İki gemi yan yana, biri olmadı öbürü mü?

~ 16.05.2011, Bülent SOYLAN ~
İstanbul Büyükşehir Belediyesi “onu ille de satacağım” dedi.
Rekabet Kurumu’muz İDO’nun satışında bir sakınca görmedi, onayladı.
Acaba sakınca görebilir miydi?

Rekabetin Korunması Hakkındaki 4054 Sayılı Kanun’un “amacı” mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve “piyasaya hâkim olan” teşebbüslerin bu hâkimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamaktır.
***
Burada sözü edilen “rekabet”ten anlaşılması gereken şey, mal ve hizmet piyasalarındaki teşebbüsler arasında özgürce ekonomik kararlar verilebilmesini sağlayan yarıştır.
hâkim durum” ise, belirli bir piyasadaki bir veya birden fazla teşebbüsün, rakipleri ve müşterilerden bağımsız hareket ederek fiyat, arz, üretim ve dağıtım miktarı gibi ekonomik parametreleri belirleyebilme gücüdür.

Şimdi gelin bu tanımlar çerçevesinde, İDO’nun özel yatırımcılara satılmasının, rekabetin korunması hakkındaki kanun karşısında nasıl bir durumda olduğuna.
1.İstanbul Büyükşehir Belediyesi, hukuki statüsü anonim şirket olan ama “nihai olarak” sermayesini kendisinin koyduğu, yönetim kurulunu kendisinin atadığı, dolayısıyla kendisinin yönettiği İDO adlı şirketini 861 milyon dolar karşılığında bir ortaklığa satmıştır.
Bu ortaklığın yüzde otuz hissedarı bir yabancı yatırımcıdır.

İDO’nun yeni sahiplerinin bu tarihten itibaren “sahibi oldukları” hisseleri kime isterse serbestçe satabilecekleri, hatta bir süre sonra bu yeni hissedarların kimler olduğunun takibinin bile zorlaşacağı açıktır.
Olur ya, bir gün bütün İstanbul; fiyatlar yüksek, hizmet zayıf, biz bu işten memnun değiliz diye ayağa kalksa bile, al paranı ver İDO’muzu dendiğinde dahi, son sahiplerini tatmin edecek iyi bir fiyat verilmedikçe geri alınamayacağı açıktır.

İDO’nun artık kar amacıyla hareket eden yatırımcılarının bir ticaret şirketi olduğu ortadadır.
Bu durumda şirketin yeni sahiplerinin bu yatırımlarından her gün daha da çok kar elde edebilmek için olabildiğince harcamalarını kısacakları, bilet ücretlerini arttırma gayretine girecekleri yapılan ticaretin ana kuralıdır.

2.Bir şehrin belirli bölgeleri için dahi olsa, geniş halk kitlelerinin günlük yaşamını ilgilendiren ulaşım konusu, amacı “para kazanmak” olan özel sektörün iştahına bırakılamaz. Dünyanın her yerinde şehir içi ulaşım bir belediyecilik hizmetidir.
Bu gereklilik, belediye otobüsçülüğü işinde olduğu gibi deniz ulaşımında da böyledir. Birisi çıkıp “bu iş neden piyasaya bırakılmasın, neden belediye işi olsun” derse, o zaman kendisine; bir zamanlar “mektepler olmasa şu maarifi ne güzel idare ederdim” diyen Osmanlı paşasını hatırlatmak gerekir.
Bir beldenin karada ya da denizdeki şehir içi ulaşımı piyasa işi değildir.
Burada söylediklerimiz asla özel sektör karşıtlığı değil, tam aksine piyasa ekonomisinin en korunması gereken kuralıdır.
3.İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bir zamanlar İDO’nun hatlarını ve vapur sayısını arttırır, kademe kademe yatırımlarını yaparken bunu kamu hizmeti olarak görmüş, sunmuş ve kendi belediyesinin sorumluluk alanında olduğunu kabul etmiştir. Yani İDO kamu hizmetini görmek üzere kurumlaştırılmıştır.
Yapılan satış, şimdi bu işin tam tersinin savunularak özel yatırımcılar tarafından ve piyasa şartlarında yapılabilmesi için “imtiyaz” verilmesi anlamını taşır. Tarihe bakılırsa, o bir zamanların “kapitülasyonlar”ının da bundan farklı bir yanı olmadığı görülecektir.
4.Piyasa ekonomisi rejimi, girişimcilerin piyasada tekel oluşturmasına kesinlikle karşı çıkar. Çünkü bilinir ki, belirli bir bölge için dahi olsa bir işletmenin “müşteriden bağımsız” hareket ederek fiyat, arz, üretim ve dağıtım miktarını belirleyebilme gücü, ilgili yasada belirtildiği gibi “hakim durum” yaratır. Hakim durum, bu ekonomik sistemde istenmez ve bunun önlenmesi için “Rekabetin Korunması” için kanunlar çıkarılmış, sert yaptırımlar düzenlenmiştir.
5.Şehrin yapılaşması göz önünde bulundurulduğunda, “fiilen” belirli bölgelerde İDO ile rekabet edecek ölçüde yeni iskeleler kurma imkânı yoktur. Kağıt üzerinde olabilse bile, yine “fiilen” bu piyasada “biz daha iyi hizmet veririz, daha ucuz taşırız” diye rekabet edecek bir yatırımın yapılması imkânı da yoktur. Çünkü gerekli iskeleleri 30 yıllığına elinde tutan bir işletmeye “rağmen” hiçbir yatırımcı bu piyasaya giremez, girecek olsa bile tutunamaz.
Dolayısıyla fiili rekabet ortamı olmayınca, ortaya rekabet hukukuna aykırı bir durum çıkmaktadır.

***
Sadece hukuki aykırılık mı?
Bakın “Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde “vizyon” yani kurumun bakış açısı konusunda ne deniyor:
 
“…Serbest piyasa ekonomisi çerçevesinde sağlıklı rekabetin tüm koşullarının oluşmasını ve bu yolla toplumsal refahın artmasını sağlayan, tüketicilere uygun bedelle kaliteli mal ve hizmet sunulmasını sağlayıcı güvenilir, adil, saydam piyasa ekonomisinin dinamizmine cevap verecek yetenekte insan kaynağına sahip olan ve özerk kararları, uygulamaları ve yapısı ile etkin bir rekabet otoritesi olmaktır”
 
Sevgili İstanbullular, “bizim amacımız size uygun bedelle kaliteli hizmet sağlamakla görevliyiz” diyor Rekabet Kurumu.
Bir düşünün bakalım; İstanbul’un deniz ulaşımı şimdilik bir kısım, ileride tümüyle bir özel şirketin elinde olduğunda bu şirket doğası gereği mümkün olan en yüksek kazancı elde etmeyi mi düşünecektir yoksa Rekabet Kurumu’nun dediği gibi “toplumsal refahın artmasını sağlayan, tüketicilere uygun bedelle kaliteli hizmet sunulmasını” mı?
Burada görev tabii ki şirketin değil, Rekabet Kurumu’nundur.

İktisat bilimi; tekelcinin amacı, kazancını maksimize etmektir (yani en üst düzeye çıkarmaktır) der.
Rekabetin Korunması Hakkındaki 4054 Sayılı Kanun ise bunu bilerek; “aman tekel oluşmasın” endişesindedir.
Peki, burada ne yapılmaktadır, sizce?
Bu iş, satıcısının söylediği ve Rekabet Kurumu’nun da onayladığı gibi, yüzde 30’u yabancı olan yeni yatırımcıları elinde İstanbul’lunun deniz ulaşımının daha uygun bedelle, daha kaliteli hizmetle sağlanacağı konusunda mutabık mısınız?
Birilerinin bu piyasada birileriyle “rekabet” edip fiyatları dengeleyebileceğini, size daha ucuz, daha konforlu seyahat imkanı sunma yarışına girebileceğine inanıyor musunuz?
İnanıyorsanız bakın etrafınıza bakalım bu hatlarda “ben de ona binmem, buna binerim” diyebileceğiniz ikinci bir vapur görebilecek misiniz?
Hayır, göremem diyorsanız bu işin peşini bırakmayalım.
“Evet” gayet iyi olacak, yola devam, diyorsanız ne diyeyim:

Size şimdiden “hayırlı yolculuklar”

Bülent SOYLAN | Tüm Yazıları
Hits: 2194