İstanbul'a Niçin Gitmiyorum?

~ 04.02.2015, Mine KIRIKKANAT ~

Meslektaş dostlarım, beni bu yıl İstanbul’da toplanacak olan Kültür Mirasları Semiyotik (Göstergebilim) Kongresi’ne çağırdılar.
Çağrıyı reddettiğim için üzgünüm, ama bir aydın ya da bilimsel araştırmacının bugünlerde İstanbul’a niçin gidemeyeceğini de açıklamak isterim:
Bir zamanlar kültürel açıdan zengin ve dinamik olan bu ülkede, tahlil ve yoruma dair entelektüel bir çalışma yapmak artık mümkün değil.
Her şeyden önce kadın hakları ve kadının toplumsal konumu, siyasal alanda tehdit ötesi bir saldırı altında.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a göre kadın ve erkek eşitliği “insan doğasına aykırı”ymış. Yalnız bu sözler bile, ülkenin uğradığı entelektüel ve siyasal gerilemenin ölçüsü.
Türkiye Cumhurbaşkanı’nın sözleri, kadın hakları için verilen bir mücadele tarihinin ve nihayet elde edilen kazanımların, inkârını oluşturuyor.
Ama aynı sözler, kadın haklarını inkârdan öteye, bugün Türkiye’de egemen olan siyasal kültürün yönünü de gösteriyor.
Kadın ve erkek eşitliğinin inkârı, Sayın Erdoğan’ın ifadesinde kadını toplumsal alandan çıkarmak amaç ve projesini de ele veriyor.

***

Daha ötesi de var. Leman mizah dergisi yöneticisi Tuncay Akgün’ün 10 Ocak 2015 tarihli Le Monde gazetesinde yayımlanan: “Sürekli bir tehdit ve küfür saldırısı altındayız. Sosyal medyada hepsi bayağı üslupta yazılmış hakaret ve göz dağı bombardımanına maruz kalıyoruz” sözleri önemli.
Bütün bunlar, bugün Türkiye’de, Alman düşünür Jürgen Habermas’ın “buluşma, iletişim, tartışma ve eleştiri alanı” olarak tanımladığı bir “kamusal alan” kalmadığını kanıtlıyor. Dolayısıyla, halen bu ülkede kültürel mirasların göstergeleri üzerine bir tartışma düzenlemek, mümkün değildir.
Çünkü kültürün siyasal boyutu, iktidarın inkârıyla karşı karşıyadır.
Böyle bir inkârı sorgulamak gerekir. inkâr kavramını psikanaliz alanına dahil eden Freud’a göre, inkâr (verneinung) basit bir yoksayma ya da ret değildir: inkâr, karşıtını içinde barındırır ve ifade edenin arzusunu da kapsar. Bu haliyle politikaya uygulanan inkâr, inceleme ve temsiliyeti sansürleyen bir iktidar göstergesidir. Böylesi inkâr, kültürel özgürlük sansürüne özdeştir.

***

Bugün Avrupa, Türkiye ile ilişkilerinde üç sorunla karşı karşıya.
Bunlardan birincisi siyasal olup, Türk hükümetinin güç ayrılığına ilişkin kurumsal uygulamalarından kaynaklanıyor.
Avrupa’nın ifade özgürlüğü ve laik devlete dayalı siyasal kültürü, 18. yy’dan öteye Montesquieu gibi düşünürler tarafından biçimlenmiştir.
Montesquieu’ye göre güçler ayrılığı ve laiklik, bizim kültürümüzde, dini kişisel alana koyar ve siyasal alanda yetkisiz kılar. Dinden arındırılmış siyasal alan, iktidar suiistimalini ve despotluğu önlemeye yöneliktir. Politika, ancak güçler ayrılığı ve laikliğin kurumsal kabulü sayesinde özgür, iletişimci ve temsili bir kamusal alan yaratabilir. Haber görseli
Oysa bugünkü Türkiye’de gerek güçler ayrılığı, gerekse laikliğin kurumsal kabulü önkoşulları Türk hükümetinin inkârına maruzdur.
Türkiye ile AB üyesi ülkelere benzer ilişki kurulmasını engelleyen ikinci sorun, Avrupa’yı ifade eden kimliğin tehdit altında olmasıdır. Bu kimlik, bir yandan demokrasiye dayalı siyasal alan boyutunda tehdit altındadır. Öte yandan “Estetik” boyutu tehlikededir.
Çünkü ifade özgürlüğünün sınırlandırılması ve sansür engeli, siyasal kimlikler ile toplumsal aidiyetlerin sanatsal ya da edebi yaratıcılığını tehdit etmektedir.

