Yumurta Mucizedir

~ 30.07.2014, Mine KIRIKKANAT ~

Bizimki heyecanla içeri girdi ve bir çırpıda: “Yarın yumurta mitingi yapıyoruz!” dedi. Ben eski sporculardan korkarım. Sporu bırakınca göbeklenirler, doğrudur. Hantallaşırlar, o da doğrudur. Ancak 100 kiloyu aşınca, tehlikeli olabilirler. Bizimki de 108’e dayandı. O yüzden sözlerime hep, “Pekiyi” diye başlıyorum. Bu kez de öyle yaptım. “Pekiyi, pek güzel... Yumurta mitingi harika bir fikir. Ancak nedir?”
Yerinde duramıyordu. “Sen, ben, Edi ve Maria. Hepimiz birer düzine yumurta alacağız ve Saint Paul metrosu çıkışında dağıtacağız.”
Dağıtacağız sözünden pek bir şey anlamamıştım. Satacak mıydık, atacak mıydık?
Yoksa metro istasyonunu yumurta bombardımanıyla mı dağıtacaktık? Gözümün önüne iri iri metro polisleri geldi. Artık o yumurtaları kafamızda mı ezerler, teker teker yutturmayı mı seçerler ve kelepçeleneceğimiz kesin de sonunda hangi karakola götürürler? “Yok canım” dedi bizimki. “Metronun içine girmeyeceğiz. Kapıda durup gelen geçene birer yumurta ikram edeceğiz. Amaç, insanların tanımadıkları insanlara karşılıksız hiçbir şey vermemesini protesto etmek, birbirleriyle konuşmasını sağlamak, hoşluk yapmak…”
Eskiden insanlar hayal ettikleri müddetçe yaşarlarmış. Ne güzel, ne sakin günlermiş onlar! Oysa artık çılgınlık yaptıkları müddetçe yaşadıklarını hissediyorlar. Hâşâ benim böyle bir ihtiyacım yok tabii. Ancak, pek de akıllı uslu görünmek istemiyorum. Çaresiz uyuyorum araziye. Sahte bir sevinçle ellerimi çırptım ve yumurta depolamaya çıktım.

***

Ertesi gün, metronun en dolu olduğu saat, 18.30 sıralarında şair arkadaşımız Edi, şarkıcı Maria, bizimki ve ben, ellerimizde birer sepet yumurta, Saint Paul istasyonunun kapısındaydık. İçimde bir ses: “Sepet sepet yumurta, sakın beni unutma!”
İlk yumurtamı uzattım. Kıstırdığım adamla aramda şöyle bir konuşma geçti: Bu ne? Yumurta. Ne yumurtası? Bildiğiniz yumurta. Yeni bir Japon oyuncağı mı? Hayır, gerçek yumurta. Yani tavuktan mı? Evet, evet. Dinozor yumurtası falan olmasın? Olamaz çünkü bulsam, kendime saklarım. Peki niye tavuk yumurtası? Yemek için. Pişmiş mi? Hayır, çiğ. Çiğ yumurta satılır mı kardeşim burada? Satmıyorum, hediye ediyorum. Niye? Ah niye olduğunu bilsem, ben burada olur muyum? Çaresizlikle öteki yumurtacılara bakıyorum. Halleri benden feci. Çocuğun biri fazla sıkmış, yumurta kırılmış. Bir başkası reklam filmi çekiliyor sanmış, yumurtayı alıp metronun kapısında patlatmış.
Derken üç sarhoş peyda oldu. Bu saatlerde Paris metroları, geceyi geçirmeye gelen sarhoşlarla dolar çünkü. En zayıf gördükleri şair Edi’nin başına çöreklendiler, “Heyt, buraları bizden sorulur, n’apıyorsunuz siz bakalım, haydi yaylanın!” demesinler mi?

***

Olaylar ondan sonra çok çabuk gelişti. Bizimki 108 kilosuyla sarhoşların itip kakmaya başladıkları ufak tefek Edi’nin yardımına koştu. Koşarken elindeki sepeti düşürdü ve yumurtalar, tıngır mıngır metro merdivenlerini inmeye başladılar. Şarkıcı Maria elindeki sepeti yere bıraktı, yuvarlanan yumurtaları tutmaya çalıştı. Sarhoşlardan biri, üzerine gelen 108 kiloluk tank karşısında geriledi ve yere bırakılan sepetin üstüne oturdu.
Sizin anlayacağınız, Saint Paul metro istasyonu, yarım saatlik yumurta mitinginin sonunda, omlete hazır kıvama gelmiş bulunuyordu. Omletin pişirilmesi için polisin tava getirmesi yetiyordu. Elbette beklemedik ve tava yerine tabanları yağladık, soluğu en yakın Paris bistrosunda aldık. Yumurta mitinginin mucitleri, şarap kadehlerini “kendilerine karşılıksız bir şey verilmesini artık anlamayan” tüketim toplumu şerefine kaldırdılar. Gizli bir zevk aldıkları, acı sosyolojik eleştirilere daldılar. Benim heyecandan el, kol ve kadeh kaldıracak halim kalmamıştı doğrusu. Ama Paris’te bir gün de böyle geçti. Çok eğlendik.

***

O günün ve bu yazının üzerinden 17 yıl geçti. Anılarımın yaratıcısı, yazılarımı bezeyen harika fotoğrafların sanatçısı Daniel Colagrossi yaşlanmadı, olgunlaştı. Ve bugün doğum günü.
İyi ki doğdun Daniel. Çok yaşa, güzel yaşa, eksilme ufkumdan!

G N O K T A S I

KÜÇÜK HAYATLARIMIZ
Sevdalar kaça ayrılır
bilmem dedi yaşlı adam
büyük şehirler icat olduğundan beri
çabuk çabuk gelirler
yemeklerini yerler yatarlar
ayrı ayrı eser rüzgârları sevişirken
ayrı ayrı uzaklıklara çarparlar
sabah oldu mu evlerden
kirli atardamar patlamalarıyla
boşalırlar duraklara caddelere
ne türküleri olur bunların
ne şiirleri yazılır
memur mesaisi gibidir aşkları
hayatlar kaça ayrılmaz
bilirim dedi yaşlı adam
büyük şehirler icat olmadan
olduktan sonra da aralarından çok azı
yanarlar ateşböcekleriyle
karanlıkta kalmasın diye yıldızlar
duyuramazlar ki seslerini kalabalıklara
ölüme dair bitireyim mısralarımı dedi yaşlı adam
insanlar yok olmanın koynunda yaşarlar.
A. KADRİ ERGİN

“Anlaşmak için benzeşmek, sevmek için biraz ayrışmak gerekir.” PAUL GERALDY  

Mine KIRIKKANAT | Tüm Yazıları
Hits: 994