Demokrasi diye bir baş belası!

~ 08.06.2013, Umur TALU ~

Herkes için en önemli derslerden biri şu olabilir:

Başkasından önce, kendi değişim sürecini gözden geçirmek.

Toplumu, tarihi anlayabilmenin basit bir yolu da, bazen önce kendini, kendi özel tarihini anlama çabası çünkü.

Neler savunmuşken, neler talep etmişken, neler vaat etmişken şimdi nereye vardın, hakikaten bir yöntemdir.

Bu sayede gözünü, gözlüğünü bilirsin.

Aynada sadece kendini görmezsin. Kendi bakışını görürsün.

Toplum ve tarih sadece fiilen ne olduğundan ibaret değildir çünkü.

Senin ona nasıl baktığınla da tanımlanıp şekil alır.

Doğrudur yanlıştır; ama senin için öyledir!

 

***

 

Çok uzağa gitmeyelim.

1980 öncesi bu ülke yarılıp yarılıp savaştı; çok kanadı.

Sadece sağ-sol meselesi değil; Sünni-Alevi; bir başka biçimde Kürt meselesi; sol içi çatışmalar; elbet sınıfsal çatışmalar; Gladyo-Kontgerilla cinayet ve katliamları.

Bir memleketi “bölebilecek” ne varsa!

Canlıdır, kanlıdır, acıdır ama asıl ilginç olan o bölünme değil:

Asıl ilginç olan, bir sabah 04.00’ten itibaren, az önce bir ötekini yiyen ahalinin, yüzde 90 oranında “birleşmesi”.

Kimine göre devrim, kimine göre karşı devrim, kimine göre iç savaş halinde bir toplumun silahlı güç önünde yüzde 90 mutabakatla boyun eğmesi…

Yetmez, önüne sandık konduğunda da “evet” diye ilan etmesi!

 

***

 

Sonra ne oldu?

Tamam, demokrasiye geçince herkes partisini filan buldu da…

Ondan sonra olan bu kez başka bir bölünme süreci.

Bunun önemli bir kısmı, 30 yılı bulan bir başka “iç savaş”!

Derken,“teröre karşı bir” olanların ayrışma sürecinin hızlanması!

“Anarşi veya terör karşısında” da yüzde 90 birlik sanılanların iç çelişkilerinin patlaması.

Alevilerin-Kürtlerin ötelenmesine, itilmesine hiç ses çıkarmamış, hatta bundan yana olmuş önemli bir kitlenin; kendisinin ötelenmesine, cumhuriyet(çilik)le dışlanmasına öfkesinin kabarması; devletle yüzde 90 dahilindeki işbirliğinin çözülmesi; “büyük saygı duyduğu” TSK ile bağının açık erimesi; önüne konmuş duvarlara karşı, kendi zihninde kimi duvarı da yıkarak “demokratikleşme” terkibi edinip “demokrasi” talep etmesi!

2002-2007 AKP’si, toplumdaki genel demokratikleşme taleplerini de AB kapısına dayanacak kadar taşıyor; belki mecburiyetten, ister yalandan ister kalpten, en azından öyle bir dert de taşıyordu.

“Eski-merkez” olan nicesi, esasında 12 Eylül’ün has evlatları olan 28 Şubat-27 Nisan çizgisine yapışmıştı.

AKP; TSK-merkez partiler-beyaz sermaye-beyaz medyadan oluşan “Cumhuriyetçi Kibir Merkezi”ne karşı bir “halk hareketi”ydi; o “halk”ın sizin veya sizden olup olmamasından bağımsız!

Merkezin çürümüşlüğüne; Büyük 99 Depremi, Büyük 2001 Krizi’nde kanalizasyonu patlayan kokuşmuşluğuna kitlesel isyandı; sizin o isyanı sevip sevmemenizden bağımsız!

Böylece, önce yüzde 30’lar, sonra yüzde 50’ye varan bir kitle “12 Eylül’ün yüzde 90 Koalisyonu”ndan kesin kopmuştu.

