"Sesimiz sesinizle buluşsun!"

~ 09.12.2012, Nihat BEHRAM ~

Sincan Kapalı Kadın Cezaevi’nden yazan Umut Şener, mektubunu bu cümleyle tamamlıyor: “Yazıyoruz ki sesimiz sesinizle buluşsun! Saldırılara sessiz kalınmasın!”
 
Cezaevlerinden yazılmış bir tomar mektup birikti yine. Her birinin satırlarında acının, zulmün, haksızlığın, insanlık dışılığın koyudan koyu, kuyudan kuyu uğultusu. Her biri, yurdun dört bir yanında halkın bağrına paslı çivi gibi çakılmış zindanlardan geliyor.
 
Artık iş çığırından çıktı. Peki, bundan sonra ne yapılmalı? İktidarı eline geçirmiş olan, istediği alanda istediği gibi, istediği atı onatıyorsa; hiçbir yasal dayanağı olmadan insanlar evlerinden alınıyor, eften püften gerekçelerle tutuklanıyorsa; düzmece belgeler ve gizli tanık ifadeleriyle ucu açık davalar açılıyorsa; okullarından, işlerinden, yuvalarından koparılmış insanlar aylarca, yargıç karşısına çıkarılmadan tecrit hücrelerinde tutuluyorsa; hakkını arayan ‘katli vacip’ muamelesinin hedefi oluyorsa....ne yapacağız?
 
İnsanlar, zindanlarda, sorgu odalarında, karakollarda kaybedilmiş evlatlarının cenazelerini karış karış toprağı kazarak kendi elleriyle aramaya başladı. Ayhan Efeoğlu’nun gömüldüğünü düşündükleri alanda arama yapan TAYAD’lı aileleri görüp de yüreği parçalanmayana karşı ne yapacağız? Kendisinin de kardeşi gözaltında kaybedilmiş Nagehan Kurt, “Biz bir umut peşinde koştuk; kemik parçaları bulunca çok heyecanlandık!” diyor. 20 yıl sonra ölüsünün izine ulaşabilmiş olmayı insanların ‘umut’ diye tanımlandığı bu nokta, acının dağlaştığı , işin çığırından çıktığı bir noktadır. Ne yapacağız?
 
Umut, mektubunun bir yerinde, “Aynı hücrede birlikte kaldığım arkadaşımla bile aramızda tecrit uygulaması başlattılar. Görüş saatinde önce arkadaşımı götürdüler. Bana ziyaretçim olmadığını söylediler. Sonra beni götürdüler. Görüş yerine götürüldüğümde hücre arkadaşım orada değildi. Gardiyan kapıyı üzerime kilitleyip gitti. Görüşe gelen ailem de şaşkınlık içindeydi. Sonra öğrendik ki, birbirimizin aileleriyle selamlaşmamızı engellemek için bu uygulamaya başlamışlar!” Hücredeki bir gencin, arkadaş ailesiyle selamlaşma duygusu bile kelepçenin, zincirin altındaysa ne yapacağız?
 
Dizi aktörünün başı ağrısa duymayan kalmaz. Tatlıses’in koku işine girdiğini bilmeyen var mı? Arda’nın uzayan saçını, şovmenin büyüyen kıçını;  Osmanlı motifleriyle döşenen Köşk’ün içini görmeyen kaldı mı? Şarkıcının cipini kaça aldığından, mankenin havuza hangi bikiniyle daldığından, ünlü pornocunun hidayete erdiğinden bütün toplum haberdar. Nasıl olmasın, yirmi dört saat ekranda döner de döner, günlerce manşetten inmez. Fakat acılarımız örtülü. Örtülü kalsa iyi; çığlığı duyulmasın diye üstünde tepinir de tepinirler. İnsanların acılarını duyurmak için birbirleriyle haberleşme yolları bile bin bir engelle tıkalı. Telefon hatları sülüklü, mektup sayfaları keneli! İşin çığırından çıktığı nokta burası değilse neresi? Susmayacağımıza, yılmayacağımıza, durmayacağımıza göre, ne yapacağız?
 
Yetkili diye ortalıkta dolaşıp her konuda nutuk atan vicdan yoksunu yobaz takımının yüreğinde bencillik kat kat kabuk bağlamış. Hayata karşı zifir mi zifir. İnsan çığlığına, toplumun, halkın acısına karşı duymazı, görmezi, dilsizi oynuyorlar.
 
Başka çare yok: evlatlarının acısını halk kendi şefkatinden emzirecek; hem de dişe diş direnerek.
________________________________________
Dörtlük
 
İyilik ödülsüz doğdu ödülsüz yaşayacak
İnsanın yüreği ancak onunla olgunlaşır
Bencillik karanlık suretinde eşelenirken
Şefkatin aydınlık ufkunda kuşlar cıvıldaşır

(Yurt Gazetesi)

Nihat BEHRAM | Tüm Yazıları
Hits: 1299