Güçlü parti nasıl olur, kavga ne zaman biter?

~ 21.08.2014, Bülent SOYLAN ~

Yabancı bir terim ama “Franchising”in ne olduğunu artık çoğumuz biliyoruzdur değil mi?
Hani “hamburgercilik” ya da “kafe” işletmeciliği işinde olduğu gibi belirli standartlarla çalışan markalı ve “zincir dükkânlar” modeli: Her şeyi adamlar tarif ediyor ve yapıyor, siz “akıl parası”nı veriyor, sermayeyi yatırıyor ve çalışmaya başlıyorsunuz. 
Formülü bu. 
Hatta yanında el kitabını da veriyorlar tereddüt ederseniz bakın diye.
Diyelim ki bu tür bir işe girmeye karar verdiniz.

Acaba; “malzemeyi nereden alırım, dükkânı nasıl düzenlerim, adamlarımı kimlerden seçerim” diye derin derin düşüncelere dalıp yapacağınız işi “istediğim gibi olsun” diye sıfırdan planlamaya mı çalışırsınız? 
Yoksa bu olayı çok iyi çözmüş bir firmanın başarılı modelini alıp, bütün bu işlerin nasıl yapılacağına değil de gücünüzü sadece daha fazla müşteriye ulaşmak için mi harcarsınız?

Gücünüz yetiyorsa, hedefiniz büyükse ve hesabınıza geliyorsa tabii ki deneye- yanıla ayar tutturmak iş değil, önünüzdeki gelişkin modeli uygulamak daha garantili bir yoldur.

Böyle yaptığınızda ne aşçıbaşınız köftelik kıymanın kalitesizliği için kasapla kavga eder, ne pazarlamacılarınız sandviç ekmeklerinin hamur çıktığını söyleyip kabahati fırıncılara yüklemeye çalışır, ne de şu kayınbiraderin kankalarını nereden işe aldım diye pişmanlık duyarsınız.
Neyin nasıl yapılacağı, nasıl sunulacağı ve tabii kurulacak “takım”ınız bile baştan belli olduğu için siz sadece “daha fazla müşteriye nasıl ulaşabilirimin” peşinde olursunuz, yani dışa dönük çalışırsınız.

Gerçi yerlerin granit mi yoksa seramik mi olacağından masaların dizilişine hatta duvarlarınızın rengine kadar pek çok konuda “benim zevkim farklı” demenin de ayrı bir keyfi vardır ama “standard”a uyarsanız; emin olun, böylesi her zaman sizinkinden daha uygun olacaktır. 

Ha bir de en azından içeride “duvarlarımız ne renk olsun” türü bir sürü tartışma da, “yap-boz”lardan kaynaklanacak israf da önlenmiş olur.
O tür işlerin esnaflığında en az maliyetle daha fazla müşteri memnuniyeti için en uygun yol budur.
*
“Siyaset” denen hizmetin üretilip halka pazarlanmasında da böyle düşünülebileceği aklınıza geldi mi hiç?
Örneğin “muhafazakâr” “liberal” “sosyal demokrat” ya da “sosyalist” siyasetlerin de neredeyse yüzyıllarla ifade edilecek sürelerde uygulanıp denenerek geliştirilmiş “franchising” benzeri “standart” modelleri olduğu?

Diyelim ki siyaset yapılacak, bir parti kuruluyor… 
Acaba “Dur bakalım, kendimize göre bütün görüşlerden bir harman yapalım da çok kişiye hitabetsin” deyip aslında belirsiz bir profil mi çizersiniz? Yoksa bu işin klasikleşmiş modellerinden birini; örneğin muhafazakâr, liberal, sosyal demokrat, ya da sosyalist falan gibi niyetinize uygun bir örnek alır ve o çerçeve içinde mi oynarsınız?

Seçeceğiniz bu yollardan birincisinde yapılması gereken –aynen bir zincir işletmede olduğu gibi- işin standardına uymaktır. 
Her şey aşağı yukarı bellidir ve bunu belirledikten sonra yapacağınız tek şey seçtiğiniz bu yolda, -bir bakıma müşteri memnuniyeti gibi de düşünerek- sadece daha fazla taraftar toplamaya çalışırsınız.
ikincisinde, zamanınızın çoğunu “içeride” öyle mi olsun- böyle mi olsun tartışmalarıyla; dolayısıyla, dışarıya yansıyan memnuniyetsizlikleri gidermeye çalışmakla zaman geçirmek zorunda kalırsınız.

