Boğaz'da yalı, elde viski kadehi

~ 05.06.2014, Fatih YAŞLI ~

Türkiye’de sağ siyasetçilerin ve kalem erbabının sıkça kullandığı, artık klişeleşmiş bir cümle vardır: “Boğaz’a nazır yalılarında, elinde viski kadehiyle oturanlar…”

Bu klişe ilk başta sağın zenginlerle, sermayedarlarla bir derdi varmış gibi bir anlam taşısa da aslında bambaşka bir şeye işaret eder.

Sağ siyasetçinin ve kalem erbabının derdi Boğaz'daki yalı değil, eldeki içki kadehidir; çünkü o kadeh bambaşka bir şeyin sembolüdür.

Türk sağının en büyük yeteneklerinden biri, “sınıfsal kutuplaşma”nın üzerini “kültürel kutuplaşma” ile örtebilmesidir; yani tartışmayı eninde sonunda “yaşam tarzları”na getirebilmesidir.

İşte o eldeki kadeh, içki içmenin, yani dindar olmamanın ve dolayısıyla “milletin değerlerine yabancılaşma”nın bir sembolü olarak kullanılır.

Hal böyle olunca, yalıda oturmak, yani insanları sömürerek zengin olmak önemsizleştirilirken; asıl meselenin “millete yabancılaşmış bir yaşamı sürdürmek” olduğu kanaati kamuoyuna pompalanır.

Tam da bu nedenle, sağ siyasetçiler ve kalem erbabı açısından, “elit” olmanın belirleyicisi zenginlik değil, nasıl bir hayat yaşadığınızdır.

Öyle ki, “Anadolu Kaplanı” tabir edilen İslami sermayenin bir mensubu, yani zengin bir işadamı iseniz, saray yavrusu misali evlerde oturuyor, oğlunuzu kızınızı yurtdışında okutuyorsanız, bu “elit” olduğunuz anlamına gelmez.

Çünkü yanınızda çalıştırdığınız işçilerle aynı camiye gitmekte, oruç tutmakta, namaz kılmaktasınızdır, eşinizin ve kızınızın da başı kapalıdır.

İşte bu sizi “millet”in bir parçası yapar.

Oysa, diyelim ki Yurt, Cumhuriyet, Birgün ya da Sol okuyan, öğretmen maaşıyla geçinen, çocuğunu devlet okuluna gönderen bir çiftsiniz.

Tüm bu kısıtlılıklara rağmen, kitapçılara gidiyor, kitap satın alıyor, vizyona giren sinema filmlerini, sahnelenen tiyatro oyunlarını takip ediyorsanız, hele bir de ara sıra dostlarınızla çilingir sofrasında iki kadeh rakı içmeyi, biranızı yudumlamayı seviyorsanız sizden “elit”i yoktur.

Çünkü, az önce de söylediğim gibi, sağcılığın söylemi, elitliğin zenginlikle değil “yaşam tarzı”yla ilgili olduğunu bir “yönetim teknolojisi” olarak topluma sunar, bunun böyle algılanmasını ister.

Tam da bu istek nedeniyledir ki, örneğin Haziran’da eşitlik, özgürlük, adalet adına sokağa çıkan ve neredeyse tamamı ay sonunu getirmekte güçlük çeken milyonlar, bizzat kendileri Boğaz’a nazır yalılarında oturan kiralık kalemler tarafından “elit”, “tuzu kuru” ya da “beyaz Türk” ilan edilir.

Bu da yetmez, yine Haziran’da sokağa çıkan milyonları, İstanbul’un lüks kafelerinde oturan zenginlerin ya da “artist müsveddeleri”nin kışkırttığı, tüm bu olayların gerisinde faiz lobisinin, Koç’un, küresel güçlerin vs. olduğu iddia edilir.

Oysa bunu söyleyenlerin geldiği gelenek, yani sağcılık bu ülkede her daim sermaye sınıfının ve emperyalizmin çıkarları doğrultusunda hareket etmiştir.

Türk sağının tarihi, IMF ve Dünya Bankası programlarını uygulayarak memleketin fabrikalarını, ormanlarını, limanlarını sermayeye peşkeş çekmekten tutun da; askerin kanını Kore’de pazarlamaya uzanan genişlikte bir günah vitrinidir.

İşte “milletin değerlerine yabancılaşmış elitler” söylemi bu günah vitrininin çirkinliğini örtmek için bir makyaj malzemesi olarak kullanılır.

Din bezirgânlığı ile o günah vitrininin üzerine bir tül örtülmeye çalışılır.

Oysa millete asıl yabancılaşmış olanlar, Soma’da, inşaatlarda, tersanelerde işçiler ölürken kendilerine bin odalı saraylar yaptıranlardır ve söz konusu günahların üzerini örtmek giderek güçleşmekte, hakikatin yürüyüşü sürmektedir.

 

 

yurtgazetesi

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 999