***

Türkiye’de uyanan gerilimler, dinin toplumda tuttuğu yere dair dünyada yükselen gerilimlere ekleniyor.
Oysa demokrasinin olmazsa olmazı laiklik, dinselliği kişisel seçim konusu yaparak dinin iktidar oluşturmasını engeller. Ayrıca bizim siyasal kimliğimiz, kamusal alanın tam ortasına tartışmayı koyar. Ve bu tartışma ortamı ancak özgür ise söz alanlar fikirlerini serbest ifade ve toplumu temsil edebilirler.
Son olarak da bizim siyasal kimliğimiz, şiddeti ve şiddet söylemini kamusal alandan dışlar. Dolayısıyla hiçbir türden şiddet, zorbalık ya da güç gösterisi, hukuk ve yasa yerine geçemez.
İşte bütün bu nedenlerle, bugün bir araştırmacının Türkiye’ye gitmesinin imkânsız olduğunu çünkü Türkiye’de açık ve özgür bir söylem sergileyemeyeceğini düşünüyorum.
İşte bu nedenlerle herhangi bir entelektüelin bugün Türkiye’deki kültürel bir etkinlikte yer alması imkânsızdır. Aksi halde, ülkenin siyasal alanına hâkim olan zorbalığı meşru hale getirir.
Türkiye’ye gitmek, bu ülkede hâlâ özgürce tartışılabilen bir kamusal alan olduğunu sanmaya ya da sanılmasını sağlamaya yarar.
Böylesi de bir sanrı ya da hayale kültürel ve siyasal meşruiyet kazandırmak anlamına gelir.
*
Prof. Dr. Bernard Lamizet
Lyon Siyasal Araştırmalar Enstitüsü

*Siyasal Göstergebilim uzmanı Bernard Lamizet’nin 28.01.2015 tarihli Le Monde gazetesinde yayımlanan aynı başlıklı makalesinden kısmi alıntıdır.

G NOKTASI
Hani içinizi yakan haberler vardır ya evrimini tamamlayamamış vahşilerin töre cellatları tarafından Mardin’den gelip İstanbul otogarında katledilen yasak aşk kurbanı iki çocuğun acısı da benim içimi öyle yaktı. Hele 25 yaşında delikanlının son sözü, “Aşkım...” çığlığı ruhumu sızlattı. Metin Yaltı’nın şiirini, onların imkânsız aşkına sunuyorum:

Taze Ekmek Kokar Aşk
Ne zaman soyunsam
Yalnızlığıma
Anlamam niye
Bitti dediğim aşklar
Gelir aklıma...
Taze ekmek kokusuyla birlikte

Ne mi çıkar bundan?
Demek ki aşk
Bitti demekle bitmez
Küllenirmiş yalnızca

Üfle/tme Alevlenir yeniden

METİN YALTI

“Cumhuriyete dürüstlük, monarşiye onur gerektiği gibi despot bir iktidarın da korkuya ihtiyacı vardır. Despot için dürüstlük gereksiz, onur ise tehlikelidir.” MONTESQUIEU

Mine KIRIKKANAT | Tüm Yazıları
Hits: 856