Tükenişten serüvene AKP rejimi

~ 27.03.2013, Mustafa SÖNMEZ ~
Türkiye kapitalizmi ve ona kumanda eden AKP rejimi için deniz hızla tükeniyor. Her tükenişle birlikte, dibi tarama, tırmalama, sağa sola savrulma, saldırma, yıkma, yağmalama, hile -hurda da hızlanır. Yine her tükenişle birlikte . ittifaklar çatlar, iç kanamalar artar. AKP rejiminde bunların hepsi  yaşanmaya başlandı.
Önce tükenişi hazırlayan etmenleri ve sonuçlarını sergileyelim. Filmi şöyle 2001’e kadar geri saralım.Çünkü birçok şey oradan başladı. Türkiye kapitalizmi, belki de tarihinin en derin krizini 2001 yılında yaşadı ve o krizi aşmak üzere uygulanan yine tarihinin en acı reçetesinin sonuçları, AKP’ye hem ekonomik hem siyasi iki önemli ihsan bahşetti. Ekonomide Derviş-IMF operasyonları, iktidara gelen AKP’ye her türlü çapaktan, kamburdan ayıklanmış bir kamu maliyesi ve bankacılık sistemi teslim etti. Politikada ise bu operasyonları gerçekleştiren merkez sağ ve merkez solun bir kısmı 2002 seçim barajının altında kalarak alternatif olmaktan çıktılar, meydan neredeyse tamamen AKP’ye kaldı…

2001 krizinin mirası olan bu ekonomik ve politik ihsanlara bir de dış konjonktür desteği geldi. 2008 küresel krizine kadar likit dünya parası bolluğu, rektifiye edilmiş ekonomiye sürekli dış kaynak yağdırdı. Bülent Arınç’ın deyimiyle, güzel Allah’ım yağdırdıkça yağdırdı ve hem özelleştirilen KİT’lere, satışa çıkarılan bankalara gelen doğrudan yabancı sermaye hem de borsaya,devlet kağıtlarına gelen sıcak para ile özel sektörün kullandığı dış krediler, Türkiye kapitalizmine yılda ortalama yüzde 5’i bulacak büyüme için rüzgâr oldu. Bu performans, AKP’ye 2002’nin arkasından 2007 seçimlerini de kazandırdı. O hızla, Ergenekon, Balyoz vs. ile askeri vesayete de giriştiler her tür muhalefete de. Bir tek Kürt muhalefetine diş geçiremediler.  Yasama, yürütme, yargı…her şeyi tekelleştiren ne keyfiyet varsa hepsine el attılar.
 
BÜYÜK BECERİKSİZLİK

Gelin görün ki, 10 yılda, neredeyse yıllık 50 milyar doları, toplamda 500 milyar doları bulan dış kaynak girişinden, ‘döviz kazanan bir ekonomik yapı’ yaratamadılar. Tersine, gelen dış kaynağı içeride harcayıp, üretim dinamiklerini köreltmeye mal olan bir hovardalık sergilediler . Kaynak gelsin diye, dövizi ucuz tuttukça, hem ithalatı kamçıladılar, hem borç iştahını…Buna karşılık ihracatı körelttiler. Sonuç mu? Patlayan ithalat, geride kalan, hatta hızla ithalata bağımlı hale gelen ihracat ve devasa dış ticaret , giderek tırmanan döviz açığı, yani cari açık…Hem de öyle bir cari açık ki, dünyanın kalbur üstü ekonomileri içinde rekortmen!…2011’de 77 milyar doları, milli gelirin yüzde 10’unu bularak parmak ısırtan bir açık…2012’de büyümesi yüzde 2’ye gerilemesine rağmen döviz gideri azalmayan ve  yine de 50 milyar dolar cari açık vermekten kurtulamayan marazi bir ekonomi

İhracatı, döviz kazandırmayı özendiremeyen bir ekonomi, mecburen, içe döner. Nitekim öyle oldu. Ailelere görülmedik konut kredileri,otomobil kredileri,ihtiyaç kredileri açıldı. Ceplere kredi kartları tıkıştırıldı. Sonunda aileler, takatlerinin çok üstünde borç yükü altına girdiler.
Bir tükeniş göstergesi olarak borç kamburlarını verelim. Türkiye’nin dış borç yükü 350 milyar dolar. Bunun üçte ikisi özel sektörün, üçte biri devletin. Dış borçların üçte biri kısa vadeli. Büyük risk ! Sadece bu yıl  geri ödenmesi gereken dış borç 150 milyar dolar. İkinci tükeniş göstergesi ailelerin borç yükü. 2013 Ocak ayı itibariyle hanelerin borçları (8 bin TL’nin üstündeki borçlar) 220 milyar TL’yi aşmış durumda. Geri ödemede güçlükler başladı. Bankaların Ocak 2013 sonu itibariyle batık kredi tutarı 25 milyar TL ve bunların yüzde 36’sı tüketici batağı…
 
