Hayrunnisa Hanım o eli niye sıkmadı?

~ 21.08.2014, Fatih YAŞLI ~

Gül çiftinin veda resepsiyonunda first lady Hayrunnisa Hanım, “gazeteci” Abdülkadir Bey’in elini sıkmadığı gibi, davetli gazetecilere de şöyle bir sitemde bulunmuş:

“Abdullah Bey kibarlığından söyleyemiyor, kendisine çok yanlışlar, çok saygısızlıklar yapıldı. Bu süreçte bazı yaşadıklarımızı, 28 Şubat döneminde benim başörtümün tartışıldığı günlerde bile bu kadarını görmedik.”

Buradaki 28 Şubat vurgusu önemli; çünkü 28 Şubat muhafazakâr söylemde “zulmün doruğa çıktığı, daha kötüsünün olamayacağı” bir zaman dilimine işaret ediyor.

Cumhurbaşkanının eşi ise kendilerine yapılanların o dönemi bile aştığını söylemekte tereddüt etmiyor.

Peki ne oldu, Gül çifti neden yeni bir 28 Şubat yaşadı, kim yaptı bunu?

Yanıt için bizim de 28 Şubat’tan günümüze doğru bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor.

28 Şubat, 28 Şubat 1997’de MGK’nın toplanıp, dönemin Refahyol Hükümeti'ne “irticaya karşı mücadelede devletin yapması gerekenler”le ilgili belgenin imzalatılmasından ibaret değildi.

28 Şubat Türkiye’de tepeden tırnağa tıkanmış ve meşruluğunu yitirmiş olan sistemi restore etmeye yönelik uzun bir sürecin adıydı.

AKP’liler şimdilerde istedikleri kadar inkâr etsinler ve mağdur edebiyatı yapsınlar, 28 Şubat olmasa AKP diye bir parti olmazdı.

Çünkü 28 Şubat bir mühendislik projesi olarak Milli Görüş’ün bölünmesini ve içerisinden AKP gibi “ılımlı” bir partinin çıkarılmasını hedefliyordu, hedefine de ulaştı.

“Gelenekçiler”le ters düşen “yenilikçiler” AKP’yi kurdular.

Sonrasında…

AKP on iki yıl boyunca ama özellikle 2007’den itibaren Türkiye’yi resmi olmayan koalisyon ortağıyla, yani Gülen Cemaatiyle birlikte yönetti.

Cemaatin emniyet-yargı entegre gücü sayesinde siyasi operasyonlar yapıldı ve siyasi davalar aracılığıyla, AKP rejiminin inşasına karşı durabilecek kadrolar devletten tasfiye edildiler.

Devlet aygıtı ele geçirilip bütünüyle kontrol altına alınırken, AKP’yle Cemaat arasındaki kavganın sinyalleri de gelmeye başlamıştı. Kavganın nedeni ise, en yalın haliyle söylendiğinde devlet gücünün nasıl bölüşüleceğiyle ilgiliydi.

AKP ve Cemaat devletin sahipliği kavgasına tutuştuklarında karşılıklı hamlelere giriştiler.

7 Şubat 2012’de, Hakan Fidan’a yönelik tutuklama girişimi, kavgayı dönüşü olmayan noktaya getirecekti.

İktidar buna 2013 yılında dershaneleri kapatma girişimiyle yanıt verdiğinde, Cemaatin hamlesi 17 Aralık yolsuzluk operasyonu oldu ve buna karşılık olarak AKP de 22 Temmuz casusluk operasyonunu yaptı.

AKP, yürütme ve yasamayı elinde bulundurmanın gücüyle arka arkaya düzenlemeler yapıp, Cemaat operasyonunu geri püskürtmeyi bildi; bu esnada ise hem 30 Mart seçimlerini kazandı, hem de 10 Ağustos’ta Erdoğan köşke çıktı.

Çıkmasıyla birlikte ise yeni bir kavga daha başladı. AKP-Cemaat kavgasına bir de Erdoğan sonrası partinin başına kimin geçeceği kavgası eklenirken, bu süreçte Gül’e açık bir şekilde “sakın gelme” denildi.

Bir zamanlar Milli Görüş “gelenekçiler-yenilikçiler”diye bölünmüşken, bu sefer de AKP’de “ak saçlılar-yeni yetmeler” ayrışması gün yüzüne çıktı.

Bu ayrışmada Erdoğan’a yakın kalemler, Gül’e karşı tam bir psikolojik savaş başlattılar. Gül’ü Gülen’le ittifak yapmakla, İngiltere’nin adamı olmakla, milli bir duruşa sahip olmamakla vs. eleştirdiler.

İşte Hayrunnisa Gül’ün Selvi’ye tepkisinin gerisinde bunlar vardı, Gül çifti her şeyin son derece farkındaydı, o el bu nedenle uzatılmadı.

Erdoğan-Gül savaşı önümüzdeki süreçte daha da derinleştikçe, uzatılmayan o eli daha çok konuşacağız kanımca.

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 738