Sandıklı diktatörlüğe doğru

~ 21.04.2014, Fatih YAŞLI ~

Anayasa Mahkemesi’nden döner mi dönmez mi bilmiyoruz ama artık “nur topu gibi” bir MİT yasamız var; “vesayete karşı mücadeleyle” geçen ve adeta “demokrasiye boğulduğumuz” on iki yılın neticesinde bir “istihbarat devleti”nin yasal çatısını oluşturmuş durumdayız.

Söz konusu yasayla birlikte AKP rejiminin güvenlik aygıtının merkezine MİT yerleştirilmiş, teşkilat doğrudan tek adama bağlanmış, icraatları hukuk denetiminin dışına taşınmıştır; “kanunsuzluğun kanunla tesisi” de diyebiliriz.

Peki ortada şaşırtıcı bir durum var mıdır?

Yoktur, çünkü bütün parti-devletlerinin doğasında kurumların ele geçirilip yeni rejime uygun bir şekilde dönüştürülmesi zorunlu olarak mevcuttur.

Parti-devletine dayalı rejimlerin inşa süreçlerinde partiyle devlet bütünleşir; parti, devletin bütün kurumlarını ele geçirir ve o kurumların göreli özerkliği ortadan kalkar.

Aynısı bizde de yaşanmış, devletin istihbarat örgütü, artık hükümet ve partiyle devlet aynı anlama geldiğinden ve onu da şahsında Erdoğan temsil ettiğinden, rejimin tepesindeki isim dışında kimseye hesap vermeyecek bir pozisyona yerleştirilmiştir.

İktidarın en başından beri sahip olduğu otoriterleşme eğiliminin özellikle son bir yılda hızlanmış olmasının ve bu otoriterleşmeye yasal bir statü kazandırılmasının temelde iki nedeni bulunuyor.

İlki Haziran direnişi ve sokağın gücünden duyulan korku; ikincisi ise gizli koalisyon ortağı Cemaatle yolların ayrılması neticesinde yaşanan 17 Aralık operasyonu.

Özellikle 17 Aralık’tan sonra çıkan üç yasa çok önemli: İnternet Yasası, HSYK Yasası ve son olarak MİT Yasası.

İlki iletişim özgürlüğünü kısıtlama ve medyayı sansürlemek için, ikincisi kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıp yargıyı yürütmeye bağlamak için ve üçüncüsü ise parti-devletinin istihbarat/güvenlik aygıtını kurumsallaştırmak için çıkarıldı.

Her üç yasa da hem demokrasinin asgari şartlarına hem de temel hak ve özgürlüklere toptan aykırı olma niteliğini taşıyor, her üç yasa da otoriter bir rejimin yasal altyapısını oluşturmaya hizmet ediyor.

AKP, bir yandan parti-devleti rejimini kurumsallaştıracak yasal düzenlemeleri yaparken, öte yandan “sonsuza kadar iktidar olma”nın hesabını da yapıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi ve sonrasındaki genel seçimlerin ruhunu da bu hesap belirleyecek gibi görünüyor.

Köşk'e Erdoğan’ın fiilen partili cumhurbaşkanı olarak çıkması, yani resmileşmemiş bir başkanlık sistemine geçiş, bu hesabın ilk adımı.

Erdoğan, bir anayasa değişikliğine gerek kalmaksızın ama tek adam yetkileriyle donanmış bir şekilde Çankaya’ya çıkmak ve partisini ve ülkeyi bir devlet başkanı olarak yönetmek istiyor.

İkinci adım ise genel seçime yönelik yeni düzenleme.

“Seçim barajını kaldırıyoruz” söyleminin arkasına saklanarak yapılacak yeni düzenlemeyle, ister dar ister daraltılmış bölge sistemi uygulamasına geçilsin, AKP’nin şu anki oy oranıyla daha çok milletvekili çıkarmasının önü açılacak, muhalefetin vekil sayısı ise düşecek.

Anayasanın fiilen askıya alındığı, resmen ilan edilmemiş bir olağanüstü halin tam ortasında AKP’nin parti-devleti rejimini inşa edişine tanıklık ediyoruz.

Yani karşımızda “yeni” bir olgu, “yeni” bir durum var.

Toplumsal muhalefetin bunun farkındalığıyla hareket edip hızla yeni sorular sorması ve yeni yanıtlar vermesi gerekiyor; aksi takdirde bizi bekleyen, “sandıklı diktatörlüğün” saltanatı olacak.

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 927