Erdoğan, 1980 ve 1997'nin çocuğudur

~ 01.03.2014, Kemal OKUYAN ~

Erdoğan’ın 28 Şubat’a dönük kini sahtedir. Kafası çalışmasa da, kendisini 12 Eylül ve 28 Şubat’ın yarattığını bilir. Geride bıraktığımız 17 yılın sonunda, 28 Şubat’ı hâlâ “darbecilik” ekseninde ele alan solcularımızın olması ise bir başka sorundur ve bu ülkenin kadersizliğidir.

HAFTAYA BAKIŞ- Kemal Okuyan

Önce şunda anlaşmak gerek… Dinselliği bir siyaset aracı, bir siyaset dili olarak kullanmak isteyenlerin serbestiyeti, bir özgürlük sorunu olarak ele alınabilir mi?

Burjuva devrimleri bana göre siyaset alanına iki temel müdahalede bulundu. Bunlardan biri genel oy hakkına giden sürecin açılmasıysa, diğeri dinin siyasetten dışarı çıkarılmasıydı. Genel oy hakkı, mülk sahibi erkeklerin tekelinde olan bir hakkın, kadın-erkek tüm yurttaşları kapsaması, dolayısıyla emekçi sınıfların siyaset yapmalarının önünün açılmasıyla ilgilidir. Büyük bir kazanımdır.

Monarşinin, feodalizmin belini kırmak için bunu yapmak, en azından halkı kendi arkasında durur hale getirmek durumundaydı yükselen bir sınıf olarak burjuvazi.

Laiklik için de aynısı söylenebilir. Dinsel otoriteyi kullanarak siyasal otoritesini güçlendiren aktörler karşısındaki çaresizlik, burjuvaziyi dinin siyasal rolünü geriletici müdahalelere zorlamıştı. İktidarın kaynağının gökyüzünden yeryüzüne indirilmesi, kapitalizmin ekonomik temelleri açısından da, onun biçimlendireceği devlet aygıtı açısından da zorunluluktu. Bu işlem her ülkede farklı araç ve şiddette gerçekleşti ama her durumda emekçi kitlelerin politikleşmesine katkı koydu.

Türkiye’ye baktığımızda, burjuva devrim sürecine ilişkin değersizleştirici, küçümseyici ya da inkarcı yaklaşımlar ne olursa olsun, 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak 1920’lere gelinceye kadar, bu iki başlıkta yaşanan dönüşüm, tarihsel bir önem taşır.

Toplumu dışlayarak laiklik
Artık burjuva devrimleri dönemi geride kaldı. Sermaye düzeni çok uzun bir süredir sadece ve sadece çürüme, gericilik, yıkım, savaş, adaletsizlik, yoksulluk ve akıldışılık demek. Bu nedenle burjuvazi kendi yükseliş dönemlerinde insanlığa kattıklarını da yok etmeye ya da başkalaştırmaya yöneliyor.
Genel oy hakkı, kapitalizmin bütün bir tarihi boyunca, ek önlemlere, işçi sınıfının örgütlenmesi, mücadelesi ve iktidara gelmesini engelleyici düzenlemelerle içeriksizleştirildi. Bu da yetmedi, siyasi alanın önemini azaltmaya, yani büyük çoğunluğu emekçi olan nüfusu iktidarsızlaştırmaya dönük arayışlar içine girildi. Sivil toplumculuk, yerelcilik, siyasi iktidarın işçi sınıfından kaçırılması anlamına geldi. Avrupa Birliği gibi ulus ötesi birlik ve anlaşmalar da, gökyüzünden yeryüzüne indirilen siyasi otoritenin bu kez yine ulaşılamayacak bir yere, sınır ötesine taşınmasına hizmet etti.
Laiklik ilkesi ise, birçok örnekte sulandırıldı, dahası, toplumun alabildiğine mistikleştirilmesiyle dengelendi. Yine de gelişmiş birçok kapitalist ülkede, burjuva devrimleri çağında gerçekleşen toplumsal dönüşümlerin şiddeti din kurumunun siyasal alandaki rolünü sınırladı, hatta bazı ülkelerde sembolikleştirdi.

Türkiye’de ise, dinin siyasal alandan çıkarılması işlemi toplumsal bir destek alınmaksınız, tersine geri toplumsal düzleme pek dokunulmaksızın, toplumu da siyasetten dışlayarak gerçekleşti. “Tepeden inmecilik” diye nitelendirmiyorum, bunun sağlıksız ve düpedüz gerici bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Ancak gerçek odur ki, Türkiye’nin sosyo-ekonomik koşulları, genç burjuvazinin zayıflık ve korkuları, coğrafyamızın ideolojik-kültürel gerçekliği, siyasetin dinden arındırılmasının toplumsal dokuya pek ilişmeden, halk kitlelerini bu süreçten mümkün olduğunca uzak tutarak gerçekleşmesine neden oldu.

Zaman içinde, örneğin Demokrat Parti yıllarında, Menderes ve arkadaşları, gerici toplumsal dokuyu, yine dışarıda tutarak, ustalıkla kullanmayı becerdiler. Solun yükselişe geçtiği, işçi sınıfının ve gençliğin hareketlendiği 60’larda ise, aynı gerici taban, hem solun toplumsallaşmasını engelleyecek bir ideolojik kalkan hem de solu kırmaya dönük bir sopa olarak değerlendirildi.

1970’lerde, özellikle Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde laikliğe rahmet okutacak uygulamalar yaygınlaştı ama bunu telafi eden bir toplumsal uyanış da söz konusu oldu. Belki derinleşememişti ama Türkiye solu yaygınlığı oranında dinselleşmeyi sınırlandırmıştı da… O zamanlar Türkiye solunda bir sürü başka sorun vardı ama aydınlanmacılık ve yurtseverliği sorgulayacak türde bir kötürümleşme henüz yaşanmamıştı.

Din siyasete davet edildi
12 Eylül faşist darbesi ise devletin dinselliği siyasi alana davet ettiği andır. Emir komuta zinciri içinde, kontrollü, istendiği an istenen doğrultuda kullanılabileceği hesaplanan bir güç!

Kenan Evren Türkiye gericiliğine inanılmaz bir iyilik yapmıştır. Kapıyı açmış, o kapıdan insanlık tarihinin en köklü ideolojilerinden birine yaslanan bir toplumsallık içeri girmiştir.

İşte 28 Şubat, o kapıyı kapatmayı hedefleyen bir hareketti. İşlerin sistemin geleneksel yapısını bozucu bir noktaya geldiğini gördüler ama tıpkı 12 Eylül kafasıyla hareket ederek, süreci durdurmaya çalıştılar.

28 Şubatçıların “irtica tehdidi” saptamasına itiraz etmek mümkün değildi. Haklıydılar. Bu saptamanın özgürlükleri kısıtlamakla filan bir ilgisi yoktu. Tersine, Türkiye’de siyasi alanın dinselleşmesi, özgürlükleri kısıtlamaktaydı. 28 Şubatçıların sorunu, artık devri geçmiş, bizzat gericileşmiş bir sınıfın çıkarları adına, kapitalist düzenin bekaası için harekete geçmeleriydi.

Ahmaklığın ürünü
Müdahale ederken, Türkiye gericiliğinin kapitalizme hizmet etmeye devam edeceğini hesapladılar, halkın ayağa kalkışına karşı önlem aldılar, komplolar ve yasal düzenlemelerle, çoktan siyasi alanı istila eden gerici toplumsallığı kontrol edeceklerini sandılar. AKP ve Erdoğan işte bu ahmaklığın ürünüdür.
Erdoğan’ın 28 Şubat’a dönük kini sahtedir. Kafası çalışmasa da, kendisini 12 Eylül ve 28 Şubat’ın yarattığını bilir.

Geride bıraktığımız 17 yılın sonunda, 28 Şubat’ı hâlâ “darbecilik” ekseninde ele alan solcularımızın olması ise bir başka sorundur ve bu ülkenin kadersizliğidir.

‘Erbakan milliciydi’ tezi…
28 Şubat’ın Erbakan ve ekibinin ayağını kaydırıp Erdoğan’ın önünü açtığı doğrudur. Bu süreçte emperyalizmin, sermaye sınıfının projelendirmesinin rolü de elbette olmuştur. Ancak bütün bunlar Milli Görüş geleneğinin millici, hatta antiemperyalist olduğu iddiasına gerçeklik kazandırmıyor.

Milli Görüş geleneği bir iktidar alternatifi olarak yola çıkmamıştır. Bu gelenek, Almanya ve ABD tarafından komünizme karşı ideolojik-siyasi önlem paketlerinden biri olarak şekillendirilmiştir. Altyapısı gerici toplumsal dokudur, ona kanal açan ise sosyalizme karşı mücadelenin ihtityaçlarıdır. Burada “batı karşıtı” söylemin emperyalist güçleri hiç rahatsız etmediği, tersine bu söylemi modernist solu kıstırmak için zorunlu gördüklerini unutmayalım.
Üstelik Erbakan, bu söylemi karikatürize ederek kontrol etmeyi biliyordu.

Onun sonunu getiren, bir siyasi figür olarak yıpranmışlığı ve Milli Görüş’ün iktidara uygunsuzluğuydu. Erdoğan ve arkadaşları, dinsel kimlikleriyle piyasa gerçekleri arasındaki ilişkiyi daha büyük bir iştah ve dinamizmle kuracaklarını gösterdiler, ufuk açıcı vaadlerde bulundular, en küçük bir ilke tanımadıklarını, sınırsız oportünizmle hareket edeceklerini gösterdiler ve ihaleyi kaptılar.

Erbakan ekibi devre dışı kaldı. “Ama o milliydi” demek, gerçekten büyük saçmalık.

solhaber

Kemal OKUYAN | Tüm Yazıları
Hits: 1042