İHAM önündeki Türkiye (Birinci mi, sonuncu mu?)

“AİHM’de bekleyen yaklaşık 128 bin dava arasında Türkiye 16 bin 879 dosya (…) ile ikinci sırada yer aldı. 31 Aralık 2012 tarihi itibari ile birinci sırada 28 bin 593 dava (…) ile Rusya bulunuyor. ... AİHM’in 2012 verilerine göre, 123 davada Türkiye -en az bir mahkûmiyetle- aleyhine karar aldı geçen yıl.” (İHAM/İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Raporu).


- “Öngörülen reformlar, daha önce olduğu gibi 2023’e kadar da AİHS, AB müktesebatı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadı da dikkate alınarak şekillendirilecektir.” ( 2012 Ankara Raporu). Basın açıklamasında, “Hükümetimize karne verme yetkisinin sadece milletimizde olduğu”  vurgusu ile yetinmeyen AB Bakanı’na göre; “Dünün ‘hasta adamı’ artık ayağa kalkmış, bugünün Avrupa’sına reçete yazacak, Avrupa’daki hastalıklara çözüm üretecek…”(http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=48405&l=)
 
Soru 1: İHAM önünde, 2011’de 1. olan Türkiye, 2012’de 1.liği Rusya’ya verdiği için sevinmeli mi?  Öte yandan; AB ilerleme Raporu’nu “çöpe atan” Ankara, hazırladığı karşı Rapor’da hedefi 2023 olarak belirlediğine göre, önümüzdeki on yılda, ilk sıralarda yer almaya devam edeceği anlamına mı geliyor?
 
Soru 2: Ankara, geçen ay ve haftalarda insan hakları adına bazı adımlar attı. (Pilot davaları eritmek için komisyon kurulması/6234 sy. K).  Yeni adımlar ise yolda: 4. Yargı paketi hazırlığı. Bunlar, ülkemizin İHAM standartlarına ulaşmasına yeterli olabilir mi?
 
Adımlara ilişkin Adalet Bakanı açıklamaları, insan haklarının, nitelikten çok bir “nicelik” sorunu olarak  algılandığını gösteriyor.
 
Bu bakımdan  saptamalar  yapılabilir:
 
-Avrupa Bakanlığı, AK Parti iktidarının 11. Yılında hazırladığı raporda on yıl sonrasını hedef olarak belirliyor.
 
-Adalet Bakanı ise,  insan hakları ihlâllerinin sadece yürütme ve yasama dışı organlarını sorunu imiş gibi bir yaklaşım sergiliyor. Yapılması düşünülen iyileştirmeler ise, “özgürlüğünden alıkonulanların kesin suçlu olduğu” varsayımına dayalı bir anlayışı yansıtıyor.
 
-Her iki bakanlık yaklaşım ve adımları, ihlal dosya sayısında  göreceli bir azaltma yaratmaya yönelik olsa da, insan hakları alanında niteliksel iyileştirmeler sağlaması zor. Tersine, uzun vadede, insan hakları ihlâllerinin çok daha çeşitleneceği ve yoğunlaşacağı öne sürülebilir.
 
Bunun nedeni, yapılan açıklamaların insan hakları ihlâllerini yargı mekanizmasının işleyişine indirgeyen açıklamalar değil sadece…
 
İşte bir kaçı:
 
- İnsan haklarına saygılı, özgürlükleri koruyucu ve geliştirici kuşaklar, “çoğulcu, kuşku yaratıcı ve sorgulayıcı” bir eğitim sisteminde yetiştirilir. 4+4+4 uygulaması, bu gerekliliklere ne ölçüde yanıt verebilir?
 
- Hukuk ve siyasal/idarî bilimler gibi komşu dallarda, derslerin içeriği, ne ölçüde İH temel alınarak okutuluyor?
 
- Hakimlik ve savcılık sınavı, neden sadece  Adalet Bakanlığınca yapılıyor? Mülakatta başarılı sayılmak için, adaylardan referans istenmesi, haysiyet kırıcı olmanın ötesinde, “adalet dağıtacak” kişilerden, gayri ahlâkî bir talep değil mi?
 
Bu liste uzatılabilir… Ya çelişkiler?
 
- Yüzlerce ve binlerce özgürlük ihlâli, yürürlükteki mevzuata rağmen yapıldığı bilindiği halde, bu konuda neden açık irade konulmuyor?
 
- İhlallerin önemli bir kısmı “demokratik muhalefeti sindirme” veya geçmişle hesaplaşma  yaklaşımına dayandığına göre, eğreti önlemlerin çözüm olmayacağı görülemiyor mu?
 
- Hükümet, neden İHAM’ın  mahkûmiyet kararlarını yerine getirmeye ayak diriyor?
 
Sonuç: Türkiye, gerçekten 2. Sırada mı?  Sadece sayısal açıdan 2.  Ama  Rusya nüfusu ve İHAS'a üyelik tarihi dikkate alındığında, aslında Türkiye 1. sırada. Bunun anlamı: Avrupa Konseyi üye devletlerinin en gerisinde. Bu tablo karşısındaki pişkinlik, başlı başına özgürlük ihlâllerinin giderek yoğunlaşacağının bir göstergesi. Ne yapmalı sorusu, bir başka yazıya…
 
(Birgün)
Prof. Dr. İbrahim Özden KABOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 1306