Halk Neden Unutkan?

~ 07.02.2014, Ali SİRMEN ~

Salı günkü yazımda Menderes’in bir zamanlar politikasını halkın unutkanlığı üzerine bina ettiğini ve sık sık “Hafızayı beşer nisyan ile maluldür” deyişini tekrarladığını, Özal’ın da, yaptıklarını yadırgayan toplumu, “Alışırlar... Alışırlar!..” diyerek hafife aldığını yazmıştım.
Tayyip Erdoğan’ın politikası da aynı temellere dayanıyor. O da baskının, zulmün, yolsuzluğun zamanla unutulacağına, unutulmasa bile bunlara alışılacağına güveniyor.
Dünkü Cumhuriyet’in manşetine bakılınca pek de yanılmıyor görünüyor.
Dünkü Cumhuriyet’in manşetinde ezcümle şu anlatılıyordu:
“Halkın yüzde 77’si rüşvet ve yolsuzluk var diyor ama oy tercihini değiştirmiyor.”
Demek ki, yolsuzlukların haberinin patlak vermesi ile sandığa gidilmesi arasında geçen zamanda, toplum her şeyi unutacak kadar nisyan ile malul bir hafızaya sahipmiş ve Menderes de, RTE de haklıymış.
Belki de olguyu unutkanlık yerine alışkanlığa bağlamak daha doğru olur.
Belki de, halk unutmasına unutmuyor ama alıştığından hırsızlığa tepki göstermiyor.
Hırsızlığa, yolsuzluğa tepki göstermeyen, baskıya zulme de göstermez.
Öyle de oluyor.
Peki de, neden?
Neden halkımız kolayca unutuyor veya her şeye her yolsuzluğa kolayca alışıyor?

***

Sanıyorum cevap, ürettiğinden çok üreyen ve tüketen toplum yapısında yatıyor.
Büyük cari açığa dayalı, ürettiğinden çok üreyen ve tüketen sistemde, kendi yaşamı ve gelişmesi için yeterince üretemeyen toplum neyle geçiniyor?
Talan ve avanta ile!
Kendi havasını, suyunu, yeşilini velhasıl çevresini, ulusal zenginliklerini, kültürel ve ekonomik birikimlerini yarın ne olacağını düşünmeden veya “bişşiiyyy olmaz abiii” diyerek hoyratça talan eden, bununla da ayakta kalamayıp dışarıdan yüksek faiz cazibesine kapılarak akan paraya bel bağlayan toplumlarda ekonominin temeli üretim değil, talan ve avantadır.
Eğer herkesin bu talan, yağma, avanta düzeninden bir çıkarı varsa ona göre örgütlenir.
Talan ve avanta sistemine dayalı toplumlarda tabii ki talandan en fazla payı egemenler alır.
Ama herkeste talan ve avantadan ona da bir pay düşeceği algısının uyandırılması önemlidir. Öyle olunca herkes düzenden beklenti içine girer.
Bu umut, bir türlü paylaşımda sosyal adaleti sağlamayanların onun yerine ikame ettikleri hastalıklı ve varsayımsal “talan sosyal adaletini” oluşturur.
Üretim düzeninde, ürediği, tükettiği kadar üreten toplumun alın terini kutsal sayan birey, avanta ve talana kendine ait olanı çaldığının bilincinde olduğundan karşıdır. Oysa talan ve avanta düzeninin “Bir gün sıra bana gelir, ben de küpümü doldururum” beklentisinde olan bireyi, üreten gibi hırsızlığa tepki göstermez.
Bu toplumda, “ama bunlar hırsız çetesi” desen gelecek, pişkin yanıt şu olacaktır:
- Hepimiz çeteyiz be abi!

***

Peki çare ne?
Çare zaten düzenin kendi yapısında yatıyor.
Ülkenin kaynakları, ilanihaye talana elverecek ölçüde sonsuz değil.
Avanta sanılan dış kaynaklı borç da, sanıldığı gibi avanta değil.
Bir gün gelir, talan edilmekten kıraçlamış, yurtiçinde gırtlağa kadar borca ve yozluğa batmış olan toplum uyanır. Bir de bakar ki, faturayı burnuna dayamışlar.
İşte o saadet zincirinin koptuğu an, kıyametin koptuğu anla eşzamanlıdır.
İşte o zaman, uyanış başlar; haykırışlar, inleyişler arşı alayı inletir:
-Hırsızlar!.. Zalimler!.. Alçaklar!.. Ah keşke bileydik de başımıza bunlar gelmeyeydi!..
İşte olay budur.
Talan ve avantanın kahredici sarhoşluğunun pençesine düşmüş toplumlar başlarını taşa çarpamadan uyanamazlar.
Bilmem anlatabildim mi?  

Ali SİRMEN | Tüm Yazıları
Hits: 1196