Hani faiz lobisi bizdik?

~ 30.01.2014, Fatih YAŞLI ~

İran’a giderken yaptığı basın toplantısında bir an için çıkıp “faiz oranlarını milli irade belirler, buyurun söyleyeceğiniz bir oran varsa sandıkta söyleyin” diye bir cümle sarf eder mi diye beklediysem de etmedi.
Hologram teknolojisi aracılığıyla sıfatlarına bir de “her yerde hazır ve nazır”ın eklenmesi gereken Erdoğan, bu sefer “milli irade” diyemedi ve dahası  “ben faizlerin artmasına karşıyım ama Merkez Bankası bağımsız bir kuruluştur” demek zorunda kaldı.
“Kuvvetler ayrılığı önümüzdeki en büyük engel” felsefesiyle devlet yöneten ve bütün kurumları kendine bağlamak isteyen, “biz biliriz”ci ve kadir-i mutlak bir siyasetçi için son derece ironik bir durum vardı ortada dolayısıyla: Birdenbire “Merkez Bankası’nın “bağımsızlığı”nı hatırlamak zorunda kalmıştı.
Aynı günün gece yarısı Merkez Bankası, dövizdeki günlerdir devam eden artışı durdurmak ve bir krizin önüne geçmek için faiz oranlarını radikal bir şekilde artırdı. Yani ülkeye daha fazla yabancı sermaye çekebilmek için, daha yüksek bir faizle borçlanmayı kabul etmiş oldu. Böylelikle ülkeye daha çok döviz girecek ve döviz fiyatları aşağı çekilecekti.
Tam da bu noktada insanlar haklı olarak şu soruyu sordular: “Sahi bir faiz lobisi vardı, ne oldu ona?”
Haziran’da halk “artık yeter” dediğinde, yaşadıkları korku nedeniyle dolaşıma soktukları yalanlardan en büyüğünün birinin adı tamamen uydurma bir kavram olan “faiz lobisi”ydi çünkü.
Bu yalana göre, Türkiye’yi istikrarsızlığa sürükleyip bir ekonomik kriz çıkarmak ve yükselen faiz oranlarıyla büyük bir vurgun vurmak isteyen “faiz lobisi”nin başının altından çıkmıştı her şey.
Oysa “faiz lobisinin emrindeki Gezi’ciler”in Haziran’da günlerce uğraşıp yapamadığını, Merkez Bankası bir gecede ve üstelik hükümetin de bilgisi dâhilinde yapıverdi ve insanlar bu sefer de ve yine son derece haklı olarak şu soruyu sordular: “Hani faiz lobisi bizdik?”
Faiz lobisi az önce söylediğimiz gibi uydurma bir kavramdır elbette ama küresel kapitalizmde sistem esas olarak finansal (mali) sermaye akımlarına bağlıdır, yani esas olan “paradan para kazanmak”tır.
Küreselleşmiş dünya ekonomisinde trilyonlarca dolar 24 saat kesintisiz bir şekilde borsaları, tahvil piyasalarını, bankaları dolanır, karını maksimize edeceğini düşündüğü ülkelere gider ve kazanacağı parayı kazandıktan sonra da o ülkeden ayrılır.
Finansal sermaye üretken değildir, reel yatırım yapmaz, istihdam sağlamaz, kalkınmaya ciddi bir katkı yapmaz, sadece ve sadece günü kurtarmaya yarar.
Sıcak para akımlarına bağlanmış ekonomiler aslında bitkisel hayatta yaşayan hastalar gibidirler,  bu nedenle de fiş çekildiğinde, yani sıcak para ülkeyi ansızın terk ettiğinde hasta ölür.
1950’den beri Türkiye’yi yöneten sağ iktidarlar, kalkınmacı ve sanayileşmeci bir ekonomi modelini de, planlamacı, kamucu bir yaklaşımı da “komünist işi” diyerek reddettikleri için ülke ekonomisinin geldiği yer işte bu “bitkisel hayat”tır.
“Demokrasinin yıldızları” diye anılan Menderes, Özal, Erdoğan gibi sağ siyasetçilerin elinde Türkiye ekonomisi, üretmeyen, katma değer yaratmayan, dışa bağımlı, kırılgan, her an krize girmeye hazır bir veçheye kavuşmuştur.
Bu ekonomi döviz-faiz-borsa üçlüsünden kurtulup planlı bir kalkınma modelini uygulamaya geçmedikçe daha çok kriz görecek, her krizde de olan yine yoksul halka olacak; sermaye, zamla, enflasyonla, vergiyle halkı soymaktan vazgeçmeyecektir.
Demek ki halk “yeter artık, çekin ellerinizi cebimden” demedikçe, bu bezirgân saltanatı da, bu soygun düzeni de böylece sürüp gidecektir

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 936