Dışlandıklarına inanan, inançlarına da hayatlarına da işlerine de müdahaleden yakınan epeyce insan; devlette, kamusal hayatta, medyada, ekonomide, siyasada ve piyasada görünür, hatırı sayılır, saygı duyulur olma arzusunu AKP’de topladı.

Sadece muhafazakârlık, sadece inanç meselesi değil; epeyce de sınıfsaldı; böyle bir sınıfsallıktan hoşlanıp hoşlanmamandan bağımsız!

 

***

 

Geldik bugüne.

2007 sonrası, AKP’nin iktidar tescili; iktidar tahakkümüne sarılma süreci.

Demokratikleşme adına kazandığını düşündüğü her zafer, içindeki anti-demokratik geleneği, dili de güçlendirdi.

“Darbeciye karşı” diklenende, karşıtının karakterini taşıyan nasırlaşma vuku buldu.

O bildik “Muktedir Kibir” bu kez onun asli yanı oldu.

Çünkü demokrasi ahlakı; güçsüze, ezilene, aşağılanana, ötekileştirilene insanca hak ve özgürlük yolu açma çabasına, bunun sürekliliğine denk düşer.

Yol bitti, paydos… Olmaz gülüm!

Ben artık oldum; tren istasyona, tramvay durağa, otobüs terminale vardı dediniz mi; toplum mühendislerinden şantiye kapıp başmühendis olduğunuzda;  filozof kral cumhuriyetçiliğini sözde bitirip kral filozof çıktığınızda; kışla toplarını tasfiye edip kendi topçu kışlanız için yanıp tutuştuğunuzda…

Siz (yine) değişmişsinizdir çoktan…

Ama ötekiler de değişir!

Demokrasi çekiştirilen bir şeydir; bazen elinizde kalır, bazen yırtılır, parçalanır; bazen de böyle çeke çeke, çekiştire çekiştire, çekişe çekişe büyür!

En önemlisi, bir bakın, insanlar da değişir.

.....

Demokrasi ufku; özünde “paternalizmler”in, yani başka insanların topluca yahut tek tek inançları, inançsızlıkları, hayat tarzları, fikirleri, hayalleri, umutları üzerinde tahakküm kuran “babalar” karşısındaki tarihi ve sürekli tavırdır.

“Paternalizm” demokrasinin içine eder.

 

***

 

Bizim tarihimiz ise paternalizmle yazılıdır.

O yazıyı beğenmeyen de “kendi paternalist yazıtları ve anıtları”nı diker.

Paternalist, pederşahi dilin asli parçası, içine işlemiş “militer-milatarist-maço” gramerdir!

Ne etse, sırıtır. Isırır.

“Her doğanın asker sayıldığı” memlekette, her askerin “sonuçta bir” sanıldığı ordunun; alttakini, öteki sayılanı en dışlayıcı, onlara karşı en sert kurumların başında gelmesi, militer-militarist kimyayı topluma, özellikle “erkek milleti”nin ruhuna zamklar!

Cumhuriyetçilik de o militer dile yapışır; sözde anti-milatirist bir tür demokratlık da sonuçta, emir-komutası, hiyerarşisi, buyrukçuluğu, maço façasıyla oraya yakışır.

İktidar buyrukçuluğuna karşı “ulu önder” dili kullanmak da…

İktidarı demokrasinin ta kendisi sanıp “Yol ver, ezelim” diyen histeri de demokrasiyi boğar.

Elbet aralarında fark bulunur:

Muhtemelen siz birini sever, ötekinden nefret edersiniz!

Demokrasi kültüründen ziyade “kültür demokrasisi” vuku bulur; kültür mantarları, balıkları gibi!

 

***

 

Paternalizm; kapsayıcılık, teklik, mutlaklık iddiasıyla kafadan dışlayıcıdır.

İster yüzde 90’lık ister yüzde 50’lik ailenin babası; ancak ötekilerin altını-üstünü çizip durduğu ölçüde aile, cemaat kimliği ve otoritesini tahkim eder.

Başbakan’ın “76 milyonun efendisi değiliz” sözü de, yüzde 50’lik üstünlük beyanları ile “Karar verdik, böyle olacak… O zararlı, bu faydalı… Şu ayyaş, bu çapulcu, o marjinal, hepsi darbeci” külliyatı önünde gaz sıcağında dondurma gibi erir gider.