BETONLAŞMA, KÜRT KAFA-KOLU…

Onca dış kaynaktan “döviz kazanan bir ekonomi” yaratılamadı. Tersine, rekabet gücü adım adım yok edildi, daha kötüsü bir morfinman gibi her yıl daha fazla dış kaynak girişine muhtaç duruma düşüldü. Bunun için de her tür tavizi ,faizi vermeye mahkum, kemik erimesinden malul bir ekonomi  kaldı geriye. Bu durumda çöküşü geciktirecek iki serüvene sarıldılar. Bunlardan birincisi,  “İnşaat ya resulallah !...” diye dağa taşa bina dikmek, betona sarılmak. Diğeri ise Irak Kürdistanı petrolüne sulanmak, kıymeti kendinden menkul bir Türk-Kürt Federasyonu hayalini pazarlayarak hem PKK belasını baştan savmak hem de kitleleri fetih ruhuyla oyalamak…

Tükenişin hızlanmasıyla birlikte can havliyle sarıldıkları bu iki serüvenden inşaatı bu yazıda bitireyim, “aç tavuğun petrol rüyası”na sonraki yazıda girerim.
 Başta İstanbul olmak üzere büyük kentler birer şantiyeye çevrildi.  Konut, ofis, alışveriş merkezleri, kentsel altyapı yatırımları ile “inşaat odaklı bir birikim” formatı hakim kılındı. İnşaat sektörü 2009’daki yüzde 19 küçülmenin ardından izleyen iki yılda ortalama yüzde 15 büyüdü ama 2012’de büyümesi yüzde 1’e çakıldı. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları, büyük müteahhitlik şirketleri biçiminde örgütlenen ve RTE’ye doğrudan bağlı TOKİ tarafından yönlendirilen inşaatın 2012’de hız kesmesinde, iç talebin iştahının kesilmesi önemli bir etken oldu. Konutu metalaştıran, hanehalklarını borçlandırarak konut sahibi olmaya özendirme üstüne kurulu, “konuta dayalı birikim rejimi” kısa sürede tıknefes hale geldi. İstanbul arsa rantından nemalanmanın peşinde olanların da talebi, stoku eritmeye yetmiyor. Betona sarılarak ayakta kalma saldırganlığında, olan, başta İstanbul olmak üzere kentlere, kentlilere oluyor,...Tarihi miras,doğal varlıklar hunharca yok ediliyor…

.........

AKP rejiminin, kemik erimesinden malul bir ekonomi, hatta siyaset  ile başı dertte. Bu tükenişle birlikte rejimin çöküşünü geciktirecek iki serüvene sarıldığını, bunların birinin ; “İnşaat ya resulallah !...” diye dağa taşa bina dikmek, betona sarılmak olduğunu belirtmiştim. İkincisi serüven ise AKP’nin kendine bir “Bölgesel güç” imajı vehmedip bunu başta ABD’ye pazarlamak ve –mümkünse- Irak Kürdistanı’ndaki petrollerden nemalanmak. Bunun için de gündeme sokulan senaryo, Türk-Kürt Federasyonu. Senaryoya  göre, Erbil, Bağdat’tan, Suriye Kürtleri de Esat’tan kopuyor ve Irak Kürtleri ile  Suriye Kürtleri Türkiye’ye federatif yapılar olarak eklemleniyorlar. Devamında, Türkiye’deki Kürt siyaseti de bu ‘büyük proje’ye omuz veriyor. Derken,  İsrail ile de blok oluşturuluyor ve bölgedeki Türk, Kürt, İsrail bloku Şiilerin canına okuyor. ABD, Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulmasına karşı, ama bu ittifakı destekliyor. Sonra da gelsin petroller, pazarlar…

HC ELİYLE…

Petrol rüyası gören bu aç tavuklar, niyetlerini ilk kez Hasan Cemal’e fısıldamışlardı. HC, şöyle yazmıştı 8 Ağustos 2012 tarihli Milliyet’te; “Üniter kalmakta direnen bir Türkiye küçülür, özerk ya da federatif bir Türkiye büyür mü? Küçülmek ne demek? Türkiye Kürtlerinin Irak Kürtleriyle kaderini birleştirmesi… Büyümek ne demek? Türkiye’nin Irak Kürtleriyle, Suriye Kürtleriyle bir federasyon çatısı altında birleşmesi… Ama ya büyüyeyim derken karşında büyük Kürdistan’ı bulursan?.. Bu konular acaba değişik senaryolar halinde ‘devletin zirveleri’nde konuşuluyor mu? Konuşulduğunu söyleyenler var.”

 HC, devamında, bu serüvenin “petrol odaklı” olduğuna yazısında şöyle yer veriyordu;  “Türkiye de, Irak Kürt yönetimi de, karşılıklı iyi ilişkilerin her iki tarafın da çıkarına olduğunun bilincindeler. Bu nedenle, devletin zirvelerinde esintiler öyle ki, Kuzey Irak’taki petrol zenginliği konusunda Türkiye -Amerika dahil- kimseye meydanı boş bırakmak niyetinde değil.”

