Fatih Yaşlı yazdı: Aile, devlet, özel mülkiyet: 'Tape'lerin aynasında yeni rejim

~ 19.03.2014, Fatih YAŞLI ~

"Yeni rejimde dinselleşme, otoriterleşme ve haraç iç içe geçmiş durumdadır ve birinin öteki olmadan olamayacağı varoluşsal bir durum söz konusudur, tıpkı “ailenin, devletin ve özel mülkiyetin” iç içe geçmesi ve aralarındaki varoluşsal ilişki gibi."

Fatih Yaşlı - soL
Cemaatin haftalık yayın organı Aksiyon’un bu haftaki kapağında büyük puntolarla aynen şu cümle yazıyordu: “Rejim Değişikliği Dolayısıyla Kapatıyoruz”. Hemen altında ise şöyle bir “uyarı” yer almaktaydı: “Demokrasi, Açık Toplum, Hür Teşebbüs, Fikir ve Basın Özgürlüğü Tehdit Altında”

Bu kapaktan yola çıkarak Türkiye yakın tarihinin en ironik hadiselerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün görünüyor: Düne kadar AKP ile gayri resmi bir koalisyon ortaklığını yürüten Cemaat, sanki söz konusu rejim değişikliğinde hiçbir payı yokmuş, söz konusu Frankenstein’ı kendisi yaratmamış gibi “tehlikenin farkında mısınız” diyebiliyor; ve dahası, sosyalistlerin uzunca bir süredir dile getirdikleri “Türkiye’de rejim değişiyor” tezinin savunucusu bir pozisyonda konumlanıyor.

Bu yazı bağlamında bizi ilgilendiren, Cemaatin yeni rejim inşasındaki rolü de, yeni bir rejim kurulduğu tezini kabullenmesi de değil; söz konusu rol üzerinde hem soL portal hem de bu satırların yazarı daha önce defalarca durdu, tezin kabullenilmesinin ise Cemaatin sonsuz pragmatizmiyle doğrudan bağlantılı olduğu biliniyor. Bu yazının konusunu daha önceki birçok yazımda olduğu gibi yine AKP rejimi oluşturuyor ama bu sefer meseleye -elbette ki bir makalenin sınırları içerisinde- “tape”ler üzerinden bakmayı deneyeceğim; çünkü “tape”ler kanımca yeni rejimin doğasını ve niteliğini anlamak açısından şimdiye kadar karşımıza çıkan en önemli veriler olma niteliğini taşıyor.

Rejim: Değişti mi Değişmedi mi?
AKP döneminin Türkiye’de bir “dönüşüm” sürecine tekabül ettiğine dair ortak bir kabul olduğunu söyleyebiliriz. Olumlayıp destek verenler açısından bu dönüşüm, Türkiye’nin bölgesel bir güç haline gelmesi, demokratikleşmesi, kalkınması vs. gibi artık gerçeklikle uzaktan yakından alakası olmadığını hemen herkesin fark ettiği argümanlarla savunulan bir nitelik taşırken, dönüşümün olumsuz niteliği üzerinde duranlar bu dönüşümün bir rejim değişikliği anlamına gelip gelmediği üzerine bir tartışmayı sürdürmeye devam etmektedirler.

Türkiye’de yaşanan dönüşümün bir rejim değişikliğine tekabül etmediğini iddia edenler, sıkça iki argümanı dile getirmektedirler. Bunlardan birincisi Türkiye’de mevcut üretim ilişkilerinin, sermaye bileşiminin ve devlet-sermaye ilişkisinin değişmemiş olmasıdır. Yani Türkiye’de hala kapitalizm vardır, hala sermaye birikim sürecinin asıl unsuru TÜSİAD burjuvazisidir ve devlet hala sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmeye devam etmektedir. İkinci argüman ise Türkiye’de bir anayasa değişikliğinin yapılmadığı, dolayısıyla parlamenter rejimden başkanlık sistemine ya da örneğin cumhuriyet rejiminden monarşik bir rejime geçilmediği yönündedir.

Söz konusu argümanlar, ilk bakışta haklı gibi görünseler de, Türkiye’de bir rejim değişikliği olmadığına dair ikna edici bir nitelik taşımamaktadırlar. İlkin şunu söyleyebiliriz: Evet Türkiye’de ne kapitalizm yerini başka bir üretim tarzına bırakmış ne sermayenin ana bileşimi değişmiş ne de devlet-sermaye ilişkilerinde bir kırılma yaşanmıştır. Ancak rejim değişikliğinden söz etmek, üretim tarzının, sermaye yapısının ve devlet-sermaye ilişkisinin değişip/dönüştüğü anlamına gelmez; bunlar sabit kalırken de bir ülkede siyasal rejim değişebilir. İkinci olarak ise yine benzer bir şekilde, kâğıt üzerinde rejimin adı ve hatta kurumları aynı kalır ve anayasası değişmezken bile, fiili bir rejim değişikliği süreci yaşanabilir.

