine meselenin esas belirleyeni haline gelecekti ama içeride ve dışarıda yaşanan gelişmeler bunu hızlandırmış oldu.

“Yeni Türkiye”nin Kürt sorunu

Kürt sorununda silahların konuşmaya başladığı dönemlerde mutlaka sorulan bir soru vardır: “90’lara mı dönüyoruz?” sorusu. Bugün de aynı sorunun sorulduğu bir dönemden geçiyoruz ve evet devletin, medyanın ve toplumun bir bölümünün yeniden savaşın, milliyetçiliğin ve militarizmin diliyle konuşmaya başladığını, devlet şiddetinin sivilleri de kapsayacak bir niteliğe kavuştuğunu, savaş bahanesiyle tüm bir toplumsal muhalefetin sesinin kısılmaya çalışıldığını görebiliyoruz.

Ancak bu benzerlikleri kabul etmekle birlikte, ortada “yeni” bir durum var. Bu seferki savaş “yeni Türkiye”de gerçekleşiyor; yani AKP’nin parti-devleti tarafından ve bu rejimin bekası adına, içine girdiği krizi başkanlığa geçerek çözmek adına yürütülüyor. Dahası savaşın bir de dış/bölgesel boyutu var ve rejimin emperyal fantezileri de Suriye üzerinden devrede. ABD’yle yapılan İncirlik Mutabakatı neticesinde aynı anda hem PKK’ye karşı operasyonların başlatılması hem de “IŞİD karşıtı koalisyon”un bir parçası olunması bununla ilgili. İşte tam da bu nedenle, bu savaşın bir “vatan savunması” değil, “saray darbesi”nin ve AKP rejiminin beka mücadelesinin bir parçası olduğuna dair çok ciddi bir farkındalık söz konusu. Toplumun önemlice bir bölümünün 90’larla kıyaslandığında savaş istemiyor olmasının nedeni de bu farkındalık zaten.

Peki kim bunlar, kimden bahsediyoruz? Savaşın doğrudan muhatabı olan Kürt halkının ve sosyalistlerin olan bitenin zaten farkında olduğunu biliyoruz, AKP ve MHP tabanlarının genetik kodlarındaki milliyetçilik ve Kürt düşmanlığı ise malum. Bu kitleler içerisinde savaşı istemeyenler olsa dahi, şu an aktif bir barış mücadelesinin parçası olma durumunda değiller. O halde geriye kim kalıyor? Geriye kalan, seçimde CHP’ye oy veren % 25’le, normalde CHP’ye oy vereceği halde, “seni başkan yaptırmayacağız” diyerek HDP’ye oy veren % 1-1,5’luk kitle. İşte bu toplam, bizzat eylemlerin içinde yer alanları ve gönül bağı hissedenleriyle birlikte Haziran direnişinin sosyolojik tabanını oluşturuyor. Yani AKP rejimine karşı özgürlük talebiyle sokağa çıkan ve kendisini Türk bayrağı ve Mustafa Kemal posterleri üzerinden ifade eden milyonlara karşılık geliyor.

Kürt sorununa bakışı Haziran isyanıyla birlikte değişen ve bunu Kadıköy’de Medeni Yıldırım için sokağa çıkıp elindeki bayrakla “Diren Lice” diyerek somutlaştıran Haziran kitlesi, eğer Türklerle Kürtler ortak bir vatanda, eşit yurttaşlık temelinde ve barış içerisinde bir arada yaşayacaklarsa, barış isteyen Kürtlerle birlikte, bunun çimentosu olacaklar, “barışın Türk tarafı”nı bu insanlar oluşturacaklar.

Tam da bu nedenle, buraya seslenecek bir barış siyasetinin iki temel üzerinde yükselmesi gerekiyor: Birincisi, AKP rejimine kayıtsız şartsız karşıtlık, rejimle tavizsiz bir mücadele ve ikincisi anti-emperyalizm. Sarayla AKP rejimini ayırıp sadece Sarayla mücadeleyi hedefleyen ve doğrudan rejimi hedef tahtasına oturtmayan bir stratejinin Haziran kitlesine seslenme şansı yok. Aynı şekilde ABD’yi, NATO’yu, AB’yi göreve çağıran bir siyaset biçiminin de bu kitlelerde herhangi bir karşılığı bulunmuyor.

Haziran direnişinin ruhunu bir siyasal bedene kavuşturmak için yola çıkan Haziran Hareketi, ancak bu iki temeli gözeterek Haziran kitlesiyle bir barış siyasetini buluşturabilir. Bu buluşmanın gerçekleşmesi ise adil ve onurlu bir barışın hiç olmadığı kadar yakınlaşması anlamına gelecektir.

 

birgün

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 615