Komşuda "boza" pişer, bize de düşer

~ 10.07.2015, Bülent SOYLAN ~

“Komşuda pişer, bize de düşer” sözünü biliyorsunuzdur mutlaka.
Genellikle, “Yakınlarda iyi bir şeyler varsa ucundan biz de yararlanırız” anlamında kullanılır.
İyi de, ya şimdi o “eskilerinin deyimiyle” komşunun “ensesinde boza pişiyorsa” yani ekonomik sıkıntı çok büyükse?
TV’lerden, gazetelerden ya da internetten bol bol izlediğimiz o olayları kastediyorum; Belli ki orada ciddi bir “batma-çıkma meselesi” var.
Peki yaşanan bu sıkıntı ne iştir acaba, oradan bize ne düşer diye düşünüyor musunuz?

“Biz kendi derdimize düşmüşüz,” bize ne Yunanistan’dan munanistandan demeyin; “küresel alemde” bunların hepsi bir bütünün parçaları:

Süper güçleri bilirsiniz.
Dünyada birileri kendilerini daha güçlü kılmak için sürekli bir başkalarını kendine bağlı hale getirmeye çalışıyor, bunun için ekonomiden başlayıp siyasete kadar uzanan çeşitli yönlendirmeler yapıyorlar değil mi?
Sonunda ne oluyor peki?
Kurbağayı yavaştan ısıtma örneğinde olduğu gibi “ölçülü” olduğunda pek kolay fark edilmiyor.
Büyük sermaye, bir kısım medya, durumu idare eden günübirlikçi siyasetçiler falan devrede olunca “olacak o kadar” denip iş oluruna bırakılıyor da… O “Hep bana” diyenler bir ara ipin ucunu kaçırınca bu kez doğrudan halk tepki gösteriyor ve iş sonunda varıyor şimdi örneği Yunanistan’da yaşanan bu günlere.
*
Olaylara “bu düzende biraz şartlandırılmış olarak bakanlara” bakılırsa: “Yediler içtiler Avrupa’nın çil çil paralarını; şimdi çamura yatıyorlar, ödesinler ceketlerini satıp, borcun üzerine yatmak resmen şerefsizliktir..”.
İyi, güzel de bu işlerde hem çok uyanık hem böyle şeylerden hiç hazetmeyen o Avrupalılar, yaklaşık 30  yıldır bu paraları göz göre göre “yediriyorsa” bu işlerde bir gariplik sezmiyor musunuz?

Bizim memlekette “Alman usulü” denen uygulamayı bir hatırlasanıza azıcık…
Bu usulde, aynı masada yemek yense bile herkesin kendi yemek parasını kendisinin ödediğini, kimsenin kimseye bir lokma bile kaptırmadığını bilmez misiniz?
Siz hiç 320 milyar Avroya yükselmiş paranın o kadar da hesapsız biçimde “yedirileceğini” düşünüyor musunuz? Hele kasanın başında da Almanya varsa.

Gelin şu işi daha iyi anlamaya çalışalım:

1.Bu Dünya “maalesef” ortalama insanların saflıkları kadar “safça” dönmüyor.
Uçan kuşun bile kendine göre bir nedeni var.
Köklü siyasetlerin sahipleri, elinde büyük ekonomik gücü olanlar, bu gücü biraz daha büyütmek; ama en azından bu üstünlüklerini koruyabilmek açısından, bizim gibi “diğerleri” üzerine inceden inceye “modeller” kuruyor, kendilerine -haydi yine en azından diyelim- “ters gelmeyecek” yapıların adeta koruyucuları oluyorlar.
Dolayısıyla bu işlerde hiçbir şey tesadüf, gözden kaçırma ya da ağır ihmal falan değil.