Peki siyasal rejim ne demektir? Aşağıdaki gibi bir tanım bu soruya yanıt vermek için uygun görünmektedir.

Bir siyasal rejim, egemenliğin kaynağının ne olduğuna, egemenliğin kim tarafından ve nasıl kullanıldığına, erkin devlet aygıtı içerisinde nasıl dağıtıldığına, devletle yurttaş arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğuna dair bütünlüklü bir yapıya işaret eder. Bununla birlikte her siyasal rejimin bir devlet, toplum, egemenlik ve yurttaş tasavvuru vardır ve bu tasavvuru rejimin kurucu paradigması, kurucu felsefesi belirler. Dolayısıyla rejimleri sadece anayasa metinlerine bakarak tarif ve tahlil edemeyiz. Her rejim toplumsal ve sınıfsal mücadeleler neticesinde tarihsel olarak ortaya çıkar ve belli bir küresel konjonktüre göre şekillenir. Tüm bu mücadeleler, tarihsellik ve konjonktür ise bize o rejimin ana karakteristiğini verir. O karakteristik aynı zamanda siyasal, toplumsal ve kamusal olanın nasıl kurulduğunu, nasıl inşa edildiğini de belirler.

Tam da bu tanımdan hareketle, Türkiye’de rejimin değiştiğini söylemek mümkün hale gelmektedir. Çünkü en özet haliyle söylendiğinde, AKP-C koalisyonu anayasayı değiştirememiş ve rejimin adı resmen değiştirilmemiş olsa da, ortada açıkça yeni bir “paradigma”, yeni bir “kurucu felsefe” vardır ve “eski rejim”in devlete, topluma, egemenliğe ve yurttaşa dair tasavvuru, yerini bu yeni kurucu felsefenin belirleyici olduğu bir devlet, toplum, egemenlik ve yurttaş tasavvuruna bırakmıştır. Artık ortada kurucu felsefesi İslam’ın Sünni yorumu olan, bu yorumdan hareketle kendisine dini bir misyon biç(il)en ve her şeyin en doğrusunu onun bildiğine inanılan bir tek adam üzerine inşa edilmiş, diktatoryal nitelikleri haiz, halkın hak sahibi yurttaşlardan oluşan bir toplamdan ziyade “reaya” yani “sürü” olarak görüldüğü bir rejim bulunmaktadır.

Yeni rejimin belki anayasası yoktur ama kendisi fiilen mevcuttur ve karşımızda bir heyula misali öylece durmaktadır.

Tapelerdeki Rejim: Parti-Devletinden Aile-Devletine
Yeni rejimin temel özelliklerden birinin bir parti-devletinin ortaya çıkışı olduğu üzerinde sıkça durulmuştur. Bu, devletle hükümet arasındaki açının kapanması, devlet kurumlarının özerkliklerinin ortadan kalkması ve yürütmenin giderek daha fazla bir şekilde yasama ve yargıyı kontrol altına alması anlamında doğrudur. Ancak tapelerden sonra, parti-devleti tanımının olan biteni tanımlamakta yetersiz kaldığı açık bir şekilde görülmektedir. Ortada parti-devletini de aşan bir aile-devleti (hanedan) bulunmaktadır adeta. Ülke, başında hem gerçek hem de sembolik anlamda bir “baba”nın (sultan) bulunduğu, aile bireyleri ve akrabaların da dâhil olduğu ve buna aileyle iç içe geçmiş danışmanlarla kimi işadamlarının da eklendiği bir klik tarafından yönetilmektedir dolayısıyla. Yani rejim, devlet aygıtının partiyle iç içe geçmesi anlamında dönüşmüştür ama buna ek olarak rejimin karar mekanizmaları hiyerarşisinin en tepesine bir aile, ailenin de tepesine bir baba yerleşmiş durumdadır.

Baba, yani parti-devletinin ve onun çekirdeğini oluşturan aile-devletinin başındaki tek adam, tapelerin de gösterdiği üzere, özel televizyon kanallarına “hükümeti komiseri” vazifesi görecek elemanlar atamakta ve onlar üzerinden yayın akışına müdahalede bulunmakta, kişisel husumeti olan işadamlarının davalarını takip etmekte ve kendi istediği yönde kararlar çıkması için Adalet Bakanı’na talimat vermekte, kamu ihalelerini izlemekte ve yakınındaki işadamlarından iptal edilen ihalelere girmelerini istemektedir. Ayrıca yapılan yasal düzenlemelerle devletin istihbarat teşkilatı da doğrudan tek adamın kontrolüne bağlanmış, yargının en üst kurulu da adalet bakanlığı üzerinden yine benzer bir kontrole tabi kılınmıştır. Tüm bu süreçte, oğullar, kızlar, damatlar, danışmanlar, bürokratlar ve aile dostu işadamları da söz konusu aile-devletinin yöneticileri olarak üzerlerine düşen görevleri yerlerine getirmektedirler. Dolayısıyla ortada medyayı, mahkemeleri, kamu ihalelerini ve yargıyı kontrol etmek isteyen bir “kutsal aile” bulunmaktadır; ancak “aile-devleti”ne karakteristiğini verenin ne olduğunu daha iyi anlamak için meselenin ekonomi-politik boyutuna biraz daha yakından bakmak gerekmektedir.

Politik Aile Şirketi
Aile-devletinin ekonomi-politiğine baktığımızda ilk olarak gördüğümüz şeyin, bir kavram “icat ederek” söylemek gerekirse “politik aile şirketi” olduğunu söyleyebiliriz: “Şirket”, çünkü gelir elde etmek esas amaçtır; “aile şirketi”, çünkü baba ve çocuklar tarafından yönetilmektedir; “politik aile şirketi”, çünkü gelir elde etmek için üretimde bulunulmamakta, ailenin politik konumu kullanılmaktadır. Söz konusu şirket, üretimde bulunmayan, işçi çalıştırmayan, onun artı-değerine el koymayan ama gelir elde edebilen bir karakter taşımaktadır. Tüm bunlara da ihtiyacı yoktur zaten; çünkü gelirlerini yöneticilerinin politik konumundan ve nüfuzundan elde etmektedir ve bu nedenle de gelirleri “kar” değil, rant olarak değerlendirilmelidir.

Aile şirketine “politik” karakterini veren şey, şirketin sadece politik nüfuz üzerinden gelir elde ediyor oluşu değildir; rant olarak edilen gelir, aile-devletinin iktidarının devamını sağlayacak bir finansman kaynağı olarak kullanılmaktadır. Yani ortada vergi mekanizmasına benzeyen bir mekanizma vardır. Şöyle ki; kamu ihaleleri, ailenin çevresindeki işadamlarına verilmekte, o işadamları ise bunun karşılığında belli bir komisyonu politik aile şirketine ödemektedirler, ayrıca bu ödeme bazen şirketin sahip olduğu vakfa arazi bağışı yapılması şeklinde de olabilmektedir. Vergi benzeri bu mekanizmayı, modern-öncesi zamanlara ait olan ve feodal toplumlarda yönetici sınıfın temel gelir kaynaklarından birini oluşturan “haraç”a benzetebiliriz, inşaat üzerine kurulmuş bir ekonomide bu haracın karşılığının çoğunlukla devasa inşaat ihaleleri olması ise şaşırtıcı değildir.

Toplanan haraçlarla havuzlar oluşturulmakta, havuzdaki paralarla daha önce TMSF tarafından el konulmuş medya organları satın alınmakta ve iktidarın propaganda aygıtına dâhil edilmektedirler. Aynı şekilde, sosyal medyayı kullanacak timler oluşturulmakta, söz konusu sektörde, ki “trollük” olarak adlandırılmaktadır, yüzlerce kişi “istihdam” edilmektedir. Dolayısıyla aile-devletinin varlığını devam ettirebilmesi için gereken faaliyetlerin, toplanan haraçlarla finanse edildiğini söylemek mümkün hale gelmektedir.

Tüm bunlardan sonra söylenecek olan şey, olan bitenin sadece “yolsuzluk” olarak değerlendirilmesinin fazlasıyla naif bir nitelik taşıyacağıdır. Evet, ortada bir yolsuzluk vardır ama mesele “su akarken testiyi doldurma”nın ötesindedir ve yaşananlar, dış çeperinde parti-devletinin, çekirdeğindeyse aile-devletinin bulunduğu yeni rejim inşasıyla doğrudan bağlantılıdır. Aile-devleti aynı zamanda “politik aile şirketi” işlevi görmekte, siyasal faaliyetle iktisadi faaliyet birlikte yürütülmektedir. Toplanmasının fetvayla caiz kılındığı iddia edilen haraç ise bu rejimin ayakta durabilmesini sağlayacak mekanizmaların finansman kaynağı olma işlevini üstlenmiş durumdadır. Tam da bu nedenle yeni rejimde dinselleşme, otoriterleşme ve haraç iç içe geçmiş durumdadır ve birinin öteki olmadan olamayacağı varoluşsal bir durum söz konusudur, tıpkı “ailenin, devletin ve özel mülkiyetin” iç içe geçmesi ve aralarındaki varoluşsal ilişki gibi.

Solhaber

 

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 1077