Acı çeşitlemesi

~ 10.07.2013, Nihat BEHRAM ~

Acıların en yakıcı olanı can acısıdır. Ölüm, katliam, kör edilen göz, kırbaçlanan ten, gazlanan ciğer, tekmelenen bağır, kırılan boyun... Can acısını, ardı sıra nice acı izler: açlık, işsizlik, sosyal adaletsizlik, tutsaklık, ülkenin dikta yönetiminde kıvranması diye konu saysak sonu gelmez.


Ya peki sözcükler? Onların canı yok mu? Sanki onlar acısız mı? Sözcüklerin canları da sızım sızım. Kimisi, haber okuyanın ağzında cikletleşmiş, kimisi iktidar vekilinin sesinde lastikleşmiş, kimisi sahtekârın, yobazın, yalancının dilinde çapaklanmış, karartılmış, örselenmiş, yaralı. Hele ki, içleri anlamlarının tam tersiyle doldurulmuş olan sözcükler. Bal kabında bok, süt kabında zehir sunar gibi kullanılan sözcüklerin çektiği acıyı anlatmaya dil dayanmaz. İnanca ‘yalan’, şefkate ‘barbarlık’, bilgiye ‘cehalet’, uygarlığa ‘yobazlık’, açılıma ‘kapanma’, aydınlığa ‘karanlık’, namusa ‘sahtekârlık’, bağımsızlığa ‘kapıkulluğu’, adalete ‘zulüm’, demokratlığa ‘faşizm’, eşitliğe ‘kölelik’ , tarafsızlığa ‘yalakalık’, eğitime ‘softalık’ aşılayıp ruhlarını karartanların ağızlarında sözcüklerin hali, işkencedeki insanın halinden farklı mı sanki? Şuna bak: eli palalı dinci faşist milis RTE’nin ağzında ‘destan yazıyor’! Yurdun pırıl pırıl gençlerini, insan hakları savunucularını, halkı gaza boğan barbarlar devlet katında ‘şeref madalyalı’! Şeriatçı katil ‘insan hakları savunucusu’! Şeriatçı katili silahlandırmak ‘insani yardım’! Sözcükler sızım sızım olmasın da ne olsun?


Evsizin, doktorsuzun, emeği yağmalanan emekçinin, yoksulun, kimsesizin acısı tabi ki en acil acılardan. Peki ya gözyaşı? O da sızım sızım değil mi? Gülümseyiş çok mu huzurlu? İkisinin de sahtesi iktidarda! Sahtesi iktidarda olan hangi insani değer acı duymaz? Gerçek gözyaşı Arınç’ın ‘zırlayışı’nı ya da gerçek gülümseme Davutoğlu’nun ‘sırıtışı’nı görse kıvranmaz mı? Daha da kötüsü: insani bütün bu değerler Gökçek gibilerin yüzünde sahtenin sahtesiyle revaçta!


Tamam, laisizm can çekişiyor, Cumhuriyet ağır yaralı; insan hakları, hukuk, çağdaş eğitim sizlere ömür! Bununların acısı toplumun bağrında boğum boğum! Peki, derenin şırıltısı, rüzgârın kemanı, ormanın uğultusu, kuşların cıvıltısı, göllerin ışıltısı? Onların ruhları boğum boğum değil mi; acılarını açıklamaya dilin gücü yeter mi? HES’in hırıltısıyla zincirlenmiş derenin şırıltısı imdat çığlığı gibidir! Kundaklanmış, yağmalanmış, zehirlenmiş ormanlarda, göllerde rüzgârın kemanı kırık; toprakta siyanür, dalda kül; hızarın, kepçenin, dinamitin ayazında ara ki kuşları, sincapları bulasın! Her biri kimbilir hangi acıda?


Biliyorum, çocukların körpecik beyinlerine bilim yerine ‘dua’ sıvanması, topluma yobazlık yığılması, onurlu doktorun, hukukçunun, öğretmenin işinden kovulması, gencecik kızların ‘ahlâk ölçüsü’ diye çarşafa sarılması gericileşmenin acı görüntüleridir. Ya peki, perçemin, saçın, kirpiğin, kaşın, bakışın, merakın, öğrenme tutkusunun, sevişin, okşayışın çektiği ne? Acı değil mi? Çarşaflının saçına, perçemine, kaşına; yobazın peşinde sürünenin düşüne; çocukların duayla sınırlanmış bakışına, kırbaçlanan cana acıdığım gibi acırım?


İnsanın, halkına siper olup halk düşmanlarına karşı dövüşmesi kutsal insanlık görevidir. Peki, ‘kaybolan zaman’? Onu hangi duygu açıklar? Oturup bestesini yapacakken, evini saran haşereleri temizlemek zorunda kalan müzisyeni düşünün! Kaybolan ne, zaman değil mi? Gaspedildiğinde, kaybedildiğinde, öldürüldüğünde ‘zaman’ denen o kutsal yaşam değeri de acı çeker. ‘İnsanlık düşmanları’ haşereden farklı mı? Onlar da hayatı kemiryorlar. Aydın, sanatçı, bilim adamı, hukukçu, öğrenci, öğretmen, onca işleri varken, ‘haşereyle’ uğraşmak zorunda kalmış! Görev olmasına görev de, bilimden, sanattan, eğitimden çalınıp haşereye harcanmış zamanın duyduğu ne? Acı değil mi?

* * *

Dörtlük:

Ah, kendine başkalaşmış, benzeriyle avutulan halk

Ah, korunmasız koruluk, atıkla zehirlenen çayır

Ah, anasından koparılmış kuzucuk, nektarsız arı

Ah, sahteye müptela insan, zincire vurulu bağır

(Yurt Gazetesi)

Nihat BEHRAM | Tüm Yazıları
Hits: 1375