Çünkü bir tartışmanın “çerçevesi” biraz esnekçe olunca insanoğlunun egoizmi ve ufkunun genişliği dolayısıyla ileri sürülecek “görüş”lerin ne başı olur ne de sonu. Hele bütün sermayeniz tarihin imbiğinden süzülüp gelmiş bir modele değil de insanoğlunun o günkü tercihlerine dayanıyorsa…
*
İlerleyen zaman ve siyasetin hedefleri sürekli değişse de, siyasi partiler “belirli” hedeflere ulaşabilmek için bir araya gelmiş insan topluluklarıdır.
Ama bazen de hedefler aynı olsa bile bu defa hedefe ulaşmak için izlenecek yol-yöntemler bile çatlamalara, başka başka siyasi partilerin oluşumuna yol açabilir.
Örneğin sosyalist partilerin hepsi de emekçi sınıfın iktidarını hedefler ama iki sosyalist partiden biri demokratsa diğeri ihtilalci olabilir…

İşte bu nedenle hedefi ve uygulayacağı yöntemlerinin “belirginlik” derecesi o parti içindeki tartışma ve çekişmelerin derecesini de belirleyecektir.
Hedef ve yöntem yani program ve tüzük ne kadar netse tartışma ve çekişme o kadar az olur; ne kadar “esnek” ise o kadar fazla. 

Peki, birincisinde hiç tartışma olmaz mı diyeceksiniz değil mi?
Olur tabii. Dedik ya, malzeme insan olunca bunu önlemek zor. Ama yol-yöntemin çok belli olduğu yerde çıkacak tartışmaların büyük çatlaklara yol açmayacağı, tartışılanların da bazı kişisel sürtüşmeler boyutunu aşamayacağı bellidir.
Haydi, bunu da basitçe örneklendirelim: Siz iki kere ikinin kaç ettiği, bu sonuca da bir çarpma işlemiyle mi ulaşılabileceği konusunda bir tartışma çıkmasını bekleyebilir misiniz? 
Diyelim ki biri “bana göre beş eder” dedi. Tartışmazsınız bile bunu, döner işinize bakarsınız… 
Zaten kimse de bununla ilgilenmez.
*
Günümüz siyasetinde en büyük tartışma ve iç çekişmeler sosyal demokrat partilerdedir. Sosyal demokrasinin, gerek “liberalizm-sosyalizm melezi” yapısı ve gerekse dünyanın son zamanlarda büyük bir hızla kabuk değiştirmesi; başlangıçta iyi kötü sağlam bir programı, net hedefleri olsa bile sosyal demokrat partileri hedef ve yöntem konusunda çeşitli tartışmaların içine itmiştir.
Bu durum, tabii ki o partilerin üye alımından kadrolarına, iç tüzüklerinden programlarına kadar pek çok konuda belirsizlikler yaratmış ve bu belirsizlikler içeride çeşitli görüşlerin, görüşçü gruplarının oluşmasına, sonuç olarak da sürekli tartışmalara neden olmuştur.
*
Bu “önlenemez” ve koşullardan kaynaklanan bir gelişme ise ne yapmalı?
Siyasette yapılan tartışmaların altında çoğu zaman üstü örtülü biçimde ekipleşme-gruplaşmalar olsa bile, bunların çoğunun görünürdeki ya da resmi diyebileceğimiz gerekçesini partinin geniş yelpazesi içindeki “görüş” farklılıkları oluşturur.
Bu görüşlerin haklı olup olmadığı konusunda sağlam bir referansınız, örneğin ciddi bir ideolojik dayanağınız, gerçekçi bir programınız yoksa yapılan tartışmaların kolay kolay sonuçlanamayacağı ve ideolojik noksanlığından dolayı da işin kişilerarası çekişmelere dönüşeceği açıktır.
Çünkü tartışmayı sonuca bağlayabilecek olan ölçü “çizgi”dir.

O zaman “tartışmalardan” şikâyet edilen siyasi partilerde her şeyden önce yapılacak bir tek şey vardır: Partinin ideolojik çizgisini yeniden ve zamanın gerçeklerine uygun bir biçimde çizmek, bu çizginin sürdürülmesinde izlenecek yöntemleri belirlemek ve tabii sonra da bunları uygulamak.

Böylece, eğer oluyorsa; yapılan kimi tartışmaların laftan öte gitmediği anlaşılacak ve üyeler gereksiz çıkışlara, spekülatif çatışmalara dur diyebilecek; eğer doğru bir şeyler tartışılacaksa bu tartışmalar hedefe ulaşmadaki yöntem ve doğru örgütlenme üzerine yoğunlaşacaktır.
Dolayısıyla dışa yani seçmene dönük çalışmaların hızlanabilmesi ancak içerdeki tartışma konularının azaltılması, buna imkân veren ideolojik alanın daraltılması ile mümkündür. 

İdeolojik yelpaze daraltılıp somutlaştırılmadıkça tartışma ve çekişmeler kaçınılmazdır. 
Üstelik haklı bile olsa sıradan seçmenin bu çekişmelerden bir anlam çıkarması, içindeki doğruları fark edip desteklemesi çok zordur. 
Seçmenin anlam veremediği tartışmalar onun gözünde sadece “kaos”tur. 
Siyaset gelecek için umut vermekse, kaos ortamı kimsede umut bırakmaz.
Ve bu konuyu bir atasözümüzle bitirelim: “Bizde kavgalı eve kız-mız verilmez”. 


Bülent SOYLAN | Tüm Yazıları
Hits: 1054