Toplumsal aptallaşma

~ 27.03.2013, Nihat BEHRAM ~

Son zamanların modası bu: ‘Türk’ le başlayan tanımları ‘Türkiyelileştirmek’! Tamam, anlıyorum, kimliğimiz sorulduğunda ‘Türkiyeliyim!’ diyelim. Hatta, Türk bakkalı, Türk kahvesi, Türk biberi gibi kavramları da Türkiyelileştirelim! Ama kültür ürünleri söz konusu olunca coğrafi sıfatla ‘kültürel kimlik’ nasıl vurgulanacak? Evet, kültür ürünleri festivallere ülkeleri temsilen katılırlar. Ve ‘şu ülkeyi temsilen şu sanatçılar şu ürünleriyle şu festivale katıldılar’ dersiniz. Ama kültürel kimlik söz konusu olduğunda, ölçü ‘coğrafya adı’ değil, ürünün ulusal niteliğidir. Türk şiiridir, Fransız filmidir, Alman romanıdır, Kürt müziğidir vb. Film sektörünün özelliğinden ötürü bir filmin bir ülkeyi temsilinde yönetmenin kültür kimliğiyle değil de yapımcı kuruluşun ülke kimliğiyle anıldığı da olur. Ama bu ‘kağıt üstü’ bir anılmadır. Kavramları çorbaya çevirmek, hele ki ‘sol ve devrimcilik’ adına yakışık bir durum değildir.

Şimdi moda bu: Türk  Halkoyunları dendiğinde, itiraz ediliyor. Tamam, Türkiye Halkoyunları diyelim. Türkiye yemekleri diyelim. Etnik kimliğiyle söylemek gerektiği zamanda ise, Türkiye Kürt Halkoyunları, Türkiye Çerkez yemekleri falan diyelim. Bunlar anlaşılmaz değil, ama sözgelimi “Türkiye Filmi” nasıl oluyor, bunu anlamak biraz güç!

‘Türk gelenekleri’ kavramı tartışılsın; bu geleneklerin ne kadarı Laz, ne kadarı Boşnak, Kürt, Çerkez vb. Araştırılsın ve Türkiye  Kürt gelenekleri, Çerkez, Rum gelenekleri falan densin. Hatta Türkiye adının Türk vurgusundan gıcık kapan, kendisini rahatlatacaksa, bunu da kaldırıp Anadolu desin. Mağdur ulus tepkisi de, “açılıma uyum” duygusu da anlaşılmaz değil. Peki, şiiri, resmi, filmi, müziği, romanı  “uyuma” nasıl uyduracağız? Evet, Türkiye’den bir festivale giden her ürün Türkiye’yi temsil eder de, o ürünü “Türkiye şiiri, Türkiye resmi, Türkiye filmi” diye nitelemek neyi ifade eder?

Sanat ürününü yaratan kişinin etnik kökeni mi, ürünün niteliği mi, dili mi o ürüne kimliğini verir? Bunlar öyle kolaydan, politik modanın rüzgârıyla üfürülüverecek konular değildir. Sanat ürününün kültürel kimliğini açıklamaya ne sanatçısının kullandığı dil bir başına yeterlidir, ne ailesinin etnik kökeni, ne de hangi coğrafyada yapıldığı. Bu işin ölçüleri, pazar politikacısının üfürüğündeki kadar basit değil. Kürt kökenli aileden gelen Cemal Süreya’yı nasıl niteleyeceğiz? Çağdaş Türk Şiirinin çok önemli bir unsuru olduğu tartışılır mı? Hani biri Kürt kökenli Türk şairi derse, bu tanımda Kürt’lük sadece ailevi kökünü, Türklük şiirinin kimliğini açıklar. Peki, Çağdaş Fransız Şiirinin kurucularından Apollinaire? Etnik kökenine baktığımızda, Polonyalı bir aristokrat kızının bir İtalyan subaydan Roma’da doğurduğu ve 11 yaşından sonra Paris’e giden Apollinaire’nin kökü bu anlamda hiç de Fransız değil. Ama hadi kalkıp Appolinaire için “Fransız şairi değil” deyin de görelim! Dilse eğer, Arapça, Farsça yazan Kürt şairleri; İngilizce, Fransızca yazan Arap yazarları var. Bir arkadaş çıkıp, “Geleneksel Türk Yemekleri” kavramından rahatsız olup, Türk’ü Türkiye yapsın ya da Kürt, Çerkez, Laz yemeklerini ayıklasın, tamam, peki, Çağdaş Türk Şiiri’nden Cemal Süreya’yı  nasıl ayıklayacağız? Ya da, Yaşar Kemal’i? Evet, Y. Kemal Kürt kökenli. Ya romanı? “Türkiye romanı” mı diyeceğiz? Şu etnisite ve kültür konularında çok bilgili arkadaşlar açıklasın da öğrenelim! 

Şimdi moda bu: Türk vurgusu taşıyan her şeye düşmanlık! Peki, bu düşmanlıktaki, kültür sanat ürünlerine ilişkin hafıza kaybını ve çorbacılığı geçelim, derinleşen ırkçılığı nasıl geçeceğiz? Kürt düşmanlığı ne kadar ırkçılık (ve doğal sonucu olarak faşistlik) içeriyorsa, Türk düşmanlığı da o kadar içerir. Faşizmin bir yüzü de budur: ırkçılığı, toplumsal aptallaşmayı, kavram çorbacılığını, çok uluslu halkın düşmanlık temelinde çözülmesini körüklemek. Bunda ise sadece ve sadece, o coğrafyayı yalayıp yutmak için sabırsızlanan çokuluslu tekellerin çıkarları gizlidir. Yurt’un “Keskin Kalem”i, “Türkiye’de demokrat hatta solcu olmayı etnik ve dinsel kimliklerin serbestisini savunmaya indirgeyenler var. Birlik içinde çoğulculuk akıllarına gelmiyor. Bu anlayışa göre, her etnik ve dinsel grubun Meclis’te olduğu Irak dünyanın en demokratik ülkesi!” diyor. Öyle mi değil mi?  Devrimcilerin görevi, siyaset dünyasındaki oyunun rüzgârına kapılmak değil, oyunu emekçiden yana bozmaktır.

-------------------------

Pir Sultan Abdal:
“Fukaranın yüzü bir soğuk göldür
Soyunup da ona kimse dalmıyor”

(Yurt Gazetesi)

Nihat BEHRAM | Tüm Yazıları
Hits: 1507