2.Kurulan bu modellerden biri de Avrupa Birliği.
İkinci Dünya Harbi sonrasında, sanayiin en önemli iki hammaddesi “Kömür” ve “çelik” konusunda aralarında rekabet etmektense işbirliği yaparak bu güçlerini korumak isteyen Belçika, Almanya, Fransa, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya 1951 yılında Paris’te bir araya gelip bir birlik kuruyorlar: Adı  Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu”
Sonra 1957 yılında, iştigal konuları arasına “Avrupa Atom Birliği”ni de katıyorlar ve birlikteliklerinin adını  “AET” yani Avrupa Ekonomik Topluluğu’na çeviriyorlar.

1958'de yürürlüğe soktukları Roma Antlaşması ile de, üye ülkeler arasında malların gümrük vergisi ödenmeksizin serbestçe alınıp satılmasını öngörüyorlar.
Yani “Ortak Pazar”.
Ama “ nihai hedef” sadece ekonomik değil.
Ortak tarım, ulaştırma, rekabet gibi diğer birçok alanda da ortak politikalar oluşturulması, ekonomik politikaların yakınlaştırılması, ekonomik ve parasal birlik kurulması, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası oluşturulmasını da öngörüyorlar.

1987 senesinde kabul ettikleri “Avrupa Tek Senedi” ile de
“Malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbestçe dolaşımının sağlandığı, iç sınırların olmadığı bir alan” kuruluyor.
Aralarına yeni ülkeleri de alarak bir “Birleşik Avrupa Devleti”ne doğru ilerlerlerken 2002’de İngiltere hariç ortak para birimi “Euro”ya geçiliyor.

Yunanistan’ın 1975’de müzakerelere başlayıp 1985’de girdiği; bizim hala kapı önünde “ah bir alsalar” diye beklediğimiz ama “kolay kolay alamayız” diye yıllardır bekletildiğimiz bu günkü “Avrupa Birliği” çok özet olarak bu.

3.Avrupa Birliği, temeli kömür ve çelik birliği olmasına ve giderek bir “Birleşik Avrupa Devleti”ne dönüşmeye çalışmasına rağmen, nedense en iddialı çabası sanayi falan değil de “Ortak Tarım Politikası”.
AB, “Aman” diyor, “çiftçinin refahı çok önemli. Onlara daha iyi bir yaşam sağlamak için sübvansiyonlar yapalım. Ekip biçmeseler bile refahlarını yüksek tutacak paralar koyalım ceplerine.
Ve bu “niyet”le AB, topladığı fonlarının önemli bir kısmını, ekip biçmese de “refahını yüksek tutmak için” çiftçiye “doğrudan” yardımda kullanıyor.
Hatırlarsınız, iki binli yılların başında IMF de bize aynı şeyi söyledi ve bu politika halen uygulanıyor: Çiftçi tarlasını ekerse indirimli tohum, mazot, ilaç ve destekleme sağlama yok; ama ekmediği zaman elindeki tarlasına hektar başına şu kadar lira nakit para!

Bu paraların toplamı öyle az buz da değil. Örneğin 2006 yılında AB, bütçesindeki paranın %46,7’si olan 49,8 milyar avroyu bu işe harcamış.
Tarım “desteği”nin “en fazla” verildiği ülkeler arasında da
, tesadüf(!) bu ya, şimdi ikisi batık, diğer ikisi ufak ufak batmakta olan ülkeler var: yani, İrlanda, Yunanistan, Portekiz ve. İspanya

4.Bu durumda insan sormadan edemiyor:

-Peki bu batanlar da dahil, üye ülkelerin hepsi bu “Avrupa Birliği”nin bileşenleri, bunlar bir araya gelmekle hep sırt sırta verip refah düzeylerini yükseltmeyi amaçlamışlardı da, neden bu işin dinamosu olan Almanya giderek güçlenir, topluluğun neredeyse tek söz sahibi olurken bazıları ve özellikle de tarım sübvansiyonlarını en çok alanlar şimdi birer birer batıyorlar?

-Bu batanların ve batmakta olanların acaba şu anda kendi karınlarını doyurmaya yarayacak, kendine yeterli tarım ve hayvancılıkları kaldı mı?

