"Cumhuriyet reklam arası", peki yeni-Osmanlı?

~ 19.01.2015, Fatih YAŞLI ~

Osmanlı doğal, Cumhuriyet yapay…

Osmanlı yerli, milli; Cumhuriyet yabancı, gayri milli…

Osmanlı iyi, güzel, doğru; Cumhuriyet kötü, çirkin, yanlış…

Ve elbette ki, Osmanlı film, Cumhuriyet reklam arası!

“Cumhuriyetin uzun intiharı”nda vardığımız yer, Cumhuriyetin kazanımlarından biri olan “kadınlara seçme-seçilme hakkı”ndan yararlanarak vekil olabilmiş birinin Cumhuriyete reklam deyip, “yeni-Osmanlı” adlı filmin başlangıcını ilan etmesi.

Aslında Osmanlıperver hanımefendi haklı; ortada bir kurgu var; ama buradan bir film çıkmaz, çıksa çıksa kötü bir piyes, acemice bir müsamere çıkar.

Türkiye’yi bölgede emperyal bir aktör haline getirmek iddiasıyla çıkılan yolda varılan yer, 70’lerin Kara Murat, Tarkan filmlerinden fırlamışa benzeyen kostümler giydirilmiş askerlerin Saray merdivenlerine dizilmesiyse, buna piyesten başka ne denebilir ki?

İmparatorluk bakiyesi topraklarda yeniden asli bir güç olmak iddiasıyla izlenen politikalarda gelinen nokta, Saray bahçesindeki devlet töreninde TRT’de yayınlanan bir dizinin müziğini “Osmanlı diriliş marşı” diye askeri bandoya çaldırmaksa, buna müsamereden başka ne denebilir ki?

Bakın daha birkaç gün önce, iktidarın yıllardır böbürlenerek anlattığı ve elinde kalan tek dış politika argümanı olan “medeniyetler ittifakı” projesini İspanya hükümeti “gereksiz ve verimsiz” diyerek sonlandırdı, nihayetlendirdi.

Fransa’daki Charlie Hebdo saldırısının bir ucunun Türkiye’ye ve Türkiye’nin Suriye politikasına eninde sonunda bağlanacağını, yeni-Osmanlıcılıkla cihatçı gruplar arasındaki bağlantının mahiyetini artık dünya âlem biliyor.

Bölgeye yönelik Müslüman Kardeşler merkezli stratejinin sonuna çoktan gelindi; Tunus’ta, Mısır’da yaşananlar ortada, Libya’nın hali içler acısı ve en önemlisi Suriye politikası kesin bir şekilde iflas etmiş durumda.

Yani bir dış politika teori ve pratiği olarak yeni-Osmanlıcılık çoktan öldü; yaşıyormuş gibi yapabilmesinin yolu ise içeriye yönelmesinden, zombileşmiş bir şekilde iç politikanın referans noktası haline gelmesinden geçiyor.

Bu ise devletin yönetim aygıtının merkezine -bırakın parlamentoyu, hükümeti de bypass edecek şekilde- Sarayın yerleşiyor olmasıyla doğrudan bağlantılı.

Yani siyaset fiilen Saray siyasetine, parlamenter rejim fiilen Sultanlığa dönüştükçe, Saray, Külliye, 16 Türk devleti askeri, Osmanlı diriliş marşı tarzı ritüellerin bir tür “gelenek icadı” olarak kamuoyuna sunulması ve rejimin varlığını buradan tahkim etmesi kaçınılmaz hale geliyor.

İşte bugünkü Bakanlar Kurulu toplantısı…

Bugün Erdoğan, Anayasadaki olağanüstü bir duruma işaret eden “gerektiğinde” ibaresine dayanarak, ancak o olağanüstü durumun ve gerekliliğin ne olduğunu sadece kendisinin bildiği bir şekilde, Bakanlar Kurulu’na Başkanlık edecek.

Böylece siyasetin Saraya taşınması sürecinde bir aşama daha geride bırakılırken, parlamenter rejimin tabutuna da bir çivi daha çakılmış olacak.

 Dış politikanın iflasına, rejimin giderek Saray-Sultan merkezli bir veçheye bürünmesini ve ilan edilmemiş ama süreklileşmiş bir olağanüstü hali ekleyelim, manzara netleşiyor.

Rejim Misak-ı Milli sınırlarına çekiliyor, bir Osmanlı simülasyonuna dönüşüyor ve rıza değil zor, hegemonyanın asli unsuru haline geliyor.

Dolayısıyla Saraydaki kıyafet balosu ve dizi müziğiyle yapılan devlet töreni, gülünç olmanın ötesinde, hem despotizmin hem de meşruluk ve yönetememe krizinin derinleşmesine işaret ediyor.

Halkın yazıp yöneteceği ve elbette ki başrolünde olacağı bir film için bu süreci iyi okumamız gerekiyor.

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 803