Roman Hayatlar

~ 01.03.2015, Mine KIRIKKANAT ~
01 Mart 2015 Pazar

Haber görseli

“Her insanın hayatı romandır, kimilerinin cildi daha kalındır. Sanıyorum benimki, yüzleşmek istemediğim için özet şeklinde.
1978 yılında Bulgaristan’da dünyaya geldim. Muhtemelen bir erkek evlat bekleniyordu, ama ben lanet olasıca bir kız doğmuştum.
Üvey annemin beni zehirlemeye çalıştığını net olarak hatırlıyorum.
Annemle babamın tutkulu aşkları ben 8 aylıkken bitmiş. Babaannem ve dedem büyütmüşler beni. 26 yaşıma kadar, ‘Annen seni kapının önüne attı da gitti’ hikâyesiyle büyüdüm. O, iki yaşlının, çocukluğumu zindana çevirmesine izin verdim.
Kabahatlerim yüzünden yalınayak banyonun beton zemininde soğuktan titreyerek sabahladığımı, gripten öksürdüğüm bir gece, dedemin boğazıma ‘Öksürme uyuyamıyorum!’ diye sarılmasını hiç hatırlamak istemiyorum.
Yediğim dayaklardan destan yazabilirim. Şu an 80’ini devirmiş babanneme sorsanız, bir fiske vurmadan büyütmüş, evlatlarından bile daha çok sevmiş. Ama 7 yaşındaki bir kız çocuğu, bacağındaki mavi keçe kalem izi sebebiyle soba maşası ile dayak yediğini hatırlıyor...
Bulgaristan’da isim değişiklikleri ve bizler, Türk’üz diye tavuk gibi boğazlanmaya başladığımızda 7 yaşındaydım. Türk çocukları okula kilitlediklerini ve ailelerimize vermediklerini, öğretmenlerimin yüz ifadesini hatırlıyorum.
Belediyenin önünden eve giderken kan gölüne dönmüş sokaklardan geçişimi...
Tekmeleyerek ambulanslardan atılan yaralıların hikâyelerini hatırlıyorum. Kaybolan ve ardı arkası sorulmayan binlerce genci de...

***

Piyangonun vurduğu Türk ailelerinden biriydik. Anlam veremiyordum, çocuktuk ve kimin ne olduğu umurumuzda değildi. Gördüğüm kadarıyla ailelerimizin de değildi. Dedemin 2 aylık Belene Kampı macerasından sonra ailece sürgüne gönderildik.
Sürgün 3 yıl sürdü ve ilginç yanı, çocukluğumun en güzel yılları oluşuydu. Yediğim dayakların sayısı azalmıştı. Düşmanlığın ulaşmadığı bir bölge olduğu için Türk ve şehirden gelen çocuk olarak epey ilgi görüyordum. O küçük köyü son bir kez görmek isterdim. Gerçekten...
Sürgünün bitmesine en çok ben üzülüyordum. Arkadaşlarımdan ayrılıyorum diye ağladığımda, ‘Sen Türksün, Bulgardan arkadaş mı olurmuş!’ diye yine okkalı bir dayak yedim babaannemden.
Sürgün sonrası evimizde oturmak pek nasip olmadı diyebiliriz...
Bir sabah kapıya dayanan polisin, ‘Yanınıza kişi başı 2 bavul ve 3 günlük yiyecek alın, yarın İsveç’e sınır dışı ediliyorsunuz!’ deyişi daha dün gibi.
11 yaşındaydım ve içten içe sevinmiştim, sınır dışı dedikleri yer belki de sürgün dedikleri yere benzer bir yerdi. Orada da mutlu olabilirdim.
Bir sürü Türk ailesi trene bindirilmiştik. Sonradan ilk kafile olduğumuzu öğrendik.
Hayatımın o trende değiştiğine inanıyorum.
O trende saçma bir milliyetçiliğin peşine düşen büyüklerimizin aldığı kararla hayatımın karardığını düşünüyorum.
O lanet trende ‘anavatan’a gitmeye karar vermeselerdi ve biz İsveç’e gitmiş olsaydık, her şey bambaşka olurdu, diye düşünüyorum.

***

Büyüklerimizin bizi anavatan paklar saçmalığıyla Belgrad’da trenden kaçıp Türk Konsolosluğu’na sığınışımız, daha dün gibi. Benden daha küçük çocuklar, bebekler, hamile kadınlar...
Anavatan kapılarının saatlerce açılmamasından anlamıştım aslında, gideceğimiz yerin o kadar da ana olmayacağını.
Soğukta titreyerek birilerinin dudaklarından dökülecek olan birkaç cümleyi bekliyorduk.
Ve karar verildi: Özal için iyi bir reklam kampanyası olduk.
Uçakla İstanbul’a getirtildik, havaalanında sevgiyle karşılandık. Medya ordusu en acıklı kareyi almak için dövüştü....
Hatta bir grubu uçak pistine geri götürüp, yeni iniyormuş gibi asfaltı öperken çektiler.
O grupta biz de vardık. Babaannemin kafama gömdüğü yumruğu da hatırlıyorum: ‘Yeri öp!’
Öptük, iyi asfaltlanmış uçak pistini.
Ne de olsa anavatandı. Çocuk aklıma anavatan yolları öpülmeli, kazındı.
Öpülesi olmadığını, öpenlerin bir süre sonra anavatana dayanamayıp Bulgaristan’a döndüğünü duyduğumda anladım...
Kötü başlayan hikâyeler kötü biter.
Benimki henüz bitmemiş olsa da vardığım noktada, çok da parlak görünmediğim kesin.
Ayrıca, birden saçma geldi size yazıyor olmam... Özür dilerim.”*

*Adı bende saklı bir okur.

“Sana ağlamak için yüz neden sunan hayata, gülümsemek için bin nedenin olduğunu göster!”

G NOKTASI
Bulgaristan göçmeni bir Türk’ün, intihar düşüncesinin kıyılarında yüzen, inanılmaz umutsuzlukla yazılmış bölümlerini çıkardıktan sonra yayımladığım öyküsü burada bitmiyor. Mektubunu, ona, sesini duyan ve anlayan birileri var, umudunu yitirme diyebilmek için sizlerle paylaşıyorum. Devamı da var ve gerçekten ibretlik.
Çığlığını yüreğimde duyumsadığım bu genç kadına, teşekkür ediyorum.
Çünkü benim de bir yanım Balkanlı...
Bulgaristan’dan, Bosna’dan “anavatan”a göç eden, orada Türk tohumu, burada “gâvur” diye itilip kakılanların dramını iyi bilirim.

Mine KIRIKKANAT | Tüm Yazıları
Hits: 840