-Bu ülkeler Avrupa Birliğine girerken yıllarca tepeden tırnağa incelenmiş, röntgenlerden geçmiş; girdikten sonra ne denmişse aynen onu yapmışsa; “kalkının” deyip “aklı” da “parayı” da verenlerin hep gözetiminde olmuşlarsa, nasıl oluyor da işler -bırakalım kalkınmayı bir tarafa- “batmaya” kadar gidiyor?

Bizim 1968 kuşağı eskiden şimdiki Avrupa Birliği’nin o zamanki hali için “Onlar ortak, biz pazar” derlerdi ve bu işten pirelenirlerdi.
Şimdi tarımı çökmüş, sanayii yetersiz, dış ticaret dengesi bozuk bu “batık”lar aslında o ortaklığın içinde de olmalarına rağmen bu gün açıkça birilerinin pazarı haline gelmediler mi?

5. Avrupa Birliği’nin Yunanistan da dahil bütün “batıkları” öncelikle bu işi sorgulamak durumundadırlar.
“Birlik” nasıl olmuş da kendi bünyesinde böyle bir “iç dengesizlik” yani birileri yükselirken diğerlerini batıran bir sonuç yaratmıştır?
Madem “ortak”lardı; batarken de çıkarken de aynı ortak “kaderi” paylaşmaları, modelde bir yanlış varsa o yanlışı yine kendi içlerinde düzeltmeleri gerekmez miydi?
*
Hepimizin huyudur…
Mahallede iki kişiyi kavga ederken görsek hemen araya girip ayırmaya kalkarız değil mi?
“Düzen” ya da “huzur” bozulmasın diye tabii
İyi de, ya o “düzen”  taraflardan sadece birine çalışıyor ve diğeri sürekli kaybediyorsa?
O zaman “mesele”yi iyice anlayıp dinlemeden “huzur” adına “gidişat”a sahip çıkmanın, neye hizmet ettiğini anlamadan “ille de düzen” demenin bir başka sonucu; iyi niyetle de olsa bu çarpık durumdan yana çıkmak, başka bir anlatımla da “farkında olmadan “düzen-baz” durumuna düşmek yanlış olmaz mı?

Komşudaki konuya işte bir de buradan bakmakta yarar var.
Acaba Yunan halkı, neredeyse gıpta ile baktığımız “keyifli” bir yaşamları varken acaba neden o eski “düzen” partilerine sırt çevirip şimdi bu kadar radikalleştiler? Hatta seçimlerde yüzde 40’tan fazla oy vermedikleri o radikal cepheye iş biraz daha netleşince “referandum”da neden bu kez yüzde 61 oranında yani daha da fazla sahip çıktılar?
Acaba itirazları sırf aldıkları paranın üzerine yatmak mı, yoksa bu gidişe olan itirazları mıydı?

Buna katılmayabilirsiniz belki, haydi Yunanlılar “malumunuz”
Peki, daha önce batan İrlandalılar, topun ağzındaki Portekizliler ve İspanyollar?
Onlar da mı hepten “ehli keyf” ve birlikte yemek yedikleri masanın hesabını Alman’a yıkıp sıvışmaya çalışıyor?
Yarın onlar da kendi dillerinde “Oxi” dediklerinde onlara da mı aynı yakıştırmayı yapacağız?
Avrupa Birliği ve kreditörlerin şimdi en büyük endişesi, bunların “toptan” bedavacılığa soyunuyor olması mı yoksa batıda yeni bir tartışmanın gündemi saracağı mı?
İyi düşünelim, araya ona göre girelim derim.
Yukarıda bir ara belirtmiştim; bizde de çiftçiye “ekmeyin, biçmeyin; parasını biz öderiz” demişlerdi. Sonunda kendi yiyeceğimiz bir tarafa, sarı öküzün samanını bile ithal etmek zorunda kalmadık mı?
Dünya hali bu, bakarsınız bir gün bizim millet de birilerine “hayır”da hayır var” deyip karşı çıkmak zorunda kalabilir.
Neme lazım, şimdi söyleyeceklerimizden dolayı yarın biz de aynı sıkıntıya düşmeyelim.

Bülent SOYLAN | Tüm Yazıları
Hits: 892