İki Cumhurbaşkanı

~ 11.01.2014, Ali SİRMEN ~

Eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, girişiminin olumsuz sonuçlanması şaşırtıcı değil.
Deniz Bey’in, temsil ettiği yasamanın çoğunluğu, Erdoğan tarafından sıkı sıkıya denetim altında tutulduğu için fiilen hiçbir gücü olmayan TBMM Başkanı ile yapacağı görüşmenin ne kıymeti olabilirdi ki? “Cumhurbaşkanı, devletin başı sıfatıyla anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir” diyen anayasanın 104. maddesinin içinde bulunduğumuz devlet krizinde yükümlülükler getirdiği Cumhurbaşkanı ile görüşmenin de bir anlamı olmadığı tabii ki söylenemez.
Ancak Cumhurbaşkanı, içinde bulunduğumuz durumun bir devlet krizi olmadığını söyleyerek, Baykal’ın çağrısını geri çevirdi. Bu olumsuz yanıt, Cumhurbaşkanı’nın kendisini konumlandırdığı yerden kaynaklanıyor.
Aslında, Sayın Gül’ün anayasanın kendisini yerleştirdiği yer gereği duruma müdahil olması gerekiyordu.
Şu anda Türkiye, şimdiye dek görmediği büyük bir devlet krizinin içinde bulunuyor.
Devlet krizi, anayasanın 104. maddesindeki deyimle devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmamasından patlak vermiş durumda.
Şu anda, yürütme, yargının kendisine karşı bir komplonun içinde olduğunu ilan ediyor.

***

Öyle midir, değil midir tartışmasından da önemlisi, öyle olsa bile bunun çaresinin, yürütmenin yargıyı esir alarak tamamen kendi sultasına sokması ve adalet bakanını aynı zamanda yargı üzerinde vesayet yetkisine sahip özel yetkili bakan konumuna getirmesi olmadığıdır.
Şu anda dünyanın hiçbir demokrasisinde, Bekir Bozdağ gibi bir ayağı yürütmede, öbür ayağı yargıda olan tek bir örnek yoktur.
Kısacası, devletin iki erki birbiriyle gayet vahim bir düzensizlik ve uyumsuzluk içinde, hatta çatışma halindedirler.
Yargı ve yürütmenin bu durumu karşısında, yasama da yürütmenin yargıya da egemen olan başkanının sultası altındadır.
Bu durumda, Sayın Gül daha Çankaya’ya seçildiği zaman, “rejimi kuşatma ve devleti istila girişimleri sırasında, kendilerine destek olması için onu oraya getirdiler” suçlamalarını hatırlatan bir tavırla hareketsiz kalmayı yeğlemekte, bunu gözden kaçırmak için de içeriksiz yuvarlak açıklamalarla yetinmektedir.
“İleri demokrasi”mizin Cumhurbaşkanı’nın bu tavrına bir de AKP tarafından çok eleştirilen İnönü’nün 1947 yılında Çankaya’da otururken benimsemediği tavra bakınca nereden nereye vardığımızı görerek hayıflanmamak gerçekten elde değil.

***

Yıl 1947, Türkiye çok partili yaşama geçmiştir. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı’dır. İktidarda CHP, muhalefette ise DP bulunmaktadır.
Başbakan Recep Peker’in bütçe görüşmeleri sırasında, Adnan Menderes’e psikopat demesi muhalefet-iktidar ilişkilerini iyice germiştir.
Muhalefet iktidarı baskı yapmakla, iktidar ise muhalefeti meşru sınırlar dışına çıkmakla suçlamaktadır.
Devletin erkleri değil ama iktidar ile muhalefet arasında rejimi tehdit edecek bir gerginlik söz konusudur.
İsmet İnönü bu durumda Başbakan Recep Peker ve ana muhalefetin o günkü lideri Celal Bayar’ı, Çankaya’ya çağırır, konuşur ve sonunda, 11 Temmuz günü bir açıklama yapar. 12 Temmuz günü gazetelerde yayımlandığı için
“12 Temmuz Beyannamesi” olarak anılan bu açıklamada, İnönü, muhalefet ve iktidara güvenceler veriyor ve temsilcisi olduğu devletin onlara karşı tarafsız davranacağını belirtiyordu.
İnönü, iktidar ile muhalefetin arasındaki rejim krizinin, devleti temsil eden Çankaya’nın aktif tarafsızlığı güvencesiyle aşılmasını sağlıyordu.
İnönü böyle yapıyordu, çünkü kendi temelini attığı demokrasiye inanıyor ve rejimi demokrasi rayına oturtmak amacını güdüyordu...
Takvimler o zaman 1947 Temmuzu’nu gösteriyordu, bugün ise 2014 Ocak’ını.
Nereden nereye Türkiye?!..  

Ali SİRMEN | Tüm Yazıları
Hits: 958