Pazar Pazar

~ 09.11.2014, Mine KIRIKKANAT ~

Alberto Gironella, bir güzel insandı. Meksikalı ve ressamdı. Altmışlı yaşlarında kanser oldu. Gördüğü uzun tedavi bir işe yaramadı, sonuç belliydi, anlamakta gecikmedi.
Son günlerini evinde, Meksika mitolojisinin kutsal bir dağına bakan penceresinin önünde geçirmek istedi. Tekerlekli iskemlesinde, öleceği kartal yuvasına taşındı. Henüz dönmüştü ki hastaneden, telefon çaldı. Yıllar önce, 40 yıl önce âşık olup resmini yaptığı bir kadın arıyordu.
Hastalıktan hiç söz edilmeyen bir hoşbeşten sonra, ağzındaki baklayı çıkardı kadın: “Maestro” dedi. Çünkü eski âşığı Alberto Gironella, ülkesinin en usta sanatçılarındandı artık. “Bir zamanlar benim bir portremi yapmıştın, hatırlıyor musun?”
Alberto belleğini yokladı, evet, hatırlıyordu.
“Ama imzalamamıştın portreyi, ünlü değildin henüz...” diye sürdürdü kadın. “Ya...” dedi Alberto, “Ya, öyle mi?”
Eski sevgilinin sesi, tatlı mı tatlıydı. “Evet, imzalamamıştın. Önemi yok, tabii. Ama işte, yaşlandık. Benim bir kızım oldu. Her şeyimi, tabii senin yaptığın portreyi de ona bırakacağım, resmi getirirsem imzalar mısın? Hem de kızımı tanıştırırım sana!”

***

Alberto Gironella, anlamıştı. İmzasını taşımayan resim, para etmezdi. Oysa imzalasa, ölümünden sonra tüm eserlerinin değeri ikiye, üçe katlanacaktı. Televizyonlar ve gazeteler, duyurmuşlardı “amansız bir hastalığa” yakalandığını.
Gülerek, “Tabii imzalarım” dedi eski aşkına. “Yarın kızınla birlikte gel!”
Ertesi gün, kızıyla geldi kadın. Gironella’nın dağ evine ulaşmak için üç yüz kilometre yol kat etmişti. Üstelik yanında başka davetlileri de vardı: Gazeteciler. Kırk yıl geciken imzayı medya da kayda geçirecekti. Ressamın hizmetlileri, hepsini büyük salona aldılar. Ortada bir şövale duruyordu, ünlü portre üstüne yerleştirildi.
Bir süre sonra, Alberto Gironella, tekerlekli iskemlesini gıcırdatarak girdi içeri. Şövaleye yaklaştı, “Bir fırça verin bana” dedi. Verdiler. “Siyah boya...” dedi. Paletin üstüne siyah boya sıkıldı. Gironella, fırçayı boyaya daldırdı, yorgun eliyle tabloyu birkaç darbede baştan aşağı karaladı ve kameraların önünde donup kalan eski sevgiliye: “İşte imzam!” dedi. “Hoşça kalın Senyora.”
Ve dönüp, tekerlekli iskemlesini gıcırdata gıcırdata, çıkıp gitti sahneden.

***

Türkiye, bir güzel ülkeydi, sevgili okurlarım. Şimdiki zaman değil, di’li geçmişte. Sanki kutsal bir “maestro”nun elinden çıkmış; görkemli, göz kamaştırıcı, dev bir sanat eseri gibiydi.
Havası güzeldi, suyu güzeldi, dağı, taşı, nehirleri, gölleri, denizleri, boğazlarıyla özene bezene yaratılmış bir cennet tablosuydu. Yaratanın imzası yoktu, ama olağanüstü güzellikteki bir resim gibi bu coğrafya, tarih boyunca elden ele gezdi. Son sahiplerine gelinceye kadar onunla, onun sayesinde ve onun içinde, onun için yaşayanlar, doğal dengelerini ve güzelliğini bozmaya kıyamadılar.
Derken bu cennet tabloyu en çok sevdiğini, uğrunda öldüğünü ve öleceğini ileri süren son sahipleri çıktı sahneye. Güzellik peşinde değildiler. Daha çok para etmesi için imzalanması gerektiğine karar verdiler. Sahipleri onlar değil miydi? Fırçayı her eline geçiren, bir yerini imzaladı Türkiye tablosunun. Denizleri imzaladı, ormanları imzaladı, dağları, nehirleri, boğazları imzaladı. Tüm imzalar birleşti, bitişti, tablo artık kapkara imzaların koskoca lekesinden ibaret.

***

Yukarda okuduğunuz satırları, 2002 yılında yazmıştım. On iki yıl önceki duygularıma ekleyebileceğim tek fazlalık, kapkara kesilen Türkiye tablosunun artık katran gibi yapışkanlığı ve lağım kokmaya başlamasıdır...
Son günlerde içime en çok oturan olay, Bebek’te yüzerek karaya çıkan yaban domuzu haberi oldu. Birkaç ay önce bir yaban domuzu sürüsü de 3. havaalanı inşaatı doğal yaşam alanını yok ettiği için yavrularıyla birlikte Boğaz’ı yüzerek, Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçmişti.
Domuz, tarih öncesinden beri insana eşlik etmiş ve DNA’sı yüzde 95 oranında insanla aynı olan bir memelidir.
Yaban domuzuna yaşam alanı kalmayan yerde, insanca yaşamın da sonu geliyor demektir.

G NOKTASI
CHP milletvekilleri Veli Ağbaba, Özgür Özel, Nurettin Demir ve Muharrem Işık tarihe izi düşecek önemli bir çalışmaya imza attılar. AKP iktidarının 12 yılında basın ve ifade özgürlüğünün nasıl boğulduğunu, sansürün nasıl olağanlaştığını gözler önüne seren gazeteci tensikatını kitaplaştırdılar.
“Kalemi Kırılan Gazeteciler” (Cumhuriyet Kitapları, 2014) başlıklı bu inceleme kitabının 133. sayfasında, AKP döneminde iki kez işten atılan benim öyküm de var. Bizzat kaleme aldığım öyküde, basın özgürlüğünü yok edenlerin bazı işbirlikçilerini de ilk kez ismen ifşa ediyorum.
“Kalemi Kırılan Gazeteciler” incelemesini okurken en büyük eğlencem ise 2005’te benim işten atılmama çanak ve alkış tuttuktan sonra işlerine son verilen birkaç gazeteci müsveddesinin acıklı öyküleri...
Onların gerçek öykülerini, elbette ben yazacağım.

“Kalleşlik etmeden de yaşayabilirsin!” 
GIORGIO CAPRONI

Mine KIRIKKANAT | Tüm Yazıları
Hits: 1016