Yaz boyu PKK’den “alan savunması” başlığı altında çok sert darbeler yiyen AKP rejimi, Kürt muhalefeti ile çatışmadan hem daha fazla yıpranmamak hem de geneldeki sıkışıklığını bir “petrol kumarı” ile aşmak ümidiyle  İmralı’nın yolunu tutuyor ve “müzakere” masasına oturuyordu.

İMRALI İKNA EDİLDİ Mİ?

İmralı ile sürdürülen müzakerelerde, Türk-Kürt Federasyonu türü bir senaryoya Abdullah Öcalan (AÖ) ikna oldu mu? AÖ’nün, Kürtler için ulus devletten vazgeçtiği, buna karşılık “Ortadoğu’nun iki stratejik gücü” olarak nitelediği Türklerle Kürtlerin kendi ortak geleceklerini Misak-ı Milli çerçevesinde yeniden kurmaları fikrini savunduğu bildirildi. Nereden çıktı Misakı Milli? Tanım, Irak Kürdistanı’nı da içerir.  Burada, tam da büyük burjuvazinin MİT üstünden  pazarlamaya çalıştığı Türk-Kürt Federasyonu fikrine Öcalan’ın ikna ettirildiği izlenimi çıkıyor mu?  AÖ’nün, başkanlık dahil olmak üzere AKP’nin hoşuna gidecek sözler etmesi, bir samimiyet mi, taktik mi? Bana taktik gibi gelir. PKK, öteden beri, hem Irak hem Suriye Kürtleri için her parçanın kendi ülke bütünlüğü içinde özerk-federatif yapı olarak yönetim biçimi bulmasını önerirken bu görüşünü bugün niye değiştirsin?  Buna Öcalan daha 1999 yılında karar vermişti ve kim ne derse desin, bu görüş değişmedi. Zaten yarısı Türkiye’nin batısında yaşayan Türkiye Kürtlerinin bu demografik gerçeği de başka türlüsüne imkan vermiyor.

AKILSIZ DOSTLAR

Bu arada, birileri de AKP rejimi ile Kürtler ittifakından neler kazanılacağına dair “gerekçe” üretmekle meşgul. Kürt siyasetinin günlük gazetesi Özgür Gündem’e yazan Veysi Sarısözen bu türe bir örnek vererek şöyle yazıyor; “Tarih, iki kadim halkın, Türklerle Kürtlerin Malazgirt ve İstiklal Harbi’nden sonra üçüncü defa kaderlerini bir yol ağzında birleştirdi; eğer barışı sağlar ve çözümü gerçekleştirirsek, yalnız Kuzey’in değil, bütün parçaların Kürt halkıyla yeniden ‘tarihi bir blok’ kuracağız ve bundan, hedefleri birbiriyle bağdaşmasa da herkes kazanacaktır…” Sarısözen, 25 Mart tarihli yazısında da olmayacak duaya amin çekerek AKP-Kürt uzlaşmasının Türkiye’yi demokratikleştireceği ihtimalinden dem vuruyordu. Kürtleri, Vahabiliğin tetikçiliğine özendiren akılsız dostlara  bir destek de Oral Çalışlar’dan, hem de İsrail’i bloka katarak geldi. Şöyle yazdı 25 Mart tarihli Taraf’ta Çalışlar; İsrail; kendisini çevreleyen, yok etmeyi amaç edinen ve asıl itibariyle Şiilerden oluşan kuşatmaya karşı Kürtler ve Türklerle ittifaka yönelerek bir “yeni savunma konsepti”, bir “yeni ittifaklar zinciri” oluşturuyor.”

EZİLEN EZER Mİ?

Kimler, kimlerle yan yana getirilmek isteniyor! Hem de ne uğruna…Kendileri yüzyıllardır ezilen, sömürülen Kürtler, petrol serüvenine atılmaya hevesli tükenmiş Türk burjuvazisinin payandası mı olacak ? İsrail ile barışan AKP rejiminin yanında, diğer yoksul Arap, Acem halklarını ezme ahlaksızlığına mı katılacak ?  Hiç sanmam. Kürt siyasetine yakışan, eşit yurttaşlık, kültürel hak taleplerini Türkiye halkının özgürleşme, demokratikleşme talepleriyle bütünleştirerek omuz omuza, AKP zulmetine karşı mücadeledir. Tersi, Kürt siyasetinin, intiharı  anlamına gelir ki, bu kadar deneyimli, acı çekmiş bir siyasetin böyle tuzaklara düşeceğine hiç ihtimal vermem.

Son olarak  şunu anımsatmalı; AKP’nin tükenmekte oluşu ve serüvenlere saçılması, kimseye kendiliğinden iktidarı altın tepside sunmaz. AKP tükense de rejimini terk etmez, çürütmeye vardırır her şeyi. İktidar olmak isteyenin fikri olacak, fikre  inanmış kadroları, kitleleri olacak, örgütlülüğü olacak ve iktidarı söküp alacak. Çalışmayana, iktidar  yok…

(Yurt Gazetesi)

Mustafa SÖNMEZ | Tüm Yazıları
Hits: 1147