Tarihin ortasında bir köy var

~ 06.09.2014, Nazım ALPMAN ~

Konya’nın Beyşehir ilçesine 30 kilometre uzaklıktaki Çavuş Köyü 30 Mart 2014’teki son yerel seçimlere kadar kendi yağı ile kavrulan belde belediyesine sahip kendi halinde bir kasabaydı.

NAZIM ALPMAN

Çavuş’un insanları
Konya’nın Beyşehir ilçesine 30 kilometre uzaklıktaki Çavuş Köyü 30 Mart 2014’teki son yerel seçimlere kadar kendi yağı ile kavrulan belde belediyesine sahip kendi halinde bir kasabaydı. Kamu yönetiminde yapılan bir değişiklikle, Hüyük ilçesine bağlandılar, kasabalıktan bir basamak inerek 40 yıl sonra yeniden eski “köy” statüsüne indiler!

1972’den beri bu şekilde yönetiliyordu. Köyde yaşayanlar tam olarak ne zamandan itibaren burada oturduklarını tam olarak bilemiyorlardı. Ancak “çok eski zamanlardan beri” diyebilme hakları vardı!

Çünkü köyün merkezinde bulunan taş, ahşap ve kerpiç toprakla inşa edilmiş Selçuklu eseri “Merkez Camii” 1289’a tarihlendiriliyor. Kaba bir hesapla Çavuş Köyü’nden geriye bakınca 700 yıl duruyor arkalarında…

Çavuş Köyü’nü Mehmet Taşdiken sayesinde görüp, öğrenebildim. Köyün bir iki kilometre uzağında onun bir ütopyası kendi kozasını örüyordu. Sanatçıları bir araya getiren “Sonsuz Şükran Köyü” her yıl Çavuş’un ortasında köylülerle birlikte şahane bir şenlik yapıyorlar. 

Köyün merkezinde eskiden karşılıklı iki kahvehane varmış. Biri şimdi nalbur olarak hizmet veriyor, diğeriyse “Yiğit Çay Evi” adıyla sabahın erken saatlerinden gece yarısı ötesine kadar devamlı olarak taze ve demli çay servis ediyor.

Bu kahvenin önündeki çınarın altında oturup Çavuşlularla sohbet etmek ruhen yıkanmak gibi insana iyi geliyor. Selam verip yanlarına yöneldiniz mi, anında “buyur-otur” davetleri geliyor.

Oturur oturmaz da “Nerelisin? Nereden geliyorsun? Ne iş yapıyorsun?” gibi sorular gelmiyor. Hal hatır bölümündeyken bir de bakıyorsunuz ki, yakın arkadaş-dost olup çıkmışsınız. Tabii temeli olan rastlantılar da yok değil.

Mesela önceki gün kahvenin önünde oturmuş konuşuyoruz. Küçük defterime isimleri not alıyorum. Beyaz sakallı, ince yüzlü İstanbul Türkçesi’yle konuşan ağabey “Ben Mehmet’in (Taşdiken) dayısıyım” diyor. Adını da söylüyor:

-Muammer Sever.
-Aaa o zaman siz bizim gazeteci arkadaşımız Ahmet Sever’in de akrabası olabilirsiniz?
-Babasıyım!..
 Ahmet Sever uzun yıllar Milliyet’in Brüksel Temsilcisi olarak görev yaptı. Aynı zamanda Mehmet Ali Birand ile 32. Gün’ü hazırladı. Sonra Milliyet’in Haber Müdürü olarak Türkiye’ye döndü. CNN Türk’ün kuruluşu sırasında İstanbul, sonra da Ankara’da üst düzey yönetici olarak çalıştı. Abdullah Gül’ün hem Dışişleri Bakanlığı döneminde hem de Cumhurbaşkanlığı sırasında “Başdanışman” sıfatıyla Türkiye’nin yakın tarihinin “içerden” tanığı oldu.

Çavuş Köyü’nün ortasında böylesi başarılı bir oğlu, babasına sorunca Muammar Ağabey “Güzel işler yaptı, ama her konuda ortak fikirlere sahip değiliz” demekten de geri durmuyor.

Yanımızdaki sandalyede oturan Halil Poyraz ise sohbette bir yasal düzenlemenin değişik boyutunu anlatıyor. Devletin
eşini kaybeden kadınlara maaş+sosyal haklar vermesinin “iyi olmadığını” söylüyor Halil Ağabey:

-Artık bizim gibi dul kalan erkekler evlenecek kadın bulamıyor!..
Sohbetin ilerleyen bölümlerinde bir de “sırrını” öğreniyoruz: Halil Poyraz’ın daha önce evli olduğu iki kadın da vefat etmiş! Haliyle üçüncü eş olmaktan kaçınıyor kadınlar!

Çavuş beldesinin belediye binası artık sosyal tesis olarak hizmet veriyor. İçinde bir de PTT binası var. Bahçesinde ise Çavuşlu kadınlar “kermes” düzenlemişler. Köy kadınlarının yaptığı el işleri “Çavuş Huzur Evi” için satılıyor.

Emekli öğretmen Rukiye Sever Çuhacı’nın elinde “minik bir hazine” var. Kısa süre önce kaybettiğimiz Çolpan İlhan’ın tasarımı olan kadın kıyafetleri Rukiye Öğretmen’in emanetinde… Çolpan İlhan butiğini kapatırken elinde bulunan kıyafetleri Çavuş Huzur Evi inşası için Rukiye Sever Çuhacı’ya göndermiş.

Belediye bahçesindeki kadınlarla sohbet ederken Hatice Sarı ile hassas bir konu üzerine derinlemesine sohbete dalıyoruz. Çavuş’un mimari dokusunu oluşturan kerpiç evler ile betonarme binaların kıyaslamasını istiyorum Hatice Hanımdan, o da anlatıyor:

-Ben kerpiç evlerden yanayım. Bakın 75 santimetre duvar kalınlığı var. Isı yalıtımı için çok iyi. Kışın sıcak, yazın da serin olur bizim evler. Sonra depreme karşı güvenlidir. Ahşap direkleri ve atkıları var. Salıntıda esner, çamur ve saman karışımı ise hafifliğiyle bu esnemeye imkân sağlar.
Oysa taş, ahşap, kerpiç eski evlerde yaşayanlar bunu bir kadersizlik olarak kabul ederler. Hatice Sarı “hayır” diyor:
-Bu evlerin fiziği çok iyi. Sadece eskiden konforu eksikti. Şimdi her şeyleri var. Hem ısıtılıyor, hem sıcak su, hem çamaşır-bulaşık makineleri konulabiliyor. Ben kerpiç ev diyorum. Bakın yüzlerce yıl bu yapılar ayakta durabilmiş.

Çavuş Köyü’nün insanları, kadın-erkek, kaç-göç ayrımı yapmadan diyaloğa açık, birbirleriyle yüksek sesle konuşmayan, saygılı, sevgili özel bir toplum gibiler. Üç dört gündür buradayız. Birbiriyle kavga eden, tartışan, itişen hiç kimseyi göremedik. Buna çocuklar da dahil.

Konya’nın uzağında Anadolu’nun bağrında masalsı bir ortama sahip bir yerleşimde şifalı bir hafta geçirmemizi sağladılar:

-Çavuş Köyünün insanları!       

 

Nazım ALPMAN | Tüm Yazıları
Hits: 844