Türkiyenin asıl derdi ve ekonominin acı ilacı

~ 15.09.2014, Bülent SOYLAN ~

“Türkiye’nin asıl derdi nedir?” diye sorarsanız bunu herkes kendi bakış açısına göre; işsizlik, Güneydoğu ve PKK, Suriyeliler, yolsuzluk ve hatta paralel yapı falan gibi yanıtlayacaktır.

Bunlar tamam.
Ancak bu ülkenin öyle yaşamsal ve aslında bu söylenenlerin hepsinin de anası olan “derinden ilerleyen” bir sorunu var ki; bunu ne iktidar kabulleniyor ne muhalefet yeteri kadar üzerinde duruyor ne de halk gerektiği kadar görüp öğrenip tepki gösteriyor:
Türkiye ekonomisi, giderek geri dönüşü pek kolay olmayacak ve belki de bir süre sonra iflah olmayacak bir biçimde hızla çöküşe ve kolay hazmedilemeyecek bir “başkalaşmaya” doğru yuvarlanıyor.

Türkiye hızla “bir başkalarının ekonomisi” haline dönüşüyor.

Bu çöküşün sonucu; tabii ki geniş halk kitlelerinin içine düşeceği büyük bir sefalet, edilgenlik; giderek, daha da fazlasıyla “uluslararası sermayenin hem ırgatı hem pazarı haline gelmek”. Yani hükümetlerin bir süre sonra ekonomide ipin ucunu elinden kaçırmış olması.

*
“Olur mu canım, ekonomi başımızdaki sıkıntıların en sonuncusudur" da denebilir. 
Ama bilinsin ki bunun dışındakilerin hepsi de, öyle ya da böyle bir gün toplumun kendi içinde çözebileceği konular. 
Bir gün PKK bitebilir, bölgeye barış gelir, türban hevesi sona erer, yolsuzluklar önlenir ve saire…

Ama biraz daha geç kalınırsa bu ekonomik gidişat ortaya kendimizin de tanıyamayacağı bir başka yapı çıkarır ortaya. 
Çözümü giderek zorlaşan ve hatta o diğerlerini de besleyen bu asıl sorun Türkiye ekonomisinin günden güne çökmesi ve uluslararası sermayenin güdümüne geçmesidir. 
Ekonomimiz ne yazık ki şimdiki politikalar ve aymazlıklar nedeniyle her gün biraz daha:

-Üretemeyen ama sürdürülen “plansızlık” ve “herkese şirinlik” siyaseti dolayısıyla aslında hak etmediği tüketimini kısamadığı için aradaki açığını artan bir borçlanmaya kapatmaktadır.

-Bu borçlanmalar giderek arttığı için; bedelini önce yüksek faiz, sonra stratejik yatırımlarını, mülkünü satarak sonra da siyasi tavizler vererek ödeyen bir ülke haline gelinmiştir.

-Bırakalım daha önce ihracat yapılan dış pazarlardaki şansını yitirildiğini, iç pazar bile yabancılara kaptırılmış bir ülke haline gelinmiştir.
İsteyen gidip baksın çarşı-pazardaki mallara ve görsün arkalarında ne yazdığını, hangi ülke işçilerinin, çiftçilerinin emeğiyle üretildiğini ve düşünsünler; onlar o malları üretirken bizim insanımızın neden işsiz gezmekte olduğunu, bu politikalar sürdükçe her zaman da böyle aylak gezeceğini.

*
Durum bu olunca da tabii ki; işsizlik daha da artacak, ücretler karın tokluğu ölçüsünü aşamayacaktır.
İnsanların açlıklarının unutturulması için onlara başlarını nasıl örtecekleri, bin yıl öncesinin hayat tarzına dönüşler “bak nasıl da özgürleşiyorsunuz” diye anlatılacak; bilimin yerini ezber dolduracak ve bu yapının yarattığı gerilik ve umutsuzluk güneydoğuda ayrılık rüzgârlarının esmesine küresel güçlerin bölgede yeni bir karakol devlet oluşturmasına yol açacaktır.
*
Türkiye şu anda adım adım küresel sermayenin yönettiği senaryoyu uyguluyor, ülkenin yapısı küresel sermayenin arzusuna göre şekilleniyor…

Malum, sermaye her zaman daha fazla büyüme isteği ve imkânı olan bir varlıktır. 
O çok büyüdüğünde kendi ülkesinin sınırlarına sığmayan, kendi iç pazarı ile yetinmeyen büyük sermayeye biz küresel sermaye diyoruz.

Günümüzde kimi şirketler o kadar büyüdüler ve hala büyümek istiyorlar ki, kendi ülkelerinden sonra yayıldıkları çevre ülkeler de yetmeyince dünyanın henüz gidilmemiş, girilmemiş en son pazarlarına giriyorlar ve bir şekilde oraların pazarlarını da ele geçiriyorlar. 
Bu yayılma sırasında kimilerinin pazarları zaten açık ve korumasız, halkı bilinçsiz. 
Oralarda sorunları yok. Rahatça giriyorlar ama bir süre sonra orası da yetmiyor, daha da başkalarına gidiyorlar.

Pazar açıldı açıldı… Açılmazsa oraları siyaseten zorluyor, siyaseti ekonomik olarak tuzağa düşürüyorlar, çıkarlarına uygun bir siyasi yapı kurulmasına çalışıyorlar ve kendilerini kabul edecek iktidarları yaratıyorlar. 
Sonra da gittikleri o ülkelerin siyasetlerini belirleyip kendi koydukları kurallarla o pazarlarının hakimi oluyorlar. 
Yani o ülkelerin ekonomisinde artık asıl patronlar onlar olduğu için bize göre “sözüm ona milli ekonomiler” de artık onlardan sorulur hale geliyor.
Bankacılık, enerji, haberleşme, medya, İçki sigara tekeli, kimya, ilaç, sağlık, otomotiv, AVM’ler ve diğerleri…

Soralım bakalım kendimize: Sadece bir bankacılık sektörünün yabancıların hâkimiyetinde olması bile sade vatandaştan en büyük sanayicisine hatta o kredilere olan ihtiyacından dolayı hükümetlere kadar hemen herkesi derinden etkilemiyor mu? Ya sanayi, ya medya?

Tabii ki onlar bu kadar çok sektörde söz sahibi olunca, bu sektörlerdeki çalışanlar onların uygun gördüğü ücretlerle çalışıyor, işsizler çalışma umuduyla onların kapılarında bekliyor, tüketilen mal ile alınan hizmette onların müşterisi olunuyor.

Kestirmeden söyleyelim:
Türkiye’nin büyüklükte önde gelen ilk 500 şirketinin üçte biri yabancıların. Geri kalanları da ya hammaddede, ya enerjide, ya lisans ve patentte, ya kredi bulurken ya da pazarlaması sırasında yine onlara “mahkûm”.
*
Bu, şu andaki durum.
Sermayenin iştahı yüksektir. Daha da büyümeden edemez dedik ya...
Tabii ki kendi ülkesine sığamadığı için taa buralara kadar gelebildiğine göre iç pazarda giremediği başka hangi alan varsa onlara da girecek, denetleyemediği bütün piyasaları denetlemeye gayret edecektir.
Bunu “piyasa düzeni”nin ideolojisi olan “liberalizm” de böyle kabul edip “laissez faire, laissez passer, le monde va de lui même - bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, dünya kendi kendine döner" dememiş midir.
Peki bırakalım mı?

Dünya böyle “kendi kendine” ama hep birilerinin çıkarına ve giderek geniş halk ve emekçi kitleleri aleyhine dönerken, haydi bu düzenden bir kısmımız memnun ve seslerini çıkarmadıkları gibi ellerinden geldiği kadar da toplumun cambaza bakmasını sağlamaya çalışırlar ama… Ya halktan, emekten yana olduğunu söyleyip ortaya çıkanlar işin farkındalar mı? Ya da bu dönüşümü fark eden bizler henüz fark edemeyenlere mutlaka bir şeyler söylemek mecburiyetinde değil miyiz?

O zaman, halkın geleceği için ortaya çıkanlardan öncelikle de bu ekonomik dönüşüme karşı çıkmaları istenmeli, “Mış” gibi yaparak konuyu teferruata kaydırıp, temeldeki ekonomik işleyişi görmezden gelenlere özellikle dikkat edilmelidir. 
*
Durum budur.
Peki, mutlaka bir şeyler yapmak lazımsa ne yapılmalı? Ya da birilerinin ne yapıp yapmadıklarına nasıl dikkat etmeli derseniz söyleyelim:

Türkiye, şu anda iç tasarrufları çok düşük olduğu için yatırım yapamayan, aldığı ile sattığı arasındaki farkı borçla kapatan, içinde ve etrafında yaşanan olaylar ile azalan kredibilitesi dolayısıyla dışarıdan borç para bulmakta zorlanan ama iktidarının “acaip kalkınıyoruz” dediği bir ülkedir.

Yapılanların ve “işte” diye gözümüze sokulanların çoğu halkın cebinden 20-30 yıllığına verilen taahhütlerle Yap-İşlet denen ama asla devredilmeyecek, hep öyle işletilecek olan yatırımlardır. “Devletten beş kuruş çıkmadan” kurdeleleri kesilenler, kazancını fark edip parasını hep yabancıların yatırdığı, hasılatını on yıllarca yabancıların toplayacağı yatırımlardır.

*
Merak edilmesin, ülkeyi kısa zamanda bu hale getiren senaryoya evet deyip iktidar olanlar bir gün halkın yüzüne bakamayacakları kadar yıprandıklarında sırtlarındaki ateşten gömleği bir an önce yeni birilerine “giydirip” en azından bir süreliğine masadan kalkmak zorundadırlar.

Aman ne güzel, en azından iktidar gidiyor, meydan açılıyor denecektir değil mi?
Ama dikkat edin; bu iktidarın gitmesi yetmez. “Sistemin” gitmesi, en azından frene basılmaya başlanması ve kötüye gidişin durdurulması gerekir değil mi?
Bilinsin ki, iktidarın “gittiği” gün, dövizin patladığı, işyerlerinin kepenk indirdiği, çalışanların kapıda kaldığı, ithalat yapılamadığı için piyasada darlığın başladığı, bulunan malların fiyatının katlandığı bir gün olacaktır.

Saltanat bittiği için şimdi 15 milyon kişiye giden o sosyal yardımlar kesilecek, sokaklar dolacak, bankaların önü kalabalıklaşacak, toplum tepki içinde olacaktır. 
Yani o devir teslime denk gelen gün asla “günlük güneşlik” olmayacaktır. 
Peki, böyle bir güne hazır mıyız?

Umut bağladıklarımız “hazırız” diyorsa, ama; biz yabancı sermayeye karşı değiliz, arkamızda ve aramızda IMF’den yetişmeler var, nasıl olsa aranan kanı buluruz diyorsa; bu aslında “Türkiye’yi bu hale düşüren yapı aynen devam edecek, sadece iktidar kadroları değişip halka bir süre daha umut verilip fedakarlık etmeleri istenecek” demek değil midir?
*
Vakit varken söyleyelim:

Doğru model, en basit tanımıyla bizi bu duruma düşüren tercihlerin mümkün olduğu ölçüde ve en kısa sürede tersine çevrilmesidir:
-Cari açıkla baş edemiyorsak el mahkûm, kısa dönemde öncelikle ithalat kısılacaktır.
Yaşamsal mal ve hizmet tedariki dışındaki ithalata mümkün olduğu ölçüde fren getirilecektir.
Bu fren ne kadar kuvvetli olursa sonuç o kadar etkili olur.

-Orta ve uzun dönemde sonuç verir ama; ithalatın ikamesine gidilecek, ihracata yönelik “üretim ve istihdam” uygun fiyat dengesi kurulana kadar desteklenecektir. Bu tavır, içinde bulunduğumuz cari açık sorunu dolayısıyla yapılacak olan “pozitif ayrımcılık”tır ve krizden çıkış dönemi uygulamasıdır.

-Tarım ve hayvancılıkta “fiziki” planlama yapılacak, ülke ihtiyacı olan gıda üretimi belirlendikten ve bu miktarların bir kısmı özel sektörce taahhüt edildikten sonra (teşvik karşılığı taahhüt) geri kalanı kamu işletmeleri eliyle tamamlanacaktır.
Gerektiğinde tarım ve hayvancılık alanları istimlak edilecek, verimi arttıracak büyük ölçekli işletmeler yaratılacaktır.

-Bütün bunlar yapılırken, kur politikası anahtar durumundadır. TL değeri kademe kademe düşürülecek, döviz yükseltilecektir. Böylece ithalatı kısma ve ihracatı teşvik politikaları piyasa fiyatları yoluyla daha kolay uygulanabilecektir. 
Kur politikasında yeni maliyetler yüklenen “borçlu sanayi” bir biçimde rahatlatılacaktır.

-Maliye politikasında: kazanç ve servet vergilerinin payı ile lüks tüketim üzerindeki tüketim vergileri (ÖTV-KDV) payı artacak, zorunlu ihtiyaç malları ile sağlık, eğitim gibi sosyal yönlü mal ve hizmet teslimlerindeki vergi yükü azaltılacaktır.

-Fiilen kullanılan (ihtiyaç) binalar dışında boş tutulan binaların (üretimde kullanılmayan diğer binalar dahil) emlak vergileri artırılacaktır.

-İhale mevzuatına müdahale edilerek kamunun zarara sokulması yani giderlerinin yükseltilmesinin önüne geçilecektir. Bunun için özerk çalışacak bir “ihale teslim komisyonu” modelimiz vardır. İhale edilen mal ve hizmetin teslimini bağımsız çalışan ve hareket kabiliyetli bir kuruma denetletirseniz yolsuzluğu önlersiniz. Yolsuzluk Sayıştay raporuyla dosya üzerinden ve birkaç yıl geçtikten sonra yapılan denetimle önlenmez.

-Türkiye’de tasarruf açığı büyüktür: yüzde 12’lere düşen tasarruf oranı hiçbir zaman negatif faiz rejimi ile yükseltilemeyeceği için tasarruf mevduatına verilen net faizin enflasyon oranına paralel hale getirilmesi gerekir. Böyle olmazsa, insanlar haklı olarak tasarruf etmekten vazgeçerler ve daha çok tüketirler. Onlar tüketmezse bu kez de bankadaki mevduatları kendi kendini tüketir.

Denebilir ki “o zaman sanayi ucuz kredi kullanamaz”. Aradaki fark eğer bankalara kazanç olarak kalmasaydı bu görüş haklıydı. Ama negatif faizin kazançları, operasyonun büyük yüzdesine sahip yabancı bankalara gittiği için zaten sanayici bundan istifade edemiyordu.

*
Sonuç olarak; Türkiye, ekonomisi ve siyasetiyle bu gün bir ölçüde uluslararası sermayenin istediği kıvama getirilmiştir. Bu gidiş ileride daha da geri dönülmez bir hal alacaktır. Ülkenin başındaki pek çok sıkıntının ana kaynağı bu gidişattır. 
Siyaset bu alt yapıya göre şekillenmiştir.

Bu durum eğer bir gün yine siyaset eliyle düzeltilecekse, alternatif siyasetçilerin öncelikle bu işin farkında olmaları; sonra da içilmesi ve içirilmesi zorunlu ilaçlar için şimdiden hazırlanmaya başlamaları gereklidir.

Hiç kimse bu işlerin yine küresel sermaye ve onun uzantısı kurum ve kadrolarıyla kolayca düzeltilebileceğini sanmamalı, kendileri sansa ya da öyle anlatsa bile halkımızın buna inanmaması lazımdır.

Kimse kanmamalı, kimse kimseyi daha fazla kandırmamalıdır.

 

Bülent SOYLAN | Tüm Yazıları
Hits: 987