Böylesi bir kibrin ayazına, gazına muhalif dil; dayanışmacı, eşitlikçi, adil, dışlamayan, ötekileştirmeyen; inanç ve hayat tarzıyla uğraşmayan bir dil olabilir.

Nitekim “Park’ın farkında” olduğu da bu iken…

Muhafazakâr-demokrat kibrin karşısına yine muhafazakâr cumhuriyetçi kibir koyanların asla farkında ve rengârenk demokrasi parkında olamayacağı husus da bu.

İktidar dili en kibar ifadeyle “sosyal mobbing” iken, bunun alternatifi, sadece onun farklı bir şivesi olamaz! Tabii olur da, ekşi olur.

Çok sayıda insan, biraz büyük deprem günleri gibi, dünyaya dayanışmacı müdahale ve eylem içinde kendini de dönüştürüp değişirken…

Hiç değişmeden; etnisite, inanç, kimlik, kılık aşağılayan “kontra-militer, kontra-maço” dilin sorunu otoriteyle, dayatmayla değil; kendinden olmayanladır ancak!

 

***

 

İktidar, yıllarca “terör, terörle mücadele, iç savaş” travmasındaki topluma anide “Zor barış” çıtası koydu.

O kadar yüksekti ki; o andan itibaren yapmanız gereken, özgürlükleri, temel-bireysel-toplumsal hakları genişleten bir ufku hemen açmaktı.

Demokrasi ufku budur.

Hakikaten “baldıran içer” gibi, yıllar boyu “terörist” dediklerinin silahıyla bile gitmesini sağlarken; başkasının hayatına, bedeninden içtiğine, fikrinden yazdığına, hayat alanından hayat tarzına, itirazından talebine hep “terörist” muamelesi yapmak, aynı anda, çıta bir yana, duvarlar inşa etmekti.

Altında kalsınlar diye!

Bir millete “terörist” diye bellettiklerinle önemli bir sürece adım atmışken; “terörle mücadele zihniyeti ve hukuku”nu aynı kuvvetle yaşatmak ne müthiş çelişkidir!

30 yıl önce “Birkaç çapulcu” dediklerinle bile barışa adım atmışken, yeni “birkaç çapulcu”ya savaş açmak ne yaman çelişkidir!

O yüzden, barış ancak hukuk olabilir:

Herkes için haysiyetli barış, herkes için hakiki hukuk.

 

***

 

İster iktidar demokrasisi ister kimi muhalif demokrasi cepheleri; Başbakan da  ve “Sizin zamanınızda 5 kat daha zengin olduk, dediler” diye andıkları da…

İşyerlerinde anti-demokratik baskılara, köleliğe maruz ve mahkum çalışanlar için tek kelime etmemekte nasıl da birleşir!

Siyasa otoritesine karşı çıkanların bir kısmı, piyasa otoritesi konusunda onunla mutabıktır!

“Ben de çapulcuyum” diye atılırken bile, “çalışan hakları” için de iki kelimesi olan kaç yönetici bankacı, köşeli medyacı tanıdınız?

Siyasi dayatma ile piyasa dayatmasının, tüm vesayetlerin; aynı otorite kültürünün veçheleri olduğu meçhul mudur?

İktidarın öldürücü gazına yataklık eden gazeteci ile 13 yıl önce cezaevinde 30 insanı yakan gazlara yavşaklık edip şimdi gaza muhalif kesilen gazetecinin vicdan farkı nedir!

Demokrasi iktidarlar, güçlüler için tam bir baş belasıdır…

Ama hepimizin de, tüm ikiyüzlülüklerimizin de başına beladır.

Başını ezdin zannedersin; öyle ya da böyle bela olur!

İnsanoğlunun belalı ufkudur.

Varır, varmaz; o başka.

Ama hep kürek çeker; bazen akıntıya karşı da.

Bazen rüzgarı da arkasına alır, yelken açar.

(Habertürk)

Umur TALU | Tüm Yazıları
Hits: 920