AKP-Cemaat çatışmasının siyasal kodları

~ 02.12.2013, Merdan YANARDAĞ ~

AKP ve Fethullah Gülen Cemaati arasında dershaneler üzerinden başlayan kavga, Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) 2004 yılında yapılan toplantı tutanaklarının basına sızdırılması ile tam anlamıyla bir iktidar savaşına dönüştü. Deyim uygunsa AKP Hükümeti “suçüstü” yakalandı. Güvenilmez, ilkesiz, ikiyüzlü bir politik hat izlediği, “dava” dediği hedeflerine ulaşmak için her yolu meşru saydığı bir kez daha ortaya çıktı.
Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül başta olmak üzere ilgili bütün AKP’li bakanların imzasının da bulunduğu MGK kararında, “Fethullah Gülen grubuna karşı alınması gereken tedbirler” belirleniyor. Cemaat'in faaliyetlerinin önlenmesi ve etkisizleştirilmesi için bir “Eylem Planı” yapılarak harekete geçilmesi kararlaştırılıyor. Görevlendirilecek bakanlıklar ve kurumlar tespit ediliyor. Belge bir bakıma AKP’nin 28 Şubat’ı anlamına geliyor. Cemaat, Taraf Gazetesi üzerinden bu belgeyi yayınlayarak AKP Hükümeti ve Erdoğan’a önemli bir darbe indirmiş durumda.

EMNİYET VE YARGI CEMAAT'E KALMIŞTI
AKP Hükümeti, eski koalisyon ortağı Cemaat'e iktidar paylaşımı sırasında Emniyet ve Adliye'yi bırakmanın bedelini ödüyor. AKP yönetimi Ergenekon ve diğer operasyonların yürütülmesi karşılığında 7 Şubat 2012 tarihine kadar Emniyet ve Adliye'yi Cemaat'e bağlamıştı. Ancak 7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da aralarında olduğu üst düzey istihbaratçıların PKK ile yapılan Oslo görüşmeleri nedeniyle ifadeye çağrılması üzerine bu bağ ve işbirliği koptu. Bu olay, Cemaat'in darbe girişimi ve iktidar payını genişletme hamlesiydi. Fidan ifade vermeye gitse kesin olarak tutuklanacak, savcılar daha sonra Erdoğan’ın kapısına dayanacaktı.
AKP-Cemaat çatışmasının tozu dumanı ve magazini arasında çok önemli bir olgu gözlerden kaçıyor. Farkında mısınız, daha önce “ulusalcıların paranoyası” ya da “komplo teorisi” diye bastırılmaya çalışılan bütün eleştiri ve iddialar bu kavga dolayımıyla doğrulandı.

CEMAAT DİYE YASAL BİR ÖRGÜT MÜ VAR?
Bu çatışma nedeniyle ortalığa saçılan belgeler, itiraflar, karşılıklı iddialar kavganın şehvetine kapılarak ağızdan kaçırılanlar, önümüzde büyük bir “suç” ve suç ortaklığının bulunduğunu gösteriyor. Artık ortada, Cemaat ve iktidara karşı, muhalif çevrelerce yöneltilen hipotez halindeki iddia ve suçlamalar değil, bu kavga ile sağlaması da yapılan kesinleşmiş bir olgu var.
Devlet içinde yapılanmış yasa dışı bir örgütlenmenin, özellikle 2007’den itibaren çeşitli tertip ve operasyonlarla Cumhuriyet'in tasfiyesine yönelik örtülü bir darbe girişiminde bulunduğu kesin olarak kanıtlanıyor. İlgililer tarafından bu darbe itiraf ediliyor. Ortada tam bir skandal var.

KAN DONDURAN İTİRAFLAR
Örneğin Cemaat yazıcıları ve sözcüleri, 2007’den beri polis ve adliye yapılanması üzerinden yürüttükleri temizlik operasyonu ile hükümete yaptıkları büyük yardımlara işaret ediyorlar. Bu hizmetlere karşılık, AKP Hükümeti'nin nankörlük yaptığı ileri sürülüyor. Açın Cemaat'in gazetelerine, dergilerine bakın. Televizyonlara çıkan yorumcuları izleyin. İnsanın kanını donduran itirafları görecek, okuyacaksınız.
Yaşanan, bir eğitim tartışması değildir. Bu kavga, çapı ve derinliği ilk bakışta fark edilmeyen oylumu büyük bir iktidar çatışmasıdır. Güç ayaklarına dolandı.

YENİ REJİME KİM HÂKİM OLACAK?
Bu kavganın ortaya çıkardığı ilk gerçek şudur; Cumhuriyet'in tasfiye süreci büyük ölçüde tamamlanmış ve devletin fetih süreci sonuçlanmıştır. İşte bu tarihsel ve stratejik hedefe ulaşıldığı için, şimdi de kurulma sürecinde olan yeni dinci-faşizan rejime kimin hâkim olacağı kavgası başlamıştır. Dershaneler konusunda ortaya çıkan çatışma, 12 Eylül 2010 referandumundan sonra başlayan AKP-Cemaat kavgasının, Gezi Direnişi ve AKP’nin Ortadoğu’da izlediği dış politikanın büyük bir başarısızlığa dönüşmesi nedeniyle yeni bir aşamaya ulaşarak sertleşmesidir. Bir süredir, satranç deyimiyle pat durumunda olan mücadelenin, son hamleler ve yıkıcı vuruşlarla sonuca doğru taşınmasıdır.
Bu kavganın nedenlerine geçen haftaki pazar yazımda ayrıntılarıyla değindim. Bu yazıda, söz konusu dershaneler çatışmasının ortaya çıkardığı, benim daha önce birçok kez yazdığım ve televizyon programlarında gündeme getirdiğim değerlendirmeleri artık somutlaşmış olaylar olarak altını çizmeye çalışacağım.

SAHİ KİM BU CEMAAT?
Dershaneler savaşının bir iddia olmaktan çıkarıp bir olgu haline getirdiği en önemli durum, Cemaat diye bir örgütün varlığını kesin olarak ortaya çıkarmasıdır.
Kimdir bu Cemaat? Artık bu sorunun yanıtı kesin olarak verilmiştir. AKP’nin yaklaşık 10 yıldır bu örgütle yasa dışı bir koalisyon içinde olduğu itiraf edilmiştir. Evet, dünyada görülen bir siyasal durum yaşanmış, yasal olarak bulunmayan bir örgüt bu ülkeyi 10 yıl boyunca AKP ile birlikte yönetmiştir.

HANİ DERSHANELER BAĞIMSIZDI?
Büyük bir toplum ve tarihsel derinliği yüksek bir ülke, dinci bir cemaatin 10 yıl boyunca adeta oyuncağı haline gelmiştir. Tablo aslında trajikomiktir. Fethullah Gülen, ABD’nin Pensilvanya Eyaleti'nden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e mektup yazıyor ve “Dershaneleri kapatmayın, devralın” diyor. Kim adına? Cemaat'in sözcüsü ve lideri olarak yazıyor. Hani dershaneler bağımsız kuruluşlardı?

Başbakan Tayyip Erdoğan 21 Kasım 2013 akşamı bir televizyon kanalının canlı yayınlanan programında defalarca “cemaatin okulları” ve “cemaatin dershaneleri” kavramlarını deyimlerini kullandı. Adını vererek “Cemaat” diye bir gücü muhatap alıyordu. Dahası aynen şunu söyledi; “Cemaat bugüne kadar bizden ne istedi de geri çevirdik?” İyi mi! Cemaat bugüne kadar çok sayıda istekte bulunmuş ve hükümet bunları yerine getirmiş.

YASA DIŞI ÖRGÜTLENME
Soruyu tekrarlayıp, çoğaltalım; Kim bu Cemaat? Bu Cemaat bir siyasal parti mi? Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne kayıtlı bir vakıf mı? Dernekler Masası'nda kaydı olan dernek mi? Sendika mı? Özel yasası olan bir meslek kuruluşu mu ? Kim bu Cemaat? Yasal statüsü var mı? Varsa nedir?

Bunların hiçbiri yok. Bu ülkede “Cemaat” ya da “Hizmet” ya da “Fethullah Gülen Camiası” diye bir siyasal parti, vakıf , dernek, sendika ya da meslek örgütü bulunmuyor.

Ancak ortada hepimizin bildiği, bütün basının tanık olduğu, toplumun gözlerinin önünde olan ve açıkça tartışılan bir yapılanma var. Orduda, poliste adliyede, bürokraside örgütlü olan ve bu örgütlülüğü herkesçe kabul edilen bir hareket var. Eğitim kuruluşları, hastaneleri, bankaları, şirketleri, gazeteleri, televizyonları, radyoları, dergileri, ticari şirketleri, vakıfları, dernekleri olan bir örgüt var.
Bir merkezi, karar organı, hiyerarşisi, yöneticileri, maliyesi olan; aldığı kararları yukarıdan aşağıya uygulayan, disiplini bulunan ve gizli çalışan bir yapı var.
Ey bu ülkenin siyasetçileri, yöneticileri, hukukçuları savcıları, yargıçları, polisleri, istihbarat kuruluşları.. Ey bu ülkenin kadınları, erkekleri, gençleri... Ortada dört dörtlük yasa dışı (illegal) bir örgüt var.

NE ÖNLEM ALINIYOR?
Bir telefon mesajından, bir internet yazışmasından, bir VCD ya da DVD’den sahte dijital kayıtlardan başkaca maddi/somut kanıt ya da silah ve eylem olmadığı halde “terör örgütü” çıkarılan polis, savcılık ve mahkemeler, herkesin bildiği bu sır karşısında ne yapıyor? Hiç! Gazetecileri, yazarları, sendikacıları, toplum önderlerini “terörist” oldukları gerekçesiyle tutuklayan bu rejimin, artık yöneticileri ve sözcüleri tarafından da varlığı itiraf edilen, Başbakan’ın adını anarak varlığını teyit ettiği bu örgüt hakkında bir önlem alıyor mu? Hayır!

Tam tersine kimi savcılar açtıkları soruşturmalar, hazırladıkları iddianameler; polisler yürüttükleri operasyonlar ve kimi mahkemeler (Yargıtay dahil) verdikleri kararlar ile “Cemaat “ adlı bu yasa dışı dinci siyasal örgüte karşı mücadele etmeyi, hatta eleştirmeyi suç haline getirmiş durumdadır.
Ancak, kendi değerlerine ihanet eden ve dinci faşistlerle işbirliği yapmayı “demokratikleşme” diye sunan liberallerin desteğiyle bu tuhaflığı da meşrulaştırdılar.
Evet, ortada Ergenekon, Balyoz, Odatv, Askeri Casusluk, Devrimci Karargâh ve KCK gibi hukuk, ahlak ve siyaset dışı tertiplerle soruşturmalar yürüten, operasyonlar düzenleyen, davalar açan, hükümetle hukuk dışı ilişki içinde olan yasa dışı bir örgüt var. Devlet içinde örgütlenen bu çetenin gölgesi Hrant Dink cinayetinin üzerinde duruyor hâlâ.

***

KUŞATILAN TÜRKİYE
Cemaat'in Emniyet, Adliye ve TSK içinde nasıl yapılandığı, finans sektöründeki kurumları hangi yol ve yöntemlerle oluşturduğu; eğitim sektöründeki yaygın örgütlenmesi ve gücünü nasıl inşa ettiğini, 2006-7 yılında Kanaltürk televizyonunda yaptığım programlarla ortaya çıkarmıştım. Bu programların üzerinde ayrıca çalıştığım bant çözümleri ile benim Cemaat hakkında yaptığım araştırma ve analizlerden oluşan “Kuşatılan Türkiye” isimli kitapta bütün bu bilgileri bir araya getirdim. Satış patlaması yaptı.

Cemaat yapılanmasını bütün yönleriyle ortaya çıkararak kalıcı bir belgeye dönüştürdüğüm bu kitap benim Ergenekon davasına dahil edilmemin de önemli nedenlerinden birini oluşturuyor. Son baskıları Destek Yayınları’ndan çıkan kitap 26 baskıya ulaştı. Cemaatin intikam saldırılarının hedefi oldu. Uzun süre Gülen Hareketi'nin ikinci adamı olan Nurettin Veren, dershanelerin, özel okulların nasıl kurulduğunu, Emniyette, Adliyede ve TSK’da nasıl örgütlendiklerini çarpıcı örneklerle bu kitapta açıkladı.

Dershaneler üzerinden bir iktidar savaşının sürdüğü şu günlerde, bu kitaba tekrar bir göz atmak yararlı olacaktır.

***

SOL’UN YURTSEVERLİK SINAVI
Liberaller, emperyalizm çağının kapandığını ileri sürdüler. Hatta ABD gibi süper güçler ile NATO gibi savaş örgütlerinin artık dünyada demokrasileri koruduğunu ileri sürecek kadar baştan çıktılar. Tam bir şirretlikle, ABD ve NATO’nun “demokrasi ihraç ettiği” bile savunuldu.

Solda da yer yer pek demokratik gerekçelerle etkili olan bu tezlerin toplumsal muhalefet hareketleri üzerindeki etkisi yıkıcı oldu. Türkiye gibi ülkeler toplumdaki direniş refleksinin kırılmasına yol açtı. Emperyalizme karşı olmayı “milliyetçilik yapmak” diye değerlendirip aşağıladılar. Ulusalcı olmayı ayıp, hatta suç saydılar. Hem de yanı başımızda Irak ve Afganistan gibi ülkeler işgal edilmiş, Libya NATO saldırısı altında yıkılarak bir anlamda ortaçağa iade edilmiş ve Suriye’ye karşı vahşi bir emperyalist-gerici saldırı başlatılmış olduğu halde. Bu tezleri savunmayı sürdürmek mevcut koşullarda tam anlamıyla bir entelektüel ahlaksızlık oldu.

Emperyalizme karşı olmayı ve yurtseverliği zamanını dolduran arkaik bir siyasal tutum olarak değerlendirenler, diğer taraftan Türkiye’de AKP iktidarını, bölgede de ABD saldırganlığını “demokratik” gerekçelerle desteklemekten utanmıyorlar. Ortada tam anlamıyla bir siyasal sefalet bulunuyor.

Oysa nasıl ki kapitalizme karşı olunmadan tutarlı bir anti-emperyalist olmak zor ise, özellikle günümüzde bunun tersi de geçerlidir. Üstelik bugünün dünyasında daha çok geçerlidir. Çünkü bugün emperyalizme karşı olmadan tutarlı bir anti-kapitalist olmak imkansızdır. Dolayısıyla aynı anlama nitelikli ve sahici bir eleştiri yöneltmek bile mümkün değildir. Mahir Çayan’ın yetkin bir şekilde saptadığı gibi, çağımızda emperyalizm artık bir iç olgudur. Bu analiz günümüz için çok daha geçerlidir.

Milliyetçilik sağ, tutucu hatta gerici bir siyasal pozisyondur. Etnik temellidir ve ucu faşizme kadar açılan bir siyasal tutumdur. Oysa yurtseverlik sol bir siyasal, felsefi ve ahlaki tercihtir. Etnik ve teritoryal bir tavra değil, siyasal ve kültürel bir tutuma işaret eder. Yurtsever olmadan artık sol ya da sosyalist olunamaz. Niyet ne olursa olsun, anti-emperyalist, dolayısıyla yurtsever olmayı reddeden bir sol hareket, liberalizmle kirlenmekten kaçamayacak, nesnel olarak küresel sermayenin yedeğine düşecektir.

Sol Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni değerli arkadaşım, dostum Kemal Okuyan’ın Yazılama Yayınları’ndan çıkan “Türkiye Solunun Yurtseverlik Sınavı”* adlı kitabı, bu alandaki teorik boşluğu doldurarak, deyim uygunsa palavrayı bitiriyor. Tam zamanında gelen bir kitap.

Aynı zamanda TKP MK üyesi de olan Kemal Okuyan yurtseverliği, solun bu ülke , tarih ve toplum ile kurduğu yegane ilişki alanı olarak değerlendiriyor. Tamamen katıldığımı, çok doğru ve bir o kadar da çarpıcı saptama olduğunu söyleyebilirim.

Okuyan, kitabında, “siyaset yurtseverlik, pivot ayağımızı sağlama alma, onunla zemine sıkı basmaktır” diyor. Türkiye’de “yurtseverliğe büyük gereksinme olduğunu”da belirten Okuyan, emperyalizme karşı mücadelenin yurtsever olmaktan geçtiğinin altını çiziyor. Çünkü diyor; “Emperyalizm olgusu çağımızda devrimci bir strateji açısından merkezi öneme sahiptir ve yurtsever bir konumlanış da bu stratejinin vazgeçilmez unsurudur.”

Yurtseverliğin, “onursuzluğa isyan” olduğunu da vurgulayan yazar, “Solculuk eşitsizliklerle mücadeledir. Yurtseverlik uluslar arasındaki haksızlıkları kabullenmemek, aşağılanmayı ve bağımlılığı reddetmektir” diye altını çiziyor.

Yurtseverlik ile milliyetçilik arasındaki derin ve büyük farklılığı da ortaya koyan Kemal Okuyan, kitabın son bölümünde ise, ulusal soruna (Kürt sorununa) bakışta, genel kabul gören yaklaşımları sorgulayarak ezberleri bozuyor. Marksist literatürün gerçek bir okunmasına dayalı önemli bir açılım sunuyor. Güçlü referanslarla bu alandaki asıl milliyetçi yaklaşımlara ağır darbe vuruyor.

Bu anlamda kitabın asıl önemini, Marksizmin devrimci bir eleştirisi üzerinden tezlerinin temelledirilmesi oluşturuyor. Marksizm dinamik bir yorumla güncelleniyor. Sol dogmatizme aynı anlama gelmek üzere “tutucu” Marksizm kavrayışlarına ve ortodoks anlayışlara da önemli bir itiraz yöneltiyor.

Bu yanıyla “Türkiye Solunun Yurtseverlik Sınavı” adlı 138 sayfalık kitap sadece ülkemiz değil, dünya solu için de yeni açılımlar getiriyor. Sevgili Kemal’e eline sağlık diyor, kitabı ilgili herkese öneriyorum.

*Kemal Okuyan, Türkiye Solunun Yurtseverlik Sınavı, Yazılama Yayınları, 2. Baskı, Eylül 2013, İstanbul, 138 Sayfa

Merdan YANARDAĞ | Tüm Yazıları
